Türk Sinemasının Darbelerle İmtihanı

16 dakikada okunur

Suat Köçer

Henüz dünya ile entegre olamamış, en basit demokratik hak taleplerinin dahi dillendirilemediği bir ortamda darbe filmi çekmek elbette kolay iş değildi. Nitekim zaman zaman sisteme yönelik eleştiriler içeren filmlerin dahi doğrudan ya da dolaylı yollarla engellendiği, hatta yapımcı, yönetmen ve senaristlerin çeşitli yasaklarla sınırlandırıldığı ve cezalandırıldığı süreçlerden bahsediyoruz.

Sinemanın temel özelliklerinden bahsederken ticari, teknolojik ve sosyolojik bir sanat olduğu gerçeğine dikkat çekeriz. Teknolojiyle varlık gösterip ticari boyutuyla bu varlığını güçlendiren sinema, sosyolojik boyutuyla da varlığını anlamlandırır. Sinema yaşanan hemen her olayın yansıdığı bir ayna olmanın yanı sıra bu olayların çeşitli taraflarıyla ele alındığı bir muhasebe alanıdır da aynı zamanda. Savaşlar, doğal afetler, hastalıklar, toplumsal hareketlilikler ve daha pek çok şey sinema üzerinden hatırlanma, farklı yönleriyle tartışılma fırsatı bulur. Bu bağlamda sebepler ve sonuçlarıyla Türkiye’nin (özellikle) yakın tarihine damga vuran darbeler de hiç kuşkusuz sinemanın asli konuları arasındadır.

Peki Türkiye’de sıklıkla yaşanan ve her yönüyle toplum üzerinde derin izler bırakan askeri darbeler sinemamızda ne ölçüde yer buldu?

Darbeyi anlatmak kolay iş değil

Konuya kronolojik olarak bakıldığında, 27 Mayıs 1960 darbesini ana tema olarak belirleyen filmlerin o yıllarda çekilmediği görülür. Bununla birlikte darbe sürecinin de derinden etkilediği sosyoekonomik çalkantılar ve gelir adaletsizliği ile sosyal haklar başta olmak üzere bazı toplumsal sorunların az sayıda filmde ele alındığını biliyoruz. Bu bağlamda Metin Erksan’ın ‘Suçlular Aramızda’ (1964), Ertem Göreç’in ‘Otobüs Yolcuları’ (1961) ve ‘Karanlıkta Uyananlar’ filmleriyle Duygu Sağıroğlu’nun ‘Bitmeyen Yol’unu (1965) anmakta yarar var. Öte yandan, darbenin üzerinden 60 yıl geçtikten sonra çekilen ve darbenin hemen sonrasında yaşananları yerli araba macerası üzerinden ele alan Tolga Örnek imzalı Devrim Arabaları (2008), konuya yaklaşımı ve hikayesi bakımından da farklı bir yerde durur. Darbe sonrası süreci dolaylı yollardan ele alan söz konusu filmler dışında az sayıdaki filmde de 60 darbesinin anıldığı görülür.

1960 Darbesi’nden 20 yıl sonra gerçekleşen 12 Eylül Askeri Darbesi ise önceki darbeden farklı olarak daha fazla filme doğrudan ya da dolaylı olarak konu edildi. Bu filmlerde darbe süreci birebir ele alınmazken, büyük ölçüde darbe sonrasında yaşanan bireysel sorunlar ve darbenin topluma sosyoekonomik yansımaları ele alındı.

Bu bağlamda üzerinde durulması gereken iki önemli noktaya değinmekte yarar var. Darbe üzerine film çekmek, iki sebepten ötürü (tabiri caizse) ateşten gömlekti. Birincisi, asker varlığının en yoğun biçimde kendisini hissettirdiği bir rejimde adeta askeri bir refleks haline getirilen darbeyi sivil perspektifle ele almak, tespitlerde bulunmak, hele hele eleştirmek büyük bir cesaretin yanında ağır bedeller ödemeyi de gerektiriyordu. Henüz dünya ile entegre olamamış, en basit demokratik hak taleplerinin dahi dillendirilemediği bir ortamda darbe filmi çekmek elbette kolay iş değildi. Nitekim zaman zaman sisteme yönelik eleştiriler içeren filmlerin dahi doğrudan ya da dolaylı yollarla engellendiği, hatta yapımcı, yönetmen ve senaristlerin çeşitli yasaklarla sınırlandırıldığı ve cezalandırıldığı süreçlerden bahsediyoruz. Sansür mekanizmasının acımasızca işletildiği yıllarda trajikomik olayların yaşandığını, darbeleri konu alan filmler sebebiyle sinemacılar hakkında davalar açıldığını, kimi şirketlerin kapatıldığını, baskı ve yasaklarla pek çok projenin rafa kaldırıldığını yadsımak mümkün değildir.

Öte yandan, sinema sektörünün endüstriyel gelişimini tamamlayamaması ve buna bağlı olarak özgün filmlerin ticari açıdan gerekli riskleri taşıma noktasında yetersiz kalması da ikinci sebep olarak karşımıza çıkıyor. Filmlerin çekiminden dağıtımına deyin hemen her aşamanın ticari olanaklarla sağlanabildiği, gişe kaygısıyla projelerin şekillendiği bir ortamda, üstelik mevcut idarenin hiç de müsamaha göstermeyeceği bir ortamda darbe filmi çekmek ekonomik olarak da büyük cesaret istiyordu. Nitekim sinemacıların kahir ekseriyeti politik meselelerden uzak durmayı tercih ederken, deyim yerindeyse başının belaya girmesini istemeyen yapımcı, oyuncu ve dağıtımcılar da bu temadan filmlere mesafeli durdu. Kimi yönetmenlerin bu tarz projeler için düşündüğü tanınmış isimler teklifleri geri çevirirken az sayıdaki oyuncunun bu projelere dahil olduğu bilinen bir gerçek. Bununla birlikte, her ne sebeple olursa olsun bu türden filmlerin çekilmesi için her iki başlıkta da cesur davranılması gerektiği tezi ise ayrı bir tartışma ve yazının konusu elbette.

İlk Dönem darbe filmleri

12 Eylül Askeri Darbesi hakkında çekilmiş erken dönem filmlere göz attığımızda, darbeyi takip eden 10 yıl içinde sekiz filmin öne çıktığını görüyoruz. Darbenin ekonomik ve psikolojik etkilerinin izini süren filmler usta yönetmenlerin imzasını taşırken, filmlerde önemli oyuncuların rol aldığı dikkat çekiyor. 1982 yapımı Zeki Ökten imzalı Faize Hücum, 80 Darbesi’nin yol açtığı ekonomik krizi ‘Banker Sistemi’ ekseninde esaslı bir eleştiriye tabi tutuyor. Ökten’in 1986’da çektiği Ses filminde, bu kez darbe sürecinde hapiste işkence gören bir kahramanın gözünden, işkencecisinin sesinin gölgesinde kurmaya çalıştığı yeni hayatı konu ediliyor. Zeki Alasya’nın 12 Eylül öncesi siyasi olaylara karışan ve bu yüzden abisinin ölümüne neden olan Hüseyin’in büyük şehre göçünü anlattığı Dikenli Yol (1986), bir grup devrimci arkadaşın 12 Eylül öncesi yaşadıklarına yoğunlaşan Sinan Çetin imzalı Prenses (1986), Şerif Gören’in Sen Türkülerini Söyle (1986), Erden Kral imzalı Av Zamanı (1988), Zülfü Livaneli’nin ikinci yönetmenlik denemesi Sis (1988) ve sinematografik başarısı kadar seyirciden gördüğü büyük ilgisiyle de sinema tarihinde önemli bir yer tutan Tunç Başaran imzalı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) erken dönem darbe filmlerinin öne çıkanları.

Takip eden ikinci 10 yılda ilk dönem filmlerde olduğu gibi bireysel hikayeler öne çıkıyor. Bu kez Türk sinemasının büyük ustalarından Atıf Yılmaz’ın imzasını taşıyan iki film görüyoruz; 1990 yılında çektiği Bekle Dedim Gölgeye isimli filminde 4 arkadaşın 12 Eylül Darbesi karşısında yaşadıklarını anlatan Atıf Yılmaz, 1999’da çektiği Eylül Fırtınası’nda darbeyi bu kez küçük bir çocuğun gözünden anlatıyor. Bu dönemin darbe filmi çeken tek kadın yönetmeni Handan İpekçi, 1994’te çektiği Babam Askerde filmiyle konuya kadın gözünden farklı bir bakış getirerek, ebeveynleri darbe sürecinde tutuklanan çocukların gözünden darbe sürecinde yaşananları yorumluyor. Meslektaşlarından farklı olarak milliyetçi gelenekten gelen bir yönetmen olan İsmail Güneş, 1999’da çektiği Gülün Bittiği Yer filminde, 12 Eylül Darbesi’ne işkence üzerinden sert eleştiriler getirdi. Ümit Efekan’ın Darbe (1990), sinemamızın önemli ustalarından Memduh Ün imzasını taşıyan Bütün Kapılar Kapalıydı (1990), Oğuzhan Tercan’ın farklı denemesi Uzlaşma (1991) ve Yusuf Kurçenli’nin Çözülmeler (1994,) ikinci on yılın dikkat çeken yapımları oldu.

Yeni dönemde yeni yaklaşımlar       

Yavuz Turgul’un 1996 yapımı Eşkıya filmiyle başlayan Yeni Türkiye Sineması, 2000’lerin başından itibaren farklı anlayış ve kaynaklardan beslenerek yürüyüşünü sürdürdü. Bu yeni dönemde de darbe konulu filmler çekilmeye devam edildi ancak dönemin ruhuna uygun bir biçimde, çoğunlukla farklı ve deneysel tarzlarda oldu bu filmler. Yılmaz Erdoğan’ın bir köye televizyon getirilmesiyle yaşananları konu ettiği Vizontele’nin devam filmi Vizontele Tuuba (2004), 12 Eylül Darbesi’nin köye yansımalarını trajikomik bir dille ele anlattı. Babam ve Oğlum (2005), darbe sonrası çözülme hikayelerinden birini, yıllar sonra aileye geri dönen kahramanı üzerinden anlattı. Yönetmen koltuğunda Çağan Irmak’ın oturduğu film, Yeşilçam’dan izler taşıyan melodram tadıyla seyirciden büyük ilgisi gördü. Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez’in birlikte yönettiği Beynelmilel, darbe sonrası küçük bir kasabada yaşananları bir grup müzisyen etrafında anlatırken, olan bitene dair ironileriyle de dikkat çekti. Bu dönemin tek kadın yönetmeni Selma Köksal Çekiç ise babasının gerçek hayat hikâyesinden yola çıkarak, Fikret Bey (2007) isimli ilk filminde, oğlunu işkencede kaybetmiş iş adamı bir babanın fabrikasını kapatacağı son günü anlattı. Atıl İnanç’ın diğer darbe filmlerinden farklı olarak konuyu bizzat darbe gecesi yaşananlarla darbede parmağı olan iç-dış güçleri anlattığı filmi Zincirbozan (2007) Türk siyasetinin önemli isimlerinin yaşadıklarını aktarmasıyla da farklı bir yapım oldu. Ömer Uğur’un Eve Dönüş (2006) ve Murat Saraçoğlu’nun yönettiği O Çocukları (2008), konuya değişik açılardan yaklaşan diğer yapımlar olarak dikkat çekti.

2010’un ikinci yarısında çekilen filmlerden Ankara Yazı – Veda Mektubu (2016), haksız yere idam edilen ülkücü bir gencin hikayesi üzerinden 12 Eylül Darbesi’ni eleştirirken, Mahmut Fazıl Coşkun’un bol ödüllü filmi Anons (2017) ise 1963 yılının Mayıs ayında Ankara’da başlayacak olan bir darbenin hazırlık çalışmalarını anlatırken, konusu kadar kara mizahın ağır bastığı tarzıyla da beğeni topladı. Orçun Benli’nin Bu Son Olsun (2012) ise 12 Eylül darbesini bir grup evsiz üzerinden anlattı.

Önceki Yazı

O Geceyi Çizmek

Sonraki Yazı

‘Yağmurdan Sonra’ 28 Şubat’a Tokattır

Son Yazılar

Suveydâ Vizyonda

Usta yönetmen, senarist ve yapımcı Mesut Uçakan'ın yeni filmi "Suveydâ" izleyicisi ile buluştu.