Tuvalinde seyahate çıkan ressam: Yalçın Gökçebağ

/
23 dakikada okunur

Yaptığı resimlerle hem kendisini hem de izleyicisini adeta Türkiye’nin dört bir yanına seyahate çıkaran ressam Yalçın Gökçebağ Litros Sanat’ın yeni sayısı için sorularımızı içtenlikle yanıtladı: “Seyircinin resimle ilişki kurması lazım. İlişki kuramazsa zaten o resmin bir kıymeti yoktur. Bunun için resmi seyredenler o resmin içine girmeli, kendini onda ve orada hissetmeli. Bana hep ‘Sen tuvalin başında çalışıyorsun, git gez dolaş biraz’ diyorlar. Ben buna ihtiyaç duymuyorum. Çünkü ben zaten tuvalimin içinde bunları yaşıyorum. Böylelikle geziyorum zaten, oralara gidiyorum…”

Onun resimleri sizi aniden zeytin ağaçlarının arasına sokabilir, bazense bir hasadın ortasında bırakıverir. Kimi zaman bir deniz kenarında, bir elma ağacının altında gölgelendiğiniz de olur, traktörle köyde seyahate çıktığınız da. Bir yeri kuşbakışı da seyredebilirsiniz, paraşütle rüzgârda savrulduğunuz da olur… Tüm bunlar için resimlerine bakmanız yeterlidir, onun resimleri sizi oturduğunuz yerden seyahate çıkarır. Kimden, ressam Yalçın Gökçebağ’dan bahsediyorum. Türk resim sanatının öncü ve önemli isimlerinden biri o. Resimleri kendi ismiyle çoktan özdeşleşmiş durumda olan bir usta. Resimlerindeki peyzaj anlatılar ile hem sizi hem de kendisini Türkiye’nin dört bir yanına seyahate çıkaran usta ile Litros Sanat’ın yeni sayısı için keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Ben İstanbul’da, o Mersin’de, internet ortamında bir araya geldik. Buyurun uzakları yakın eden, sohbetimizle küçük bir seyahate çıktığımız keyifli röportajımıza…   

Öncelikle nasılsınız, bir düşünür, bir sanatçı ve bir üretici olarak şu ara kafanızı neler meşgul ediyor?

Gayet iyi ve mutluyum, her şey yolunda. Biz sanatçıların bazı ayrı özellikleri var. Tabiata bakışımız her zaman farklıdır. Allah bizi öyle yaratmış. Resimlerle çok haşır neşir olduğum için sırf buna odaklanmış durumdayım. Hakikaten yıllar önce hayal ettiğim yerin üstünde oldum hep. Şu an oralardayım, tabii bu bana çok büyük mutluluk veriyor. Çünkü 1960 ve 70’lerde resim yapıyorsun, yapıyorsun ne alan ve ne satan… Resimle ilgili hiçbir şey yok. O nedenle şu an bulunduğum yerde sanatsal açıdan çok memnunum. Ülkemde ve İstanbul’da resim çok gelişti ve gelişmeye de devam ediyor. Şimdi de resim olaylarının yavaş yavaş Anadolu’ya sirayet etmesini temenni ediyorum. Benim en büyük idealim resim sanatının Anadolu’ya daha çok sirayet etmesi…

Resim yapmak içimden bir kaynak

(Ali Çelik ve Yalçın Gökçebağ)

Sanat ve resim yapmak sizin için ne demek?

Sanat benim için resim yapmak demek. Bu nedenle resim yapmazsam ölürüm. Biz sanattan beslenen kimseleriz, hızımızı ve yaşam sevincimizi oradan alıyoruz. Bizler 1960 ve 70’lerde resim sanatı hiç kabul görmezken bile hep resim yaptık. Peki, neden yaptık? Yakınlarımız bile “Bunlar ne işe arıyor” diye karşı çıkardı. Ama biz tüm bunlara rağmen resim yapmaya devam ettik. Satış yok, başka bir şey yok. Neden yapıyoruz peki? Buna rağmen resim yapmaya devam ettik. Bugün bu soruyu benim gibi sanatçılara sorarsanız, onlar da bilmezler, “Kendimiz için yaptık” derler. Çünkü mutlu oluyorduk. Bu bizim içimizden gelen bir kaynak. İşte öyle bir kaynak ki kapatamıyorsun. İlla resim yapacaksın, illa bir şeyler çıkartacaksın ortaya… Bu benim mutlu olmamı sağlıyor. Hele bir de beğenilirse ne güzel olur. Ne demişler sanat alkış ister. 

Ben bir peyzaj ressamıyım

Peki üreticisi ve doğrudan yorumcusu olarak; kendi sanat üretim pratiğinizi hem içerik hem de teknik olarak nasıl yorumluyor ve tanımlıyorsunuz?

Benim yaptığım şey Anadolu kültürünü, Anadolu’nun peyzajını, ağaçlarını, toprağını, ekinini, tarlalarını, dağlarını, ormanlarını, zeytin ağaçlarını yorumlamak… Tüm bunlar benim konum içine giriyor. Bunun için daha çok Anadolu manzaraları yapıyorum. Ama bu manzara salt manzara değil. Biraz da içeriğinde Anadolu’nun daha iyi, daha dostane, insanların birbiriyle daha iyi diyalog kurduğu bir toplum olduğunu vurgulamak istiyorum. Eskiden bir tarlada çalışmaya giderken imece usulü vardı. Herkes, komşular, akrabalarınız sizin tarlarınızı biçerdi, sonra da başka bir tarlayı… Diğer bir husus motorlu vasıta o kadar yoktu. Şimdi her yer uğultu ve gürültü içinde, kaos ve kalabalık… Eskiden böyle değildi, süslü at arabaları vardı, işte ben bunları resimliyorum. Bir taraftan da Bodrum resimleri yapıyorum mesela. Orayı da şöyle düşünüyorum, öyle bir Bodrum olsun ki, yeşil içinde, beyaz evler, o evlerin süsleri, hepsi de biraz olması gerektiği gibi, yani benim hayalimde olduğu gibi bir Bodrum ya da doğa yapıyorum. Öyle de olsun istiyorum. İşte esasında herkes de öyle olmasını istediği için resimlerim kabul görüyor. Şu anda realist ve gerçek olanı yapmıyorum. Daha idealist, daha ilerisi için “İnşallah öyle olur” der gibi, insanlara da bir mesaj vererek; insanlar bu evleri, bu beldeleri, temiz tutalım, her şeye çok dikkatli davranalım ve her şeyi bir resim gibi düşünelim; insanlara bunu vermeye çalışıyorum. En özetle ben bir peyzaj ressamıyım. Anadolu peyzajları yapıyorum. Ama bu manzaraların içinde de tabii kendime göre verdiğim mesajlar var. Diğer bir husus da şu, her resmin bir felsefesi vardır. Kimi sanatçılar, ben hava kirliliğinin resmini yapıyorum der, kimi sanatçı da yapılaşmayı resmeder. Bense doğayı olması gerektiği gibi resmederim. Yani daha naif bir gözle yaparım. Naif bir ressam değilim ama yine de öyle yaparım. İleride de inşallah öyle olur demeye çalışıyorum. Biraz da insanları düşündürsün ve mutluluk versin istiyorum… Bu nedenle resimlerde kaos yaratmak istemiyorum… Mesela bir gün gırtlak kanseri olan bir hasta bana gelip “Sizin resimlerinize baka baka iyileştim” dedi. Teşekkür etti. Bu bana verilebilecek en iyi ödüllerden birisi. Çok mutlu olmuştum. Sanatın insanlar üzerindeki etkisi bu işte. 

Tuvallerimin içinde geziyorum

Resimlerinize baktığımızda adeta Türkiye’nin dört bir yanından; özellikle doğasından iklim özelliklerinden ve bitki örtüsünden temsiller, imajlar, hikayeler görüyoruz. İşte tam da bu noktada bir seyahate çıkıyorsunuz tuvalinizde, fırçalarınızla… Üstelik bu seyahate resimlerinizin izleyicisini de dahil ediyorsunuz. Bu noktada neler söylemek istersiniz?

Bir resim duvara asıldığında, seyircisi ile psiko-fizyolojik bağ kurmalıdır. Resim bunu yapamazsa, seyirci de o resimden tatmin olmaz. Şunu demek istiyorum, bir seyirci resmen baktığında önce onun psikolojisine iyi gelmeli, onu mutlu etmeli. İkincisi de fizyolojik. Seyircinin resimle ilişki kurması lazım. İlişki kuramazsa zaten o resmin bir kıymeti yoktur. Bunun için resim seyredenler o resmin içine girmeli, kendini onda hissetmeli. Onda daha da ileri gidip belki çocukluk anılarını, her şeyini, dile getirmeli. Resim onun her şeyini açığa çıkarmalı. Bana hep “Sen tuvalin başında çalışıyorsun, git gez dolaş biraz” diyorlar. Ben buna ihtiyaç duymuyorum. Çünkü ben zaten tuvalimin içinde bunları yaşayarak yapıyorum. Böylelikle geziyorum zaten, oralara gidiyorum. Mesela zeytin ağaçlarının arasında dolaşıyorum bazen, onları resmederken bazen yükseliyorum, havalara çıkıyorum… Özellikle kuşbakışı resimlerimle, aynı zamanda insanları uçurduğumu söylerler. Bu beni çok tatmin ediyor. Ama tabii ki yine de fiziksel olarak da geziyorum, Anadolu’da incelemelerde bulunuyorum… Ben şunu istiyorum, gezici bir kamyonun içine resimlerimi koysam da şehir şehir dolaşsa… İnsanları gelse, gezse, resimlerimi görse ne güzel olur. Benim resimlerim anlaşılmayacak resimler değil, insanlara da zevk veriyor. Belki resim yapmak isteyen insanlara da şevk verir. Onları motive etsin, resim yapmak isteyenler gitsin evinde resim yapsın, onları dürtsün yani, böyle ideallerim var. İnşallah daha da yaşarız da ideallerimize kavuşuruz… 

Yanılmıyorsam resimlerinizde gördüğümüz birçok şey sizin çocukluğunuzdan ve tanık olduğunuz, bizzat yaşadığınız şeylerin tezahürü. Çocukluğunuzun ya da gençliğinizin yansımaları da diyebiliriz. Bitmeyen bir seyahat gibi adeta. Bana katılır mısınız?

Evet katılırım. Şöyle söyleyeyim, ben 1974 yılında büyük bir kaza geçirdim. İki sene koltuk değnekleri ile dolaştım. Bu nedenle çok düşünmeye vaktim oldu. Ve bu sürede de şuna karar verdim, hayat güzel. Hayat yaşamaya değer… Ve ben resimlerimde neden çocukluk anılarımı canlandırarak onları resmetmiyorum diye düşündüm. Ben de çocuk gözüyle dünyayı görmeye çalıştım. Yani daha mutlu, daha keyifli… Bu da benim resim açısından daha özgün olmamı sağladı hem de bizim insanımızın resimlerimle daha yakından ilişki kurmasına vesile oldu. Yani benim resimlerime baktığı zaman onu derinlerine götürüyor, resmin içine çekiyor ve bu sayede de onu alıp evine asmak istiyor. Bu da son derece güzel bir şey. 

RESİMLERİM ARASINDA AYRIM YAPMAM

Bir resmi tamamladığınızda ve bir ürün olarak ortaya koyduğunuzda duygu ve düşünce olarak neler yaşıyorsunuz? Aklınızdan neler geçiyor? Artık o sizin bir çocuğunuz mu oluyor mesela?

Artık o benim çocuğumdur. Öyle ki aralarında bir ayrım yapmam. Örneğin resimler satılırken şöyle durumlar da oluyor, “Ama hocam bunda daha az fırça darbesi var” ya da “Bunda daha az emek var” diyorlar mesela. Nereden biliyorsun öyle olduğunu? Mesela tek ağaç serilerim… Örneğin kalabalık bir resim, her şey var. Bunu yaparken de elimde o kadar çok malzemem var ki her türlü renk var, fırça var… Ama beyaz bir tek ağaç yaptığında elindeki malzeme bir fırça ve bir tek beyaz… Gel de bununla resim yap bakalım… Beyazı öyle bir kullanman lazım ki bir resim çıksın ortaya… O az malzeme ile bir iş çıkarmak çok zordur, kolay değildir. Aksine bunlarda daha çok emek var… Elinde az malzeme ile resim yapmak ustalıktır. 

Genç ressamlar durmadan resim yapmalı

Bu yola dahil olmak isteyen (sanatçı olmak/sanat üretiminde bulunmak isteyen) genç/yeni sanatçılara neler söylemek istersiniz? Sizce kendilerinde hangi sorulara yanıt verdikten sonra bu yola baş koymalılar?

İlk olarak hiç karşılık görmeden, hiçbir şey düşünmeden bol bol resim yapmaları lazım. Yani ne satmayı düşünecekler ne de başka bir şey. Durmadan yaşamak için resim yapmaları lazım. Belki aç kalacak ama yine de resim yapmaya devam etmeliler. Sanat insanı iyileştirir. Bunun için de resim yapmaya devam edecek. Diğer husus da şu, resim yapan biri biraz sosyal olacak. Yani evine kapanmış, bilinmeyen bir ressam olmaz. Ben hep şöyle derim, çalışacaksın belki bir sergi açacaksın, yani arkadan biraz da ittirmek lazım. Ayrıca bir şeyin de ona hafifçe yol vermesi yani onu yönlendirmesi lazım. Çok resim yapacaklar, bol sergi açacaklar, bu dünyanın içinde bulunacaklar ve hocaları ile temaslarını hiç eksik etmeyecekler.  

Resimlerimin ışığını güzel ülkemden alıyorum

Bundan sonrası için sanat yaşamınıza herhangi bir kaygınız var mı? Ya da “Zirvem” dediğiniz bir nokta? Nedir bundan sonrası için plan ve isteğiniz, paylaşır mısınız?

Benim beynim hiç durmaz. Benim beynim devamlı çalışır, daha ne yapayım diye. Ben artık zirvedeyim, bundan sonrasına gerek yok diye bir şey olmaz zaten. Hiçbir zaman sanat ve sanatçıda zirve diye bir şey olmaz. Ne zaman zirve yapıp yapmadığını halk sana söyler. Benim de bir sürü yapmak istediğim resimler var. Bazı değişik şeyler var. Bunları da yapmak istiyorum. Büyük eserler hayata geçirmek istiyorum. Ama her şeyin başı sağlık. Sağlık olsun da gerisi hiç önemli değil. Sağlık olduktan sonra her şeyi yapabilirim. Öte yandan ressam ve sanatçı payesini sana halk verir. Ben sanatçıyım diye ortaya çıkarsan komik olur. Bunun için de ben bütün rengimi, ışığımı resmin esasını bu ülkemin ışığından, renginden, yaşamından ve her şeyinden alıyorum. Ben bu ülkede yaşıyorum ve bu ülkeyi çok seviyorum.

Üslup çalışmayla gelişir

Sizce sanatta kişisel üretim üslubu neden önemlidir? Neden sanatçılar kendilerine özgü bir üslup ve üretim anlayışı belirlemelidirler? Bu bağlamda kendine bir tarz/tavır/üslup belirleyememiş kişiler de sanatçı mıdır? Bu noktada bunları belirlemek adına kişi nasıl bir sürece girmelidir? Çevresine nasıl bakmalıdır; bu pratiği yakalamak ve özgünleşmek adına?

Bir sanat eserine sanat eseri diyebilmemiz için çok önemli iki unsur vardır. İlki orijinal olması. Yani tek olması gerekiyor. İkincisi ise bütünlük kavramı. İçinde renk, şekil dengeleri, uyum ve ahenk olması gerekir. İşte o zaman o resim sanat eseri olarak anılabilir. Esasında üslup dediğimiz şey tamamen kendi kişisel üsluplarından gelen şeyler hepsinde ayrı olmalıdır. Çünkü sanatçılar fırça kullanımlarını farklı oluşturur. Her sanatçının kendine göre bir fırçası vardır ve o fırça ile resim yapar. O dokunuşları ona göre olur. Peki bunu nasıl elde edebilir? Bir kere fırça, boya ve tuval elindeki malzeme. “Bunu nasıl yaparsam orijinal olur?” diye düşünürsen bu iş olmaz. Ona benzer, buna benzer. Hiç korkmadan içinden nasıl geliyorsa, senin beynindeki gerçek resmi çıkarmaya çalışacaksın, kimsenin lafına sözüne bakmadan… Önce işini kendin beğeneceksin. İçinden geleni yapmalısın, korkmayacaksın. Korkmadan resim yapacaksın. Resim yaparken biraz da oynayacaksın. Fırça ile çeşitli oyunlar sergileyeceksin. Özenti olmadan resim yapmalısın… Ayrıca üslup çalışmayla gelişir. 

 

Önceki Yazı

Dijital çağ ve çocuk kitaplarındaki temsili

Sonraki Yazı

Güzel sevgilinin; Dedem Korkut’un diyarı 

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım