“Yas” bitmeyen bir süreç

/
25 dakikada okunur

Yas, kayıpların ardından tutulur. Bir zamanı vardır diye biliriz. Ama  6 Şubat’tan itibaren yaşadığımız süreç bizi yeni sorgulamalara götürdü. “Yas” kavramı da onlardan biri oldu. Klinik psikolog Gökhan Ergür, psikoterapist Betül Rana Uludoğan ve manevi danışman Emine Mermer ile yasın adımlarını, yas tutan insanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini ve manevi yardımın bu süreçteki yerini konuştuk. 

“Şimdi tam hakkıyla bir yas tutma vakti / Sığınıp uykulara, umuda yatma vakti” diyor Sezen Aksu. Yaşadığımız felaket sonrasında “Nasıl yaşanır?”, “Hayata nasıl devam edilir?” soruları üzerine çeşitli cevaplar veriliyor. Herkes bir yolunu bulmaya çalışıyor. Hayat devam ediyor klişesi ardında suçluluk, utanç, öfke duyguları da zihinlerimizde yaşanıyor. Bir de acının direkt muhatabı olanlar var. Ailelerini, çocuklarını, sevdiklerini kaybedenler var. Birçok yası bir arada yaşayanlar var. Ne yana dönse bir acıya denk gelenler var. 

Kayıplar ardından yas tutmak normal zamanlarda 3’ü, 5’i, 7’si 40’ı okutularak, aşamaları yaşanarak geçip giden bir durum. Daha doğrusu esas yaşanın kaybını konumlandırmasıyla devam edip giderdi. 6 Şubat’tan itibaren yaşadığımız süreçte ise yas tutmanın daha geniş bir yelpazeye yayıldığını görüyor, tecrübe ediyor, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. “Yasın ne olduğu ya da olmadığı?”, “Yas tutan bir insana karşı nasıl davranılmalı?”, “Onun yas sürecine nasıl eşlik edilmeli?” gibi çeşitli sorularda zihnimiz içerisinde uçuşuyor. Tabii bunların yanı sıra yas tutmanın şu an birincil kayıplar konusunda gündemde olduğunu da belirtmekte fayda var. Kaybedilen evin, anıların, tarihin yasını tutmak sonraki aşamalardan biride belki. Toplumsal olarak yaşadığımız yas durumu ise “kolektif yas” olarak ifade ediliyor. Yasın binbir çeşidi, kapsamı farklı farklı noktalardan gündeme geliyor.

Acımızın, yasımızın bizimle gideceği daha çok yolu var. O yolun ilk kısmını daha net görmek adına “Yaşanan bu felaket sonrasında yas sürecinde nelere dikkat edilmelidir? Psikolojik İlk Yardım bu noktada devreye girebilir mi?”, “Yas sürecinde olan bir insana bireysel ve toplumsal anlamda destek olma konusunda nasıl ilerlenmelidir?”, “Toplum olarak yaşadığımız bu travmayı atlatmak için nasıl bir süreç bizi bekliyor?” ve “ Manevi anlamda yaşanan bu felaket sonrasında insanlar yasını yaşarken nasıl onlara destek olunabilir?” sorularını klinik psikolog Gökhan Ergür’e, psikoterapist Betül Rana Uludoğan’a ve manevi danışman (Diyanet İşleri Başkanlığı) Emine Mermer’e yönelttik.

 

Yasın yaşanmasına müsaade etmeliyiz

Gökhan Ergür (Klinik Psikolog): İnsanların acılarını yaşamasına müsaade etmemiz gerekiyor. Yas süreci dediğimiz şey tüm duyguların yaşanması ve yavaş yavaş şiddetini kaybetmesi sürecidir. Biz bu duyguların yaşanmasına müsaade etmezsek ya da bu süreci dondurursak ilerleyen zamanlarda daha büyük problemler doğacaktır. Fakat iyileşmek için de kişilerin yavaş yavaş normal yaşantılarına dönmesi gerekmektedir; kişisel bakımları yapmaya, okula gitmeye, temizlik yapmaya, işe gitmeye. Ama şu an bunları konuşmak için biraz erken. Öncelikli olarak şunu bilmemiz gerekiyor şu an sadece depremi hisseden illerimiz değil tüm Türkiye afet bölgesidir ve cenaze evidir, dolayısıyla tüm toplumun cenaze evi kurallarına uyması gerekir. Gürültü patırtı çıkartmadan sessiz bir köşede acıya eşlik etmek. İnsanlar dünya ile kurduğu tüm bağlarını yitirmişken bizlerin sırıtarak paylaştığı fotoğraflara, şarkılara, manzaralara, başarılara, aşklara, tebriklere ihtiyacı yok.

Toplumu ayakta tutan beraber yas tutmaktır

Elbette iyileşeceğiz, toparlanmaya çalışacağız, yaralarımızı saracağız ama her şeyin bir zamanı, yeri ve yaşanma biçimi vardır. “Günlerdir depremi konuşuyorsunuz, artık yetti, şimdi beni konuşmanın zamanı geldi” çırpınışı bazen de kişinin travmaya verdiği donuklaşma olabilir. Ama buna rağmen kişinin bu tepkiyi sosyal medyada vermemesini insanî olarak rica eder ve bekleriz. Toplumu ayakta tutan, birbirine bağlayan şey mutluluklar değil acılardır, beraber yas tutmaktır. Şu aşamada bizi iyileştirecek tek şey oturup beraber yas tutmaktır. Acının, ölümün, kaybın, yıkımın, cenaze evinin bir edebi, raconu, usulü vardır. Bunu sanırım tekrar anlatmamız, hatırlatmamız, yazmamız gerekecek. “Sosyal medya benim kişisel alanım, onlar da bakmasın, görmesinler sırıtan fotoğraflarımı, yaptığım paylaşımları” diyebilirsiniz. Objektif olarak evet haklısınız ama insanî olarak değilsiniz. Acı bizi bulmadan, o acı evimizin tam ortasına gelip kurulmadan yasın ne demek olduğunu, ölümün insana ne hissettirdiğini düşünmemiz ve izleyip o acıyla hemhâl olmaya çalışmamız gerekiyor. Aksi halde hazırlıksız yakalandığınızda o büyük acı sizi tarumar edebilir. Aynı acı etrafında sessizce oturup yasımızı beraber tutabilmek umuduyla… 

Rehavete kapılmamak ve üzerimizdeki vazifeleri şimdiden düşünebilmek için yeniden hatırlatmak gerekiyor: Asrın felaketi olarak değerlendirdiğimiz bu yıkımın maddi sonuçları bir şekilde telafi edilse bile manevi sonuçlarının etkileri uzun süre bizimle beraber kalacaktır. Yapılar yeniden inşa edilebilir, bunun çok örneğini gördük, çokça yıkıldık ve yeniden yapıldık fakat ruhsal olarak iyileşmek bu ölçekte bir afette beklenildiği gibi kısa sürede gerçekleşmez.

Yas iyileşir fakat bitmez

Betül Rana Uludoğan (Psikoterapist): En genel tanımıyla yas, bir şeyin kaybı (sevdiği kişinin ölümü, aitlik hissettiği eşyanın yitimi vb.) karşısında kişinin biyopsikososyal açıdan verdiği doğal bir tepkidir. Psikolog Erica Landau’ya göre yasın; “Şok ve reddetme, yüzleşme, kabullenme ve yasla birlikte gelişme sorumluluğunu alma” şeklinde evreleri vardır. Herkesin bu evrelerin farkındalığıyla yaşaması, yası yaşayan kişiye bu bilinçle destek olması bu süreci daha sağlıklı hâle getirecektir. Travmanın panzehiri harekettir, der Van der Kolk. İnsanlar bir işin ucundan tutma istekleriyle kendi varlıklarının bir şeyde fayda sağlamasını görerek mevcut olan durumu stabilize edebilir. Bu da iyileşme için ilk adımdır.

İnsanlığın acizliği tekrardan ortaya çıktı

Asrın felaketi olarak nitelendirilen bu durum, “depremi bizzat yaşayanlar ve ekran karşısında izleyerek yaşamış gibi hissedenler” olarak tüm toplumu birincil ve ikincil travma oluşturması açısından etkiledi. Pek tabii, en çok karşılaşılan durum uyku bozukluğu. İnsanlar genellikle uyuyamıyor uyuyan da sıçrayarak kalkıyor. İlk bir ayda yaşanılan durumlar Akut Stres Bozukluğu’ndan kaynaklandığı için normal olarak değerlendirilir. Nitekim anormal bir durum karşısında insan, vermesi gereken normal tepkileri veriyor. Terapilerde en sık başvurduğumuz imgeleme “güvenli alan”dır. Kişide güvenli alanı sorgular, yoksa eğer oluşturmaya çalışırız. Şu anda en çok güvendiğimiz, sağlamca ayak bastığımız yer yani toprak, hatta zihnimizdeki Toprak Ana imgesi, daha da ileri gidersek otorite figürleri sarsıldı. Mevzuyu ilk önce ‘şimdi ve burada’ yaklaşımıyla beş duyuyu aktif hâle getirmeyle ele almak gerekir. Depremle birlikte tüm insanlığın içinden “aciz’” olma durumu çıktı. Herkes ani bir şekilde bu gerçeklikle yüzleşti. İnsan, daha çok bakıma muhtaç olduğu hallerde yani çocukluk döneminde bu duyguyla karşılaşır. Önce o çocuk yanımızı sakinleştirmemiz, onu da şefkatle yapılandırmamız gerektiğini düşünüyorum. Aksi hâlde aciz olduğunu hissetme, çaresizlik gibi durumlar kişide öfke duygusunu daha çok açığa çıkarır. Yargı dili kişideki mevcut olan acının katmerleşmesine sebep olur. Ses tonunu dahi şefkatle oluşturan kişi öfkesini rahatlıkla kontrol edebilir. 

Birlikte ağlamak yasın en yalın hali

İlk önce şunu ayırt etmek gerekiyor; yasın bir salt yas olan normal hâli bir de travmatik ölümlerle meydana gelen şekli vardır. Normal yas bir krizdir; kriz yönetme becerisiyle yas tutulur ancak travmatik ölümlerle oluşan yası tutmak daha güçtür. Yas iyileşir fakat tam anlamıyla bitmesini bekleyemeyiz. Yasa rağmen hayata kaldığı yerden devam etmek değil de ilk etapta hayatı idame ettirebilme yoluna teşvikte bulunmalıyız. Bunu da yanında yakınında bulunan birinin varlığıyla güç bularak, birbirine dayanarak, dayanışma içerisinde mümkün olduğu kanaatindeyim. İlginçtir ki, 3 yıl önce yaşadığımız bir diğer felaket olan pandemide, insanların birbirine yaklaşması kişide risk oluştururken; şu an sosyal mesafelerin olabildiğince kaldırılıp fiziksel ve duygusal temasın arttırılmasının insanlara şifa olacağını düşünüyorum. Şu an bir varoluş kaygısı içerisindeyiz. Yaşam ve ölümü ontolojik açıdan belki de ilk kez bu kadar derin bir acıdan ve açıdan masaya yatırıyoruz. Belki de ölümü ilk kez bu denli içimizden biri gibi görüyor, ölmeden önce ölümü düşlüyoruz. Bilincimiz, bilinçdışımız bu nedensellikte kıvranırken bedensel olarak kendimize hayatta var olduğumuzu hatırlatmak için uzuvlarımızla daha çok konuşmak gerekiyor. Birbirimizin omzuna dokunmak, hiçbir şey demesek de bir omuz mesafesine yaslanarak birlikte ağlamak bile iyi gelecektir. Bu, yasın en yalın hâlidir. 

“Herkes” psikososyal destek almalı

Bu süreçte birincil ve ikincil travmayı yaşayanlar olarak “herkes”in psikososyal destek almasını oldukça önemsiyorum. Bizler ruh sağlığı çalışanları olarak çeşitli oluşumlar içerisinde toplanarak eğitimler alıyor, kendimiz de terapi sürecinden geçiyor ve süpervizyon desteği alıyoruz. -En iyi ihtimalle- en az 2 yıl yoğun saha çalışmaları içerisinde olacağız gibi gözüküyor. Bunun yanı sıra ‘her an kapıda’ olarak değerlendirilen Marmara Depremi’nden ötürü insanlarda oluşan bilinmezlik durumu, şiddetli kaygı gibi yoğun stres hallerini stabilize etmek, bunun uzmanlar tarafından kontrollü bir şekilde yönetilmesi gerekiyor. Haftalardır gündem deprem üzerine olduğu için pek tabii, insanlar şu an sadece ölümü depremle birleştirerek düşünüyor, takdir edersiniz ki ölümün çokça çeşiti vardır. 6 Şubat 2023’ten sonra hayatta kalanların sınavının olduğu bir oturumdayız. Bizlerin insanlık dersinde, uzun bir süre şunun ezberini vermesi gerekiyor; unutmamak! Depremden birincil olarak etkilenen kişilerin eminim, ihtiyaçlar piramidini yavaş yavaş oluşturduktan sonra en büyük endişesi “unutulmak” üzerine olacaktır. Bu süreçte otorite figürlerinin de kişide, toprağa daha sağlam basabilme güvenini tekrar oluşturması gerekmektedir.

Yas doğal bir süreç

Emine Mermer (Diyanet İşleri Başkanlığı Manevi Danışman): Afet ve kriz dönemlerinde yakın çevresinde can kaybı yaşayan insanların yas sürecine girmeleri doğaldır. Bu süreçte herkesin ilk aklına gelen bu insanlara nasıl yardımcı olabilirim sorusudur. Yapılacak her doğru davranış mağdur için olumlu manevi güç unsuru olacaktır. Bunları genel olarak şöyle ifade etmek mümkün; içinde bulundukları sıkıntılı süreçte onları sık sık ziyaret etmek onların yanında olduğumuzu hissettirmek zaman zaman uygunsa fiziksel temasta bulunmak ellerini sıkı sıkı tutarken gözlerin içine bakarak onlar için orada bulunduğumuzu ve bir ihtiyaçları varsa gidermeye çalışacağımızı söylemektir. İnsanların içinde bulundukları psikoloji bu tarz yaklaşımlar için her zaman uygun olmayabilir. Böyle zamanlarda sabırlı olmalı ve onlar kendilerini hazır hissettiklerinde iletişime geçilmelidir. Bulundukları travmatik dönem sebebiyle bilişsel yeterliliğe sahip olmayan insanlar hal dilinizle vermiş olduğunuz “sen değerlisin ve senin için buradayım”mesajıyla kendilerini daha iyi hissedeceklerdir.

Manevi ilk müdahaleler iyileştiricidir

Afet durumlarında insanların üzüntü ve acılarını kontrol edip sıkıntılarını atlatmasına dini inançları ve maneviyatları büyük katkı sağlamaktadır. Özellikle trajik kayıpların yaşandığı afet durumlarında insanların inançlarını sorgulamaları veya farklı deneyimler sebebiyle inançlarıının daha da güçlendiği görülebilmektedir. Bu süreçte insanların yaşadıkları kayıp ve acıların oluşturduğu kriz aynı zamanda iç dünyalarında da bir manevi krize yol açmaktadır. İnsanlara yapılan manevi ilk müdahaleler afet ve kriz durumlarının iyileştirilmesinde tamamlayıcı bir unsur niteliği taşımaktadır. Din görevlilerinin üstlendiği manevi destek hizmeti bu alanda eğitim alan uzmanlar tarafından yürütülmektedir. Manevi desteğin, afet ve kriz dönemlerinden etkilenen insanların ruh sağlıkları üzerindeki olumlu etkileri bilinmektedir. Özellikle dua etmek ve Kur-an’ı Kerim okumak en önemli manevi destek yöntemleri olarak ön plana çıkmaktadır. Manevi danışmanlar, “O müminler  için şifa ve rahmettir”(İsra, 82) ayetinin gösterdiği bu metodla insanların yas süreçlerinde iyi oluşlarına yardımcı olmaktadırlar. Dua, insanda fıtri olarak var olan maneviyat vesilesiyle, kriz anlarında insanların ilk başvurdukları iyileşme yöntemidir. İnsanların kriz anlarında içinde bulundukları zor durumdan kurtulmak için, Allah’a dua ederek yardım istemeleri bunun somut bir örneği olarak kabul edilebilir.

Yargılamalardan kaçınılmalı

Yası olan insanlara yaklaşırken dikkat edilmesi gereken önemli bir hususta, manevi destek verirken muhatabımızı olduğu gibi kabul ederek yargılamaktan kaçınmaktır. Ayrıca bu dönemde yapılacak vaaz ve nasihatlerde anlaşılmayacak veya kabul görmeyecektir. Çünkü duyguyla kaplı bir insanın, akılcı bir düşünce sistemine girmesi beklenemez. Yas sürecindeki insanların tek ihtiyacı akut dönem geçene kadar, yargılanmadan sabır ve şefkatle dinlenmektir. Bu dönemde bizim amacımız, yaratıcıyla arasındaki bağı hatırlatıp güçlendirmekten öteye geçmemelidir. Hazır olduklarında ihtiyaç duydukları konular yine rahmet dili kullanarak verilebilir. Kur’an ahlakıyla yaklaştığımız her gönül ihtiyaç duyulan sükunet ve güveni ihtiyacı olana yansıtacaktır. “Her zorlukta hemen bir kolaylık vardır” (İnşirah, 5) ayeti büyük imtihanlardan geçen insanlara ümit var olma noktasında cesaret verecek, yardımı güç ve kemalatı sonsuz olan Allah’tan istemenin güveniyle yeniden başlayabilme inancının tohumları atılacaktır.

Yası yaşamalı ama unutmamalıyız

Klinik psikolog Gökhan Ergür yas süreci için yaşanmasına müsaade edilmesi gerektiğini ve beraber yası tutmamız gerektiğini belirtirken; psikoterapist Betül Rana Uludoğan yasın bitmeyeceğini ama iyileşeceğini söylüyor. Manevi danışman Emine Mermer ise doğal bir süreç olan yasın yaşanmasında kendilerine, yardımcı olacak kişilere yargılardan kaçınmanın önemli bir husus olduğunu dile getiriyor. Uzun bir sürecin bizleri bekliyor. Hep birlikte bir yas süreci içerisindeyiz. Yasımızı yaşayarak atlatmalı ama unutmamalıyız. 

 

Önceki Yazı

Öyle değil böyle çizilir!

Sonraki Yazı

Korkular küçülüp kalpler büyüdü

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde