Yeşilçam bir okuldu

//
15 dakikada okunur

Sanatçı Hülya Darcan Korel: “Yeşilçam olmadan hiç kimse film yapamaz. Evet, bu kadar iddialı söylüyorum… Yeşilçam anlatılmaz yaşanır ancak. İnsanların nasıl bir özveri ve fedakarlıkla o yoklukta çalıştığını çok iyi hatırlıyorum. Bizler, her şeyimizi ortaya koyup giderdik sete. Yeşilçam gerçekten bir okuldu. İnsanlık vardı, saygı vardı. Sokakta yürüdüğümüzde sırtımızı sıvazlarlardı. İyi ki Yeşilçam’dan gelmişim. Çok gurur duyuyorum.” diyor.

Türk sineması yıllar boyunca hem en güzel oyuncuları hem de en başarılı aktris ve aktörleri seyircisiyle buluşturdu. Ulusal ve uluslararası pek çok başarıya sahip olan nice proje, Türk sinemasının arşivlerinde kendisine yer buluyor. Bu kıymetli hikâyelerin başrollerinde yer alan aktris ve aktörler içerisinde, sette başlayan arkadaşlıklarını mutlu bir evliliğe dönüştürüp hem meslek hem de özel hayatlarında birbirlerine yol gösterici olmuş isimler de bulunuyor. Hülya Darcan Korel ile Tanju Korel de tam olarak o isimlerden. Hemen hemen aynı yıllarda beyaz perdeye merhaba demiş, kariyerlerinde birbirlerine destek olup bir ömrü paylaşmışlar. Şimdilerde yıllar sonra ekranlara geri dönerek yeniden seyircisiyle buluşmanın heyecanı ve mutluluğu içerisinde olan Hülya Darcan Korel, sinemada ve televizyonda unutulmaz karakterlerle özdeşleşmiş bir sanatçı. Bir iddia sonucu bugünkü Hülya Darcan Korel’in temel taşlarını oluşturan usta isimle, Litros Sanat’ın yeni sayısı için bir araya geldik. Duayen sanatçı bugünkü Türk sineması hakkında, “Oyuncusundan, teknik ekibine, yönetmeninden, yazarına kadar o kadar güzel şeyler yapıyorlar ki hepsini çok takdir ediyorum. Hepsi çok cesur ve yürekli. Gözlerini karartıp çekiyorlar. İsteyen beğenir isteyen beğenmez diye bu fikirle yola çıkıyorlar ama sonuçta bakıyoruz ki, yurt dışından ödüllerle dönülüyor. Buna sadece şapka çıkarırım ve alkışlarım.” ifadelerini kullanıyor.

Oyunculuk aslında aklınızda hiç olmayan bir meslekken 1967 yılında, Türk sinemasına starlar kazandıran Ses Mecmuası Sinema Artisti Yarışması’na katılıyorsunuz. Sizi bu yarışmaya katılmaya teşvik eden sebep ne oldu?

Tamamen şaka ile gelen bir karardı bu. Dayım ile bir iddiaya tutuştuk. Böyle bir yarışmaya (Sinema Artisti Yarışması) girsem acaba ne olur dedim. O da, “Yok canım sen mi kazanacaksın?” deyince, “Bak girerim kazanırım.” dedim. “Gir bakalım kazan da görelim.” dedi. O şekilde yarışmaya girdim. Kazandım ama birinci olmadım, üçüncü oldum. Ama nihayetinde bu yarışmaya girdim ve kazandım. 

Evet… Dediğiniz gibi yarışmada üçüncülük elde ediyorsunuz ve sinemaya ilk adımınız, Ertem Eğilmez’in teklifiyle “Silahları Ellerinde Öldüler” filmiyle oluyor. Ancak sizin için ilk düşünülen aslında “Silahları Ellerinde Öldüler” değil de, farklı bir projeydi değil mi?

Bana Arzu Film’den teklif geldiği zaman görüşmeye gittiğimde, beni bambaşka bir proje için çağırdıklarını öğrendim. Fakat sonra o projede olmadım. Hemen akabinde de, “Silahları Ellerinde Öldüler” adlı proje için teklif verdiler. Ben de onu kabul ettim. Ve ilk filmimi çekmiş oldum.

Tanju beni sevdiğini hiç belli etmedi

Sinemada 70’in üzerinde filmde rol aldınız. Beyaz perde size hem başarılı bir meslek hayatı hem de hayat arkadaşınızı kazandırdı. Hayranlarınız bu güzel hikayeyi elbette biliyor ama bir de sizden dinlemek istersek; eşiniz Tanju Korel’le nasıl tanıştınız?

Tanju ile ilk Beyoğlu’nda karşılaşmıştım. O karşıdan geliyordu, yanımdan geçti gitti. O sene ben Ses Mecmuası’nın, o da Perde Mecmuası’nın yarışmasıyla sinemaya girmiştik. İlk defa orada görmüştüm onu. Tabii sonra beraber film çekmeye başladık. Film çekimleri boyunca çok iyi arkadaştık. Tanju beni sevdiğini hiç söylemedi, belli de etmedi. Daha sonra bana bir gün evlenme teklifi etti. Ben de ona, “Annemlere sorayım.” dedim. Sonra bilinen merasimlerle 1974 senesinde evlendik.

Meslek hayatlarınızda birbirinize iyi bir yol gösterici oldunuz sanıyorum. Eşiniz Tanju Korel’le birlikte sinemada önemli filmlere imzalar attınız.

Tabii ki… Aynı işi yapan iki meslektaş olarak, Tanju’ya gelen bir projenin üzerinde beraber çalışırdık. Hatta tartışırdık böyle mi olmalı şöyle mi olmalı diye ama büyük bir şey haline getirmezdik. Tabii ki mesleki anlamda alışverişimiz olurdu. 

Evde huzursuzluk çıkacağına, sinema yapmam dedim

1973 yılında sinemanın zirvesinde olduğunuz bir dönemde, oyunculuğu bırakma kararı alıyorsunuz. Bunun nedeni neydi peki?

Evlendiğim zaman eşim (Tanju Korel) direkt olarak söylemese bile, bu işi yapmamı istemediğini bana çok güzel anlattı. Onun için ben de mesleğimi bıraktım. Çünkü benim için aile çok önemlidir. Herkes gider aile kalır. Sinemayı bıraktım. Evimde çocuklarımla böyle bir evlilik sürmeyi tercih ettim. Yani; evde huzursuzluk çıkacağına hiç yapmam dedim. Ve her zamanki kadın fedakarlığıyla peki dedim.

Küçük kızınız Bergüzar Gökçe Korel de anne-baba mesleğini tercih edip devlet konservatuvarından mezun oldu. Ve şu anda günümüzün en önemli aktrislerinden birisi. Yetenek genlerden geliyor tanımını rahatlıkla yapabiliyoruz kendisi için…

Genelleme yapmak istemiyorum ama yüzde 80 oranında; bir doktora bakın mutlaka babası doktordur veyahut amcası doktordur. Bu genlerle ilgili bir şey galiba. Dolayısıyla Bergüzar’ın da bu mesleği (oyunculuğu) seçmesi hiç garip değil. Bizim zamanımızda böyle bir okul vardı ama gitme imkanımız olmadığı için biz ilk önce, “Bu mesleği yapacaksan eğitimini alman gerekir.” dedik. Ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’na gitmeye hak kazandı Bergüzar. Dört senelik bir eğitimden sonra da sinemaya girmiş oldu. İyi ki de girmiş. 

Yeşilçam’da insanlık ve saygı vardı

Günümüz dizi-film projelerinin hikayelerine baktığımızda; hep bir Yeşilçam dönemi Türk sinemasında öykünme olduğunu fark ediyoruz. Peki siz günümüz hikayelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl yorumlarsınız bu konuyu?

Yeşilçam olmadan hiç kimse film yapamaz. Evet, bu kadar iddialı söylüyorum. Ama ben birebir Yeşilçam demiyorum. Yeşilçam’da çekilen filmlerden çok daha güzeli, çok daha derini çekiliyor. Ama hepsinde bir lokmacık da olsa Yeşilçam kokusu oluyor. Zaten sanıyorum bütün dünya sineması dahil, 35-38 tane konu varmış. Yani bu 38 konunun üzerinde dönüp dolaşıp aynı konularda film yapılıyor. Neticede aynı şey anlatılıyormuş. Yeşilçam anlatılmaz yaşanır ancak. İnsanların nasıl bir özveri ve fedakarlıkla o yoklukta çalıştığını çok iyi hatırlıyorum. Bizler, her şeyimizi ortaya koyup giderdik sete. Yeşilçam gerçekten bir okuldu. İnsanlık vardı, saygı vardı. Sokakta yürüdüğümüzde sırtımızı sıvazlarlardı. İyi ki Yeşilçam’dan gelmişim. Çok gurur duyuyorum. 

Bugünkü Türk sineması için neler söylersiniz peki?

Bugünkü Türk sineması dediğiniz zaman; bir defa gümbür gümbür harika bir jenerasyon geliyor. Oyuncusundan, teknik ekibine, yönetmeninden, yazarına kadar o kadar güzel şeyler yapıyorlar ki hepsini çok takdir ediyorum. Hepsi çok cesur ve yürekli. Gözlerini karartıp çekiyorlar. İsteyen beğenir isteyen beğenmez diye bu fikirle yola çıkıyorlar ama sonuçta bakıyoruz ki, yurt dışından ödüllerle dönülüyor. Buna sadece şapka çıkarırım ve alkışlarım. Yeni ve genç jenerasyon hep böyle devam etsin. 

TRT1 dizisi “Kül Masalı”yla uzun bir aranın ardından ekrana geri döndünüz. “Kül Masalı”nı kabul etmenizdeki neden neydi?

Hikâyesi çok farklıydı. “Kül Masalı”nın hikâyesini okuduğum zaman bana çok cazip geldi. O yüzden de projeyi kabul ettim. 

Ramazan güzelliklerle dolu günlerin müjdecisidir

Ramazan ayına giriş yapmış bulunuyoruz. Eski Ramazanları konuşsak bir de sizinle, neler söylemek, paylaşmak istersiniz?

Ramazan bizim için çok özel günlerin olduğu bir aydı, eminim herkes için öyledir. Çok güzel kutlanırdı; evde oruç tutan çok fazlaydı, tabii ki biz o zaman ufaktık. Hatta babam da sahura kalkardı, bize “Sahura kalkan yarın oruçlu olacak” diye takılırdı. Annem bütün gün yemek yapardı, sonra akşam olduğunda sofrayı hazırlarken mutfağa sürekli gidip gelmesin diye masanın yanına ek bir masa koyup bütün yemekleri oraya dizerdi. Bütün aile olarak masanın başında, top atılmasını beklerdik. O zaman iftar olduğunda top atılırdı ya da imam mahallemizin küçük mescidine çıkıp ezan okurdu. Ondan sonra iftar açılır, büyük bir neşe içerisinde yemek yenirdi. İftardan sonra teravih namazı bizim evimizde kılınırdı. Çünkü camiler çok kalabalık olurdu, bizim de evin salonu biraz büyük olduğu için bütün konu komşu bizim eve doluşurdu. Bir de hocamız vardı bizim, kapıcımızın babasıydı. O teravih namazını kıldırırdı. Kadınlar bir yerde, erkekler bir yerde olurdu. Sonra herkes çok güzel bir sohbete başlardı. Çay ve yiyecek ikramları yapılırdı. Yani Ramazan, bizim için çok değerli ve güzelliklerle dolu günlerin müjdecisi olarak kabul edilir.

 

Önceki Yazı

İstanbul’da konser vermek evde olmak gibi

Sonraki Yazı

“Cümle Aya Sultan Olan / Oruç Ayı Geldi Yine”

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde