Üç şiirde üç kişi ve birkaç kitap

29 dakikada okunur

Yirminci yüzyıl Türk şiirinde, içinde kişi adı geçen üç şiir dikkatimi çeker. Bunlardan ilki; Sezai Karakoç’un, “Mona Rosa” adlı “akrostiş” şiiri. Sezai Karakoç’un ilk şiirlerinden biri olan “Mona Rosa” hem aynı adı taşıyan kitabının içinde hem de şairin bütün şiirlerini kapsayan “Gün Doğmadan” adlı kitapta yer alır. Karakoç, “Mona Rosa”yı 19 yaşında bir üniversite öğrencisiyken kaleme alır. Hem yabancı ad verme modasına uyar hem de o günlerde serbest şiir akımının divan edebiyatı mazmunları olan gül ve bülbül gibi kelimeleri alaya almaları sebebiyle bu adı vermeyi uygun görür. Dizelerdeki ilk harfler yukarıdan aşağı doğru okunduğunda şiirin Muazzez Akkaya adlı bir kadına ithafen yazıldığı görülür. Sezai Karakoç, bu şiirin yıllarca akrostiş olduğunun anlaşılamadığını da belirtir. Bu şiir yıllarca tartışma konu olmuş ve Sezai Karakoç’un en çok ezberlenen şiirlerinden biri haline gelmiştir. Yıllar sonra şair “ilk ve son defa” diyerek bu şiir hakkında konuşmuş ve iddialara kısa yanıtlar vermişti. Şiiri tekrar okumanızı öneririm.
İkincisi; Ahmet Muhip Dıranas’ın, “Fahriye Abla” adlı şiiri. Yapı Kredi Yayınları’ndan basılan “Şiirler” kitabında bulunmaktadır. Şiir ilk kez 1935 yılında “Varlık” dergisinde yayımlandı. Şiir, yayımlandığı dönemde “yenilikçi” olarak addedildi ve ilgi gördü. İdeolojik gruplaşmaların dışında kalan şairin bu şiirde özellikle öyküleme tekniği kullanması ve samimi havası göze çarptı. Şiirde fiziksel ve ruhi güzellikleri betimlenerek anlatılan Fahriye Abla’nın bulunduğu muhit de tasvir edilir. “Fahriye Abla” şiirinde estetize edilmiş bir gerçeklik okuyucuya sunulur. Döneminde ve sonrasında Dıranas’a takdir toplayan ve “Fahriye Abla” şiirini günümüze kadar popüler kılan özellik de budur. Aynı zamanda şiirin hikâyesi 1984 yılında Yavuz Turgul yönetmenliğinde sinema filmi olarak aynı adla gösterime girmiştir. Seyretmenizi temenni ederim.
Son olarak da aralarında en çok sevdiğim; Asaf Halet Çelebi’nin, “İbrahim” adlı şiiri. Bu şiir de Asaf Halet’in Everest Yayınları tarafından basılan “Bütün Şiirleri” kitabında mevcuttur. Çelebi, Kur’an-ı Kerim’de çokça zikredilen ve divan edebiyatında “İbrahim-i put şikest” şeklinde anılan Hz. İbrahim’i, putları kırması yönü ile ele almıştır. Şair aslında Hz. İbrahim’in, kibrin ve kötülüklerin sembolü olan putları kırması gibi şairin kendi içindeki putları kırmasını, onu hayra ve iyiliğe yöneltmesini istiyor. Şair, Hz. İbrahim’e seslenip imdat diler gibi kendi nefsine sesleniyor. Asaf Halet Çelebi’nin mistisizm ve metafizikten yoğun bir şekilde yararlanması, divan edebiyatından etkilenmesi ve telmihlere yer vermesi kendi döneminde çok görülen bir durum değildir. Bu yönüyle de önem arz eden aynı zamanda şiir bestelenmiş ve ezgi haline getirilmiştir. Onu da dinlemenizi tavsiye ederim.

YENİ ÇIKANLAR

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Bir Tahlil / Necip Tosun / Ketebe
Saatleri Ayarlama Enstitüsü; şan, şöhret, zenginlik, iktidar, itibar için bir “masal”a sarılan ama sonuçta kişilik erozyonu, dejenerasyon ve çözülme ile sonuçlanan bir infilakın romanıdır.
Necip Tosun’un, “ülkemizin kaderinin ironik bir destanı” olarak nitelediği ve hem tarihsel hem sosyo-kültürel hem de yazar merkezli birçok açıdan detaylı olarak tahlilini yaptığı bu eserin gündeme getirdiği problemler, günümüzde de benzer şekilde sürmektedir. Bu tahlil; Türk modernleşmesini, bürokratik açmazları, temeli olmayan Batıcılığı, güncele teslim anlayışları, yeninin dayatmalarını, kurumların işlevsizliğini eleştiren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün bir karakterler galerisi ile tüm bu temaları nasıl ele aldığını detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. “Tanpınar, ‘yeni’nin getirdiği ikilik ve yabancılaşma olgusunu romanda ikna edici ve tutarlı görüşlerle tartışmaya açar. Toplum yapısının, zihniyet ve anlayışının iyi okunmadan tepeden inme biçimde yapılan ‘toplum mühendisliği’nin ağır hicvi olan bu roman, ironik anlatımın şaheserlerinden biridir.”

Genç Tanzimat Paşazadesi Avrupa’da & Seyahatname-i Avrupa ve Avrupa Layihası
Rıfat Paşazade Mehmed Rauf / Timaş
19. yüzyılın ikinci yarısında uluslararası görüşmelerde Osmanlı Devleti’ni temsil eden ekibin içinde yer almış; başta Kırım Savaşı’yla ilgili müzakereler olmak üzere İngiliz ve Rus temsilcileriyle yapılan diplomasi trafiğinin en önemli aktörlerinden biri olmuştur. Ünlü devlet adamlarından Sadık Rıfat Paşa’nın oğlu olan Mehmed Rauf, kaynaklarda çoğunlukla Rıfat Paşazade Mehmed Rauf Bey olarak geçer. Bugün Cağaloğlu’nda Babıali Caddesi üzerinde bulunan ve bir zamanlar İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü binası olarak kullanılan Rauf Paşa Konağı’nda yaşamıştır. Prof. Dr. Fikret Turan, 19. yüzyılın ortalarında yayımlandığı hâlde sadece eksik bir tek nüshasına ulaşılabilen Seyahatname-i Avrupa ile yayımlanmamış Avrupa Lâyihası’nı eksiksiz tam metinler olarak yayına hazırladı. Mehmed Rauf yaklaşık 4 ayda 50 şehir, bölge ve mekân gezmiş; Malta’dan Roma’ya, Venedik’ten İsviçre’ye, Londra’dan Paris’e, Viyana’dan Berlin’e Avrupa’nın farklı ülkelerini satırlara nakşetmiştir. Eser, kendinden önceki seyahatnamelerde anlatılanlardan çok daha fazla sayıda bölgeyi içermesi bakımından Türk seyahat-hatıra tarihinde özgün bir yer teşkil etmektedir. “Genç Tanzimat Paşazadesi Avrupa’da”, seyahatname/hatırat okumayı seven, Osmanlı modernleşme tarihine ve Türk kültürüne ilgi duyan meraklı tarih okuyucusunun zevkle okuyacağı ve aynı zamanda dönemin Avrupa’sına dair birçok bilgiye ulaşacağı özgün bir eserdir.

İstanbul Ağlayan Şehir
Haldun Hürel / Kapı
İstanbul! Büyülü, masalsı bir şehir. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih camileri. Semtlerden semtlere değişen iklim güzelliği. Galata Kulesi, Kız Kulesi, Üsküdar, Çengelköy, İstinye, Kanlıca, Kalamış… Şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda, hatıralarda kalmış, eski İstanbul. Şimdi kaotik bir metropol. Gittikçe kendi dengesini yitiren bir dev. Bu kitapta eski İstanbul’a ait pek çok renkle, ahenkle, sesle, motifle, desenle, dekorla karşılaşacaksınız. İstanbul’un bir tarafı gülerken, diğer tarafı hep içli gözyaşları döker. Bitmez tükenmez İstanbul’a bir mersiye olduğu kadar bir gözyaşı kasidesi. Haldun Hürel içtenliğiyle…

Peygamberliğin İspatı & Haber Delili
Altay Cem Meriç / İnsan
Hz. Muhammed (s.a.v.) bir haberle geldi: “Cebrail benimle görüşüyor ve Allah’tan vahiy getiriyor.” dedi. Bu kitap bu “haber”in değerlendirmesini yapmaktadır. Kendine ait bir metodu olan bu eserde sadece deliller ortaya atıp bırakılmamaktadır. Bir gayrimüslimden gelebilecek muhtemel itirazlar kitap boyunca yazar tarafından kendisine yöneltilmiş ve cevaplandırılmıştır. Deyim yerindeyse “kapalı devre” bir nübüvvet ispatı yöntemi aktarılmıştır. Bu “haber kurgusu” dışında daha önce işaret edilmeyen bazı mucize iddiaları temellendirilmiştir. Yazar haber kaynağı olarak kullanacağı Kur’an’ın tahrif edilmediğini ispat etmektedir. Ayrıca İslam tarihi verilerinin güvenilirliğinin gayrimüslim bir okuyucuya anlatılmasının zor olması sebebiyle tarihî arka plan Müslüman olmayan yazarlardan nakillerle tasvir edilmiştir. Bu sayede gayrimüslimlerin sözleri ile Hz. Muhammed’in peygamberliği ispat edilmektedir.

ÖNERDİKLERİM

Abdülhamid ve Sherlock Holmes
Yervant Odyan / Everest
Yervant Odyan’ın 1911 tarihli bu olağanüstü klasiği, dünyanın en ünlü dedektifi Sherlock Holmes ile dünyanın en ünlü polisiye roman tutkunu Padişah II. Abdülhamid’i yan yana getiriyor. Yüzyıl başının tekinsiz günlerinde, II. Abdülhamid’in hafiye teşkilatına mensup adamları birbiri ardına ölü bulunur. Kendini bir anda tehdit altında hisseden “şüpheci” Padişah, cinayetleri aydınlatma görevini dedektiflerin en ünlüsüne, Sherlock Holmes’e verme kararı alır… Fonda tarihimizin en çalkantılı dönemlerinden birini, II. Meşrutiyet’in ilan edilme sürecini mektup, telgraf, fotoğraf gibi belgesel değeri olan malzemelerle işleyen Abdülhamid ve Sherlock Holmes, dehşet bir polisiye olmasının yanı sıra, Savaş ve Barış esinleri taşıyan son derece gerçekçi bir roman. Çünkü Yervant Odyan aynı zamanda yetkin bir Tolstoy çevirmeni. Sherlock Holmes hikâyelerine düşkünlüğüyle bilinen II. Abdülhamid’in, hayran olduğu Sherlock karakterinin yaratıcısıyla tanışmak için yazar Sir Arthur Conan Doyle’u İstanbul’a, sarayına davet ettiği ve kendisini Mecidiye Nişanı’yla şereflendirdiği de bir rivayet olarak romanda yerini alıyor…

Bir Cinayet
Georges Bernanos / Dergâh
Genç bir rahibin, taşrada, dağların eteğindeki küçük bir kasabada, atandığı kilisedeki ilk gecesinde, duyduğu silah sesiyle başlayan gizemler, ölümlere; ölümler, bilinmezliklere kapı aralıyor. Bernanos’un anlatısında niyetler, arzular ve gerçekler her daim muğlak kalıyor. Rahibin peşinden tüm bir kasaba, kilisesinden doktoruna ve mahkemesine, suçun içine çekiliyor. Suçun incelenmesi, toplumun ifşa edildiği bir soruşturmaya dönüşüyor. Klasik dedektif romanı türünü altüst eden, anlaşılmazın peşinde bir roman. “Evet, sayın hâkim, ağızlarında yalnız mantık ve sağduyu sözleri dolaşıyor ve kendileri de farkında olmadan uzun zamandan beri ayrılmış oldukları bir yolu harita üzerinde parmaklarıyla gösteren gemicilere benziyorlar. Biçareler! Hayatlarının, normal durumda kalması saat sarkacının ölü noktada durmasından fazla sürmüyor. Makul olsalar da olmasalar da muhtelif yollardan olmakla beraber eninde sonunda daima sapıtıyorlar. Bunu bazıları pısırıklıklarıyla, bazıları da ihtiyatsızlıkları ve cüretleriyle yapıyorlar, çünkü yüzleri ne kadar değişikse cinnetleri de o kadar değişik: Yeryüzünde birbirinin eşi olan iki türlü bile delilik yoktur.” Türkiye okuyucusu, Robert Bresson’un filmleri Bir Taşra Papazının Günlüğü ve Mouchette ile son Katolik romancı Georges Bernanos’un yarattığı tuhaf ve tekinsiz dünyaları biliyor. “Bir Cinayet” Bernanos’un az bilinen, mali kaygılarla yazıldığı için göz ardı edilmiş, tek dedektif romanı.

Cahil Hoca
Jacques Ranciere / Metis
Felsefenin elması Joseph Jacotot’nun başına düşmüştür: 1818’de sürgünde bir devrimci olan Jacotot Belçika’da Fransız edebiyatı okutmanı olarak yarı-zamanlı bir iş bulur. Tek kelime Fransızca bilmeyen Flamanlara, kendisi de tek kelime Flamanca bilmediği halde hocalık etmek zorundadır… İki dilli bir Fénelon baskısı koşar imdadına; “öğrencileri”nin kendi kendilerine Fransızca ve Telemak’ı öğrenmelerine kılavuzluk eder. İnsanın bilmediğini de öğretebileceğini gösteren bu tuhaf deneyin sezdirdiği kaçınılmaz sonucu anlamakta hiç gecikmez Jacotot: Bilen ile bilmeyenin, öğreten ile öğrenenin, kol emekçisi ile zihin emekçisinin, kısacası zekâların eşitliği. Bu şaşırtıcı hikâyeyi ve Jacotot’nun felsefesini anlatan Jacques Rancière hem eğitim üzerine çok özgün bir düşünce sunuyor hem de zekâların eşitsizliğini ve bilgi hiyerarşisini bahane eden toplumsal eşitsizlik tasavvurlarına önemli eleştiriler getiriyor. “Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır,” diyen Cahil Hoca, eğitimciler ve eğitim sistemi üzerine kafa yoranlar için olduğu kadar siyaset felsefesiyle ilgilenenler için de ufuk açıcı bir kitap.

Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avı
Haydar Akın / Alfa
Avrupa’nın belleğinde yüzyıllar boyunca farklı imgelerle yer etmiş, Shakespeare, Dante, Milton’un eserlerinden Bosch ve Goya’nın resimlerine kadar pek çok sanat yapıtına, masallara konu olan cadılar on binlerce masum insanın ölümüne sebep olan “cadı avı çağı”nda Engizisyon mahkemelerince yargılanıp cezalandırılmıştır. Haydar Akın, orta çağın sonlarıyla yeniçağın başlarına kadar olan bu süreçteki kültürel, sosyolojik arka planı çok zengin bir bibliyografya taraması yaparak incelemektedir. Orta çağ Avrupa’sında Cadılar ve Cadı Avı Eski Mısır, Mezopotamya, İran kültürlerindeki şeytan, büyü ve demon inanışlarının Avrupa’daki büyücülük ve cadı inanış ve ritüellerine etkileri; Şeytan’la iş birliği Hıristiyan teolojisi ile büyücülük, demon inanışlarının birbirinden ayrılması; büyücülük ritüelleri, Engizisyon mahkemelerinin cadılık testleri; hayvana dönüş büyüleri ve hayvan davalarında Kutsal Engizisyonun verdiği cezalar, infazlar, mahkeme kayıtlarıyla eşsiz bir okuma sunuyor.

Erol Erdoğan’dan Tavsiyeler

Bu sayımızda “İnsan Mevsimi”, “Çocuk Oyunları”, “Oruç Mevsimi”, “Oyun Sözü”, “Günbegün”, “Saklambosi” ve “N’apsak Bu Gençleri”, kitaplarının yazarı sosyolog Erol Erdoğan’a “Hangi kitapları okuyalım?” diye sordum. Yakın dönemde kaybettiğimiz önemli yazarlarımızın eserlerini tavsiye etti. İşte aldığım cevaplar:

Her Şey İçin Çok Geç
Bülent Parlak / İzdiham
2000 Türk şiirinin en önemli temsilcilerinden olan Bülent Parlak’ın 3. Şiir kitabı Her Şey İçin Çok Geç; beş yıllık bir çalışmanın sonucu. Her Şey İçin Çok Geç, farklı isimli şiirleri barındırsa da baştan sona bütünlük taşıyan bir kitap. Keyifle okunmayan her kitap gibi bitirince sizi sarsacak. “İnsan sevdiğine son kez bakamaz.”
Merhum Asım Gültekin’in yazılarından derlenen “Uçtun Yine Deli Gönül” isimli eserinde
yazarın dostlarının
şahitliklerinin de yer alıyor.

Kıyamet Aşısı
Sezai Karakoç / Diriliş
Bu kitaptaki yazılar, 7. sayfadaki Kıyamet Aşısı adlı yazıdan 71. sayfadaki Oruç ve Diriliş adlı yazıya kadar, Haftalık Büyük Doğu Dergisi’nde, 1967 yılında; Oruç ve Diriliş adlı yazı, İslam Düşüncesi Dergisi’nin Aralık 1967 sayısında; diğerleri, Ekim 1969’dan Ocak 1971’e kadar Diriliş Dergisi’nde, Zülküfül Makamında Bir Sütun başlığı altında yayınlanmıştır. Cuma’nın Anlamı adlı yazı, Dergide M.B.Y. imzasıyla çıkmıştır.

Mardinli Saatçi ile Madridli Zapparo
Mevlâna İdris Zengin / Vakvak
Mardin – Madrid arasında geçen sıra dışı bir masal. Mevlâna İdris,’’ Tuhaf Adamlar’’ serisine eklediği son masalında bizi yine tuhaf bir düşünsel yolculuğa çıkarıyor.
Dağıstan Çetinkaya’nın enfes Mardin çizgileriyle resimlenen kitap aynı zamanda Doğu-Batı iletişiminin de masalsı ip uçlarını taşıyor.

Uçtun Yine Deli Gönül
Asım Gültekin / İz
Merhum Asım Gültekin’in yazılarından derlenen “Uçtun Yine Deli Gönül” isimli eserinde yazarın dostlarının şahitliklerinin de yer alıyor. Kitaptaki başlıklar günümüz gençliğine seslenmeye ve yol göstermeye davet ediyor. Aşina Kitap Genel Konsept Danışmanı Süleyman Ragıp Yazıcılar; Asım Gültekin’in vefatının ardından, “özlem dolu hüznün gölgesinde, vefa hisleri eşliğinde” onun adına bir kitap olması niyetiyle böyle bir kitabı hazırladıklarını açıkladı. Yazıcılar; “Özellikle gençler yazılarından daha çok istifade etmeliler diye düşünüldü. Bir de nasıl bir yürek taşıdığına dair şahitliklerin derli toplu bir şekilde kayda geçmesini istedik. Zira Asım Gültekin bir dönemin hafızasıdır, bıraktığı izlerle birçok insanın hayatına dokunmuş eşsiz isimlerden biridir.” ifadelerini kullandı. Yazarın “Uçtun Yine Deli Gönül” kitabı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazıları yer alırken ikinci bölümde dostlarının, öğrencilerinin şahitlikleri yer alıyor. Merhum Asım Gültekin, bu kitabında gerek düşünce gerekse hareket dünyamıza ilişkin önemli notlar düşüyor. Gencin duruşunu, hadiselere bakışını, gönül dünyasına dair meselelere yaklaşımını ufuk açıcı ve akıcı üslubuyla dile getiriyor.

Uyumsuzlar
Rasim Özdenören / İz
Türk öykücülüğüne ve düşünce dünyasına yeni fikirler ve boyutlar kazandırarak unutulmaz eserler veren Rasim Özdenören, öykü ve düşüncedeki istikrarlı ve güçlü konumuyla kendinden sonra gelen pek çok yazarı etkiledi. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmaktaki mahareti, insan ruhunun sırlarına vâkıf olması, gözlemciliği, ayrıntıları yakalamadaki ustalığı, dilde ve muhtevada yerli duruşu her kesimde kabul gördü. Öyküleri; özetlenemez oluşuyla, her defasında yeniyi ve yenilenmeyi yakalamasıyla dikkat çekti. Benliğimizi, bilincimizi tazeleyen, okuyucusunu tekraren kendine çağıran metinler ortaya koydu. Toplumdaki değişmeyi, yabancılaşmayı, uyumsuzluğu, modern çağın insanının dramını ve trajiğini sergilemedeki başarısıyla özgün bir yere sahip oldu. Bu özellikleriyle edebiyat ve düşün dünyamızın bilgesi olarak anıldı. Türk öykücülüğünün ve deneme yazarlığının gelmiş geçmiş en usta kalemlerinden biri olarak temayüz etti. Uyumsuzlar’da, büyük usta benzersiz üslubuyla insan hâllerini, aşkı ve uyumsuzları anlatıyor. Sevmenin, kıskançlığın, özlemin, kavuşamamanın, ayrılığın kısaca aşka dair olanın betimlenmesinde eşya ile insanı kaynaştıran bir dikkatle de ön alıyor. Birbirinin kültürüyle, mizacıyla uyum sağlayamayan insanlar arasında doğan aşk ve bu aşktan fışkıran hüsran… Daha önce varlığı keşfedilmemiş aşk ilişkileri… Özdenören’in dünya edebiyatına sunduğu bir hediyeler toplamı…

Önceki Yazı

Standartlaşan müziğe ego ile enstrümantel dokunuş

Sonraki Yazı

Sisin içinde kaybolup giden “anneler”

Son Yazılar

Sahnede kör oluyorum

Özellikle komedi yapımlarından tanıdığımız ama ters köşe yapan işlerle de seyircilerinin karşısına çıkmayı seven oyuncu Gökhan