Yeraltı dünyasının iki yüzü yaşamak ya da ölmek adına: Tüneller

11 dakikada okunur

Bir şehre tanıklık etmek, yolda olmak o şehrin iki haliyle karşılaştırır bizi, bizde özellikle iki şekilde vuku bulur şehirler. Seyahatin zamanı kendi saatinde başka bir zaman var ederken; bu an’dan şimdiden şehrin diğer an’ına geçmişe iki farklı zamana çekiliriz. Ben, özne şimdi bu zamanda buradayken okuduğum hadiseler ve şehir o zamandayken yaşadığı hadiseler ile zamandan çıkar ve bir yüzleşmeye sebep olur. Savaş gören şehirlerde ise bu adeta bir şok şeklinde yüzüne çarpar insanın. Seyahat etmek birçok şoku üzerine birden almak aslında, üstlenmek. Bu yüzden birçok katmanı vardır yolda olmanın. Açıldıkça sizi işler.

İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırımın devam ettiği günlerde kendi kişisel tarihimizden tüm dünyaya kadar yaşayış ve algılayış biçimlerimiz yerinden oynadı. Tüm bu kıpırdanışla Filistin direnişine bakarken şehrin bambaşka kapısı, Allah’ın bambaşka arzını idrak etmek Bosna’da nasip oluyor bana. Filistin direnişin simgesi haline gelen tüneller hepimize bir başka mücadele şeklini hatırlatırken, Bosna’da “Umut Tüneli”nde buluyorum kendimi. Bu tüneli gezerken çocukluğumda duyduğum Bosna soykırımını içimde hissederken bir yandan aklıma şimdi bu zaman yüzüme çarpan Filistin tünelleri geliyor. 

Savaşa kendince bir umudu yarmak

Saraybosna Havaalanı’nın altından geçen 800 metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde ve 160 santimetre yüksekliğindeki tünel, 4 ay 4 gün süren kazı çalışmalarının ardından 1993’te tamamlanmış. Bosna Savaşı sırasında Saraybosna’nın dünyayla irtibatını sağlayan ve binlerce insanın hayatını kurtardığı belirtilen “Umut Tüneli”, savaş sürecinde sembol haline gelen yerlerin başında bulunuyor. Savaş boyunca Bosna Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç tarafından da kullanılan, tahta bloklarla ve tomruklarla desteklenen, zeminine ray döşenen bu tünel yoluyla Saraybosna’ya askeri malzeme ile silah sevkiyatının yanında yiyecek, mazot, ilaç ve yaralı nakli de yapılmış. Tüm Bosnalıların Batının iki yüzü karşısında, 3,5 yıl süren ardında soykırım, katliam ve büyük acılar bırakan kanlı bir savaşa tanıklık etti. Sadece kürekle ve bir avuç insanın inancıyla kazılan bu tünel ise yardımların 30 ay boyunca sivillere ulaştırılmasını sağlıyor. Soykırımın yaşandığı, umutların tükendiği o dönem, dünyayla irtibat kurdukları ve yaşama yeniden dokundukları bir tünel burası. Duvarlara yazılan yazılar, savaşın tanıklarının fotoğrafları ve Bosna halkının o halde dahi hayata yeniden tutunmaları, tünel sayesinde tanışıp evlenen insanlar ve umut beni derinden etkiliyor. Bir yandan da haberlerde Filistin tünelleri var çünkü.

Filistin’de bugün direnişin sembolü olan tünellerin İsrail’in büyük bir kara saldırısı başlatma konusundaki isteksizliğinin nedenlerinden biri olduğuna inanıyorlar. Murat Bardakçı “Gazze’deki tünelleri İngilizlere karşı savaşan Mehmetçik açmıştır” diyerek 1. Dünya Savaşı’nda Mehmetçiğin İngilizlere karşı mücadelesinde bu tünelleri açtığını yazmıştı. Tünel bir halkın varoluşunu, yılların tükenmeyeceğini bana hatırlatırken insan hayatının gücünü de gösteriyor. Umut Tüneli”, yaklaşık 300 bin insanın hayatını kurtarıyor. 

Arnavutluk Bunkart’ların kasveti

Enver Hoca 1945’te Stalin’in yardımıyla iktidara geliyor. Resmi rakamlara göre 6.000 kişinin infaz edildiği, 34.000 kişinin ağır hapse çarptırıldığı ve 59.000 kişinin de ölüm kamplarına yollandığı o zamanların kasveti tüm Tiran’ı sarmış durumdaydı. Gözlerim Osmanlı izlerini ararken aklımda Arnavutluk rejiminin İslamiyeti yasaklaması, camileri yok etmesi geliyor. Türk ve din düşmanlığının yaygınlaştığı diktatör bir rejimin lideri diktatör Enver Hoca’nın yıkımından kurtulan Ethem Bey Camisi şehrin meydanında ve bugüne kadar ulaşmış ender Osmanlı eserlerinden kabul ediliyor. Arnavutluk’taki komünizm döneminde (1946-1985) kapatılmış, 1991’de tekrar ibadete açılmış Ethem Bey Camisi. Cuma namazını burada kılmak nasip oluyor. Aklımda Osmanlı mimarisinin izlerinin sürdüğü Berat şehri var. Şehre uzaklığı iki saatten fazla yine de görüyorum ve eski yapısını koruyor. Halveti Teknesi’nde namazı kılıyorum.

İkinci Dünya Savaşı’ndan 1985 yılına kadar Arnavutluk’u yöneten komünist lider Enver Hoca döneminde yaklaşık yirmi yılda tamamlanan tüneller ve kubbeli sığınakları, ülkedeki komünist rejimin izlerini gösteriyor bugünden. Enver Hoca, 1944’te iktidara geldiği Arnavutluk’u hayatını kaybettiği 1985’e kadar demir yumrukla yönetiyor. Enver Hoca’nın ülkeyi güçlendirmek için tüm Arnavutluk’ta 170 binden fazla askeri sığınak projesinin yapımını bizzat yönettiği biliniyor. Tünellerin yaydığı ekonomik olumsuzluk ve korkudan bahsedilmiyor bile hiç. Düşman saldırısı durumunda askeri komutanlığı idare edebilmek için ülkenin güneyindeki Ergiri (Gjirokastra) kentinde inşa edilen 1500 metrelik tünel ağının ayrıntılı planı Hoca’nın talimatıyla uzun bir süre sır gibi saklanıyor. Bir yanda savaştan yaşama tutunan umut tünelleri ve diğer yanda baskının ve diktatörün maskelendiği bu ölümü hatırlatan tünelde ürperiyorum. Bugün müze olarak kullanılan ve 5 kat ile 106 odadan oluşan sığınakta silahtan üniformaya, döneme ait belgelerden haritalara, çok sayıda envanter sergileniyor.

Tiran’da sığınak-müzelerden biri Bunk’Art 2 ismiyle İçişleri Bakanlığı binasının yanında bulunuyor. Burada da Enver Hoca rejiminin kurbanlarıyla ilgili kanıt, fotoğraflar, dinleme cihazları ve komünist rejimin polis teşkilatı tarafından kullanılan envanterler yer alıyor. İçerdeki kasvet ve korku hissi beni tamamen ele geçiriyor. Tiran’ın tam merkezinde olan Bunk’Art Müzesi bünyesinde, 1945’ten 1991’e kadar yaklaşık 100 bin Arnavut’a uygulanan siyasi zulmü gösteren fotoğraf ve ekipmanlar sergileniyor.

 Arnavutluk’ta Aralık 1990’da öğrenciler tarafından başlatılan komünizm karşıtı protestolar, Tiran’ın merkezine Enver Hoca’nın heykelinin 20 Şubat 1991’de yıkılması, ülkede yaklaşık yarım asır boyunca birçok zulme neden olan komünist rejimin de sonu anlamına geliyordu. Aliya’nın mezarını gezerken kar yağıyordu ve o meşhur kardaki fotoğrafı aklımdaydı. Bosna’daki umut dolu bir mücadele ve haklı onurlu bir çaba, tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen soykırım bana Filistin’i hatırlattı. Bu tüneller Filistin’e de umut olur umarım. Fakat bir ütopyanın yaydığı ölüm korkusu, kendi insanına haksız müdahaleler ve Tiran’ın tünelleri ideolojilerin birgün yıkılacağını ve asla iyi anılmayacağını, sis dağıldığında ortaya çıkan gerçekleri yeniden hatırlattı.

 

Önceki Yazı

Sanat uğraşı

Sonraki Yazı

Gönülden kaleme, kalemden tuvale: Kaligrafi sanatı

Son Yazılar

Varlığa gülümsemek

Günde kaç kez ufukla göz göze geliyorsun? Gökyüzünün sana göz kırptığı oluyor mu? Denizin derinliğine bir

Yoksulluk ve takva

70’lerin ve 90’ların sonlarını aratmayan büyük bir enflasyonun endişeleri içinde girdik Ramazan’a. Gelir uçurumları keskin bir

Kısa caz tarihi 

İkinci kez okuduğum, dünyanın farklı dillerine çevrilen Joachim E.Berendt ‘in “Caz Kitabı”ndan yola çıkarak kendi yorumlarımı

Elly hakkında konuşalım mı?

Sinema serüvenine 2000’li yıllarda başlayan İran’ın önde gelen sinemacılarından Asghar Farhadi, 2008 yılında Berlin Film Festivali’nde