Vefatının 30. yılında Tarık Buğra’yı selamlamak 

6 dakikada okunur

Tarık Buğra, 1994 yılının Şubat ayında dünya yolculuğunu tamamlamış olsa da onun eserlerinin rehberliğinde  bizler  fikir yolculuğumuza hala devam ediyoruz.  Gerek   romanlarında, hikayelerinde gerek tiyatro eserleri ve denemelerinde  büyük medeniyetler inşa edebilmenin ancak sanatın gücü ile olabileceğinin  altını çizen bu  büyük yazar, dünya ölçeğindeki  fikirleriyle  hep yaşayacak, eserleriyle gelecek kuşaklara ışık tutacaktır.

Elbette Tarık Buğra’sız bir Türk romanı düşünülemez. Resmi tarihin yanı sıra kişisel tarihlerden yola çıkarak  Milli Mücadele’yi ve sonrasındaki 30 yıllık bir dönemi  anlattığı, birbirini takip eden “Küçük Ağa”, “Firavun İmanı”, “Yağmur Beklerken”, “Dönemeçte” romanları olmadan; Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşuna farklı bir yorum getiren “Osmancık” romanı ve hatta   geleneksel Türk tiyatrosunun ünlü komiği Naşit’in hayatından bir bölümü konu alan “İbiş’in Rüyası” romanı olmadan; İttihat ve Terakki’den  Cumhuriyet’e, kaostan beslenen bir ihtiyarın izini sürerek 1970’li yılların ortalarına kadar  gelen kötülüğün sesi ile zehirlenen  gençliğin  ziyan edilemeyecek bir hazine olduğunu hatırlatan “Gençliğim Eyvah” romanı olmadan Türk romanı kuşkusuz eksik kalacaktır. 

Bu romanları  büyük yapan nedir, diye soracak olursak sevgili okur; birçok özelliği kendinde toplamasıdır diyebiliriz. Öncelikle eskimeyen bir dili vardır Tarık Buğra’nın. Otuzlu yaşlarında yazdıklarıyla ellili, altmışlı yaşlarında yazdıklarını karşılaştırırsanız bunu daha iyi anlayabilir,  dil işçiliğindeki kaliteyi daha açık görebilirsiniz. Sonrasında romanlarındaki kurgu ustalığına değinebiliriz ki, iyi bir romanda esas olan da dilde işçilik kurguda ustalık değil midir? Bu iki özelliği kendinde taşıyabilen  romanlar, kendi çağlarında dahi klasik olma özelliğine sahiptirler.

Tabii kurguda ustalık derken, buna karakter oluşturmadaki ustalığı -öyle  romanlar vardır ki yarattıkları ölümsüz karakterler, yazarlarının isminin önüne dahi geçmiştir- katmanlar oluşturarak romanı derinleştirmeyi ve  yan izleklerle kurguyu  halkalar halinde genişletmeyi, yani zengin iç örgüsüyle kurguyu zenginleştirmeyi  ilave etmeliyiz.

Roman çağın tanıklığını yapmalıdır

Bitmedi; dünya ölçeğinde ve ulusal boyutta çağının tanıklığını da yapmalıdır roman sanatı. Yani sanatsal değer açısından zamansız ve mekansız olurken,  yanı sıra yazıldığı zaman ve mekanı da tarafsız bir gözle, politize olmadan yansıtabilmeli. İşte Stendhal’ın “Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır. ” derken, söylemek istediği de budur.

Bu özelliklerin tümünü  Tarık Buğra’nın  romanlarında  görebilirsiniz. “Küçük Ağa” romanını okuyup da Çolak Salih’i, Reis Bey’i, İstanbullu Hoca’yı unutmak mümkün müdür veya “İbiş’in Rüyası”ndaki Nahid’i? Peki, ya “Osmancık” romanında yer alan Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatlerini? Üstelik o nasihatler ki, “Osmancık” romanından alıntı olduğu dahi unutularak bugün pek çok kurumun, işyerinin duvarlarında Şeyh Edebali’nin sözleri olarak aslagelmekte. Böyledir işte büyük eserler; gün gelir miri malı olur, bağımsızlığını ilan edip yıllara meydan okur.

Vefatından  sonra da nice otuz yıllar, yüzyıllar  boyunca okunacak, üzerine düşünülecek romanlar  yazmış olan, eserleriyle  pek çok neslin zihinlerine  insanlık davasının tohumlarını atacak olan  Tarık Buğra’ya, bu güçlü kalem erbabına rahmetle…

 

Önceki Yazı

Oruç tutan hikayelere ihtiyacımız var 

Sonraki Yazı

“Eflatûn” formüller peşinde koşmayan bir film

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde