Türk şiirine borcumu ödemeye çalıştım

/
12 dakikada okunur

Şair Eray Sarıçam: “Mesuliyet Günlerinde Şiir en başından beri hem Türkiye’ye hem de Türk şiirine borcu olan bir şairin borcunu ödeme çabasıdır.” 

Eray Sarıçam velut bir şair. Şiirlerinin yanında eleştiri yazılarıyla da okuyucusuna ulaşıyordu. Şimdi, bu yazıları kitaplaştırarak “Mesuliyet Günlerinde Şiir-Günümüz Türk Şiiri Üzerine Yazılar” ismiyle Fabrik Kitap’tan çıkardı. Biz de kitabının serüveni ve Türk şiiri üzerine konuştuk. 

“Mesuliyet Günlerinde Şiir-Günümüz Türk Şiiri Üzerine Yazılar” kitabının ortaya çıkma sürecini anlatır mısınız? 

Kitabın sürecini aslında şiirimin başlangıcına, ilk şiirime ve kitabıma kadar götürebiliriz. İlk şiirim ve eleştirim aynı yıl (2011) yayımlandı. Şiiri ve eleştiriyi asla ayrı görmedim. Kuşağımın birçok ismi de arkadaşım da benim gibi yaklaşıyordu o yıllarda eleştiriye. Sonra işler ve şartlar değişti. Ben bu düşünceyle yoluma devam ettim. Dün de bugün de eleştiri yazmayan şairleri çok fazla ciddiye alamıyorum. Hele ki sosyal medyadan ahkam kesen ama tek bir satır yazamayanları… Şiirimi yazıp kenara çekilirim gibi bir anlayış Türk şiirinde hiçbir zaman yer edinmemiştir. Böyle bir düşüncenin geldiği noktayı e-dergilerde vs. görüyoruz. Onlarca sayfada peş peşe dizilmiş şiirler, o kadar. Ortada ne poetik ne de politik bir fikir var. Yaptım oldu anlayışı. Eleştiriyi Türk şiirinden atarsanız topal bir şey kalır elinizde. Kısacası “Mesuliyet Günlerinde Şiir” en başından beri hem Türkiye’ye hem de Türk şiirine borcu olan bir şairin borcunu ödeme çabasıdır. 

Şair artık tehlike arz etmiyor

“90 kuşağı dünyalık işlerini, şiirin ve poetikanın önüne çekmemişti. Ama 2000 kuşağı dünyalık işleriyle sürekli gündemimizdeler.” diyorsunuz. Bundan mülhem; değişen zaman içinde şairin görevi müspet ya da menfi nasıl değişti ve bu değişim şiire nasıl yansıdı?  

Belki klişe olacak ama, bir kere şair artık tehlike arz etmiyor. Ne devlet ne de çeşitli örgütler şairin peşine takılmıyor. Dergi sayfalarında sadece siyasiler için bile öyle şeyler yazılıyor ki, 60-70’li yıllarda olsa kırk kere içeri atılırdı o şiiri yazanlar. Ama bugün köyün delisi gibi kendi kendine yazıp duruyor şair. Risksiz. Bu durumun çeşitli nedenleri olabilir, bu söyleşinin sınırlarını aşan… Ama en büyük pay maalesef şairlere düşüyor. Bu işin menfi kısmı… Müspet tarafı ise, değişen ve gelişen zamanla şair artık çok daha bağımsız. Özellikle 20’li yaşlardaki arkadaşlar artık “mahalle baskısı”na çok daha az prim veriyor. Kim ne der korkusu eskisi kadar ağır basmıyor. Hedef göstermelerden yüz çeviriyor bu arkadaşlar. Ama bunun da ölçüsünü kaçırınca ilk soruda dediğim “yaptım-oldu” anlayışı devreye gidiyor. Ben buyum devreye giriyor. Bu da şairi şiirsizliğe sürüklüyor. 

2020 kuşağı hakkındaki izlenimin veya öngörün nasıl? 

90 kuşağından sonra bu kuşak meseleleri çok karışık bir hal aldı. 90 kuşağı son net kuşaktı. Bu meseleye açıklık getirir diye bir dizi söyleşi yapmıştım ben. Sonra onları, “Türk Şiirinde Yeni Bir Dönemeç: 2010 Kuşağı” adıyla kitaplaştırdık. Orada da belirsiz bir durum söz konusuydu. Zaten insanlar kuşak konularını konuşunca kendilerine hakaret etmişiz gibi tepki veriyorlar. En iyi ihtimalle bu meseleye klişe diyorlar. Halbuki hiç de klişe değil. Yunus’tan bugüne kadar şiiri anlamak için hep kuşaklara, olmadı, dönemlere başvurduk. Bu, şiiri anlamak için çok temiz bir yöntem. Şiire zarar vermez. Korkulacak bir şey değil. 2020 kuşağı dediğimizde de aynı belirsizlik gündeme geliyor. İnsanlar “kuşak”tan kaçtıkları için kimse bu konuyu konuşamıyor. Bu da belirsizliği gittikçe arttırıyor. Kaçmak, bağımsızlık anlamına gelmez. Hatta bir yerde şiirle aidiyeti bile koparır. Tek ve müstakil olmazsınız yani. Önceki soruda dediğim bağımsızlıktan ayrı bir konu tabii bu. Ama bu yıllarda yazan arkadaşlar hakkında öngörüm; yaptım-oldu demezlerse, poetikayı ciddiye alırlarsa ve şiirin bir mesuliyet meselesi olduğunu kavrarlarsa ellerindeki imkanlar onları büyük bir şiire götürebilir. 

 

Türk edebiyatındaki bazı tartışmaları “Türkiye Libaralleri” tabiriyle açıklıyorsun. Ortaya nasıl çıktılar, hareketlerini belirleyen temel etken nedir, edebiyatımıza etkileri oldu mu; açar mısınız bu konuyu?   

Sadece bir söyleşi değil, ciltler dolusu kitap yazsak yine de tam anlatabilir miyiz bu meseleyi bilmiyorum. Çünkü bu bir yerde Türkiye’yi de aşan bir mesele. ABD seçimleri, Rusya-Ukrayna savaşı, Gazze’deki soykırım, LGBT dayatması, yapay et vs. hepsi bununla ilgili… Ama buradan bakarsak, Türkiye liberallerinin Türk olmaktan utandıklarını söyleyebiliriz. Türkçeye cezaevi derler. Bizim barbar imajımızı Batı’da düzeltmeye çalışırlar. İtalyan hissiyatıyla şiir yazarlar. Evrensel değerlere inanan evrensel şairlerdir vs. Türkiye aleyhine her şey bu kişilerin temel motivasyonudur. En ufak bir olumsuzluktan bile yararlanmayı bilirler. Tüm çabalarının sonucunda evrensel bir şair olacaklarını düşünürler. En büyük umutları budur. Kitapları çevrilsin de İngiltere’de bir kitapçıda bulunsun isterler. Ağababaları ise İlhan Berk’tir. Bu uğurda Türkiye’ye dair her şeyi silebilirler, sildiler. Türkiye liberallerinin edebiyatımıza büyük etkileri oldu. Bunu kabul etmek gerekiyor. Özellikle sosyal medyada, yine liberal yayınevlerinin de büyük çabasıyla Türkiye şiirini, yerli edebiyatı, Türkiyeliliği benimsettiler yığınlara. Tam anlamıyla giremedikleri tek alan Türk şiiri oldu. Bu da Türk şiirinin tarihsel bağlarıyla ilgili tabii. Muhtemelen bu düşüncenin edebiyatımızdan kovulması da yine şiir sayesinde olacak. Kulağını yaşadığı topraklara yapıştıranlar, Yunan ve Latin klasiklerini değil Türk mitolojini önceleyenler, hümanizmi değil milleti kaynak bilenler, evrenseli değil yerliyi kabul edenler sayesinde…

Okur cahil değildir!

“Şiiri dile indirgemek” ve “dilin amaç bellenmesi” konularına bilhassa değiniyorsun. Şiir ve dil ilişkisinin hangi düzeyde olmasını savunuyorsun?

Dil, şiir için bir araçtır. Tıpkı mitoloji, siyaset, tarih, psikoloji vs. gibi. Ötesi değil. Eskiden dil amaç bellenirdi, şimdi dilde aşıldı. Yanına teknolojiyle birlikte gelişen birçok “şey” geldi. Video-şiir geldi örneğin. Görsel şiir bile şaştı kaldı. Amaç olan dil yerini bunlara bıraktı. Ama mesele değişmedi.  Araç olan “şeyleri” amaç bellerseniz, şiir dışında birçok yere varmış olursunuz. Resme, grafiğe, müziğe ulaşırsınız. Türk şiirini bunun birçok örneğiyle dolu. Bir kere şiir metinde başlayıp biten bir şey değildir. Okur ise cahil değildir. Şiiri önemli oranda okur için de yazarız. Siz okura en ufak bir kapı açarsanız, şiirleriniz değil 400 kişi arasında okunsun, meydanlara bile dolup taşar. Mesela Ece Ayhan’ın, tarihi yeniden kurgulamadığı ve bunu da dile hapsetmediği şiirleri, birçok toplumsal olayda dillerde ve duvarlardaydı. Duvarlara şiir yazılması tabii ki çok önemli bir kıstas değil. Ama dili amaç olarak görmediğiniz takdirde dergi sayfalarının da dışına çıkabiliyorsunuz.  Dil ve geri kalan her şeyin araç olduğunu kabul edersen, düzeyi de tutturmuş oluruz. 

 

Önceki Yazı

Şehir, mimari ve sanat

Sonraki Yazı

Hakikatin peşinde bir ömür “Ayşe Şasa”

Son Yazılar

Onun mirası tebessümü ve dostluğuydu

Şehit Mustafa Cambaz anlatılırken tebessümünden, kediseverliğinden, fotoğrafçılığından ve mücadelesinden bahsediliyor. Onun mücadelesi doğduğu andan başlıyor 15

Yazının nabzı vardır

Yazar Zeki Bulduk: “Yazı, yaşamaktan daha sahici geliyor bana. Yazıyı pek değiştiremeyiz ama anıları bile farklı