Yolda açığa vuran huylarımız

12 dakikada okunur

Yazın en sıcak aylarında torunlarım Kaan ve Rayan uzaklardan gelerek misafirim oldular. Onlar nüfusta kayıtlı oldukları Refahiye’yi görsün, büyük dedelerinin köyünün sokaklarında koşuştursun, büyük büyük dedelerine ait eski değirmenin önündeki çaya girip çıksın… Böylece grup hâlinde yola çıktık. Erzincan’ın bir mahallesi olan Yalnızbağ’da, bir akrabanın boş evinde kalacaktık.  

Erzincan’a ilk kez altı yaşında, geçmeyen öksürüklerimin tedavisi için gitmiştim, babamla. Çiçeklerle süslü bahçeli evlerin şehriydi o zaman. Bir akrabamıza ait olan Çelik Palas Oteli’nde kalmıştık. Birkaç yıl arayla gitsem de pek değişmezdi dokusu, köklü değişimlere hakkı yoktu, deprem beklentisi yüzünden. İnsanları mütevekkil, çalışkan ve sessizdi, çarşı pazarda bile pek yükseltmezdi sesini; bakıyorum da hâlâ öyle.

Küçük çocuklarla, hele bir bebekle yolculuğa çıktığınızda, dışarıya bakışınız dalgalı oluyor. Bunu kızlarım küçükken çıktığım yolculuklarda da fark ederdim. Bebeğini askıyla göğsüne bağlayarak dağlara tırmanan azimli anneler yok değil tabii. O azmin güçlü dayanakları vardır elbette. İki küçük çocukla yıllarca Tahran’dan otobüsle gelip gittim İstanbul’a, yıllarca. Anne ve babamın yaz için geldiği dönemlerde, Refahiye’de indiğim olurdu. Bebeğin altını değiştirmek, uyku saatini gözetmek, biberonunu yıkamak, mama için kaynar su bulmak… İnsanlar yardımcı olsa da bebeğin aniden ateşi çıktığında, keşke evde olsaydım diye düşünmeden edemezsiniz. Öykü türü biraz da çıkamadığım yolculukların düşünceleriyle sığındığım teselliydi o yıllarda. 

İsfahan’a ilk kez 1987’de gitmiştik eşimle. Kaan’la Rayan’ın annesi bebekti. Kulağı ağrımaya başlamıştı ansızın. Bir doktor bulmak için dolaşmıştık. İranlıların öğle molaları yazın bazen dört saati bulur. 

Anneler, çocuklarının düzenini bozmak istemedikleri gibi, kendi güçsüzlükleri nedeniyle de seçici davranırlar yola çıkarken. Bazen ince ayrıntılarla hazırladığınız bir plana güvenirsiniz ama her yaştan insanın bulunduğu bir gruptaysanız, bir plana sonuna kadar sadık kalmanız nasıl mümkün olabilir? 

Gün ortasının yakıcı sıcağı, bağlık mahallelerin bir özelliği. Sabah ve akşam saatlerinde torunlarımla yürüyüşe çıkarak, daha önce de birkaç gün kaldığım Yalnızbağ’ı tanımaya çalıştım. Sağda tepelere doğru yeni yapılan TOKİ konutları kaplıyor ufku. Karşıda ise, nereye bakarsam bakayım sadece Munzur. Dağ birden uzunlamasına birbirine eklenmiş pamuk toplarını hatırlatan bir bulut zincirini bağrına alıyor, çok geçmiyor, kara bir perde çekiyor üzerine ve aralıklarından minik bulut topakları hâlinde göğe üfürüyor perdeyi. Sağanak başlıyor. Güneşin yüzünü göstermesi de uzun sürmüyor.

Bağların hasadı yatıştırıyor endişeleri

Bütün şehir gibi deprem tarafından biçimlendirilmesi gerekmiş, buna dönük kurallar yerine getirilmediği sürece de kendinden vermeyi sürdürmüştür Yalnızbağ. Güzelim bağların hasadı yatıştırıyor endişeleri. Hem evler eskisine göre çok daha sağlam yapılmıyor mu? Manzaraları da göz yormuyor, dört katın üstüne bina yapılamaz.

Yalnızbağ iki yıl önce  köylükten çıkıp Erzincan’ın bir mahallesi konumunu kazandı. Yine de yüzlerce yıllık bağ hüviyeti belirliyor seslerini. Dutlar deriliyor şimdilerde, ardından pekmez yapımına geçilecek.

Bir dut bahçesine çağrılıp da kabul etmemek olmazdı. İnce uzun bahçede ağaçların altına gerili ağlara dökülen dutlar renk değiştirmeye başlamıştı. Benim dikkatimi karşı karşıya iki eski bina çekti. Ev sahiplerimiz eskiden beyaz badanalı evde yaşar, daha küçük olanında ise bağ işlerini hallederlermiş. Bu eve kırk sene önce gelin gelen akrabamız hanımefendi her iki binayı da eşyalarıyla birlikte koruma altına alıp müze gibi düzenlemiş. İlk bina, döneminin mobilyalarıyla döşeliydi. Gelin hanımın ve kayınvalidenin odalarında bir duvar baştan başa yüklükle kaplıydı. Oturma odasında gözüme çarpan ilk eşya, Nejat Uygur tiyatrosunda dekor olarak kullanılan bir kilim oldu. Evin merhum sahibi, katırcıymış. Siirt’e mal götürdüğünde, turne dönüşü sahne dekorlarını açık artırmayla satan Nejat Uygur ve grubuna rastlıyor ve bu kilimi beğenip alıyor.  

Dikkatimi çeken eşyalardan bir diğeri merhum kayınvalide hanıma ait yüz yıllık kırık taş ayna, biri de yere açılı solgun ama güzelliğinden bir şey yitirmemiş Demirci halısı oldu. Kayınpederin katırcıyken molalarda kullandığı cezve, bakır “beşgözlü” yumurta sahanı, kuyu bakracı “dölcek”… Silver marka sobaya çok müşteri çıkmış ama, deprem bölgesi ya, kışları da sert geçiyor; lazım olur, diye satmamışlar. 

O serin, mis kokulu bahçede bağın kadim sakinleriyle saatlerce sohbet edebilirdik, gelgelelim vakit sınırlıydı, ertesi gün babamın köyü Pınaryolu’na (Divir) gidecektik. 

Yıllardır gidilemeyen o köy

On yıl önce annemle babama ait İstanbul’daki evi kapatmıştık, geriye yıllardır gelemediğim köy evi kaldı. Isırgan bürümüş bahçeyi zorlukla aşarak çıktım merdivenleri. Bir çekmecede babamın mavi beyaz çizgili pijamalarını gördüm, beş yıl aradan sonra, hâlâ aynı şekilde katlı duruyordu. Başka bir çekmecede annemin ellerinin izini taşıyan apak havlular, tülbentler vardı, elime alıp kokladım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Bazı sözler sarf edilmese, bazı sözler saklanmasaydı ya…   

Kaan ata binmek istedi, sokaklarda dolaştık ama nafile, kimsenin atı yokmuş artık. O da tavukların peşinde koştu, kedileri köpekleri, danaları sevdi. Yaz için köyden gelen halamla eniştemi ziyaret ettik. Sofra kurmadan bırakmazlar hiç. Büyük dedem Hamdi Bey’e ait virane değirmenin etrafını piknikçiler çöplüğe çevirmişler. Dedemin, çocukken Refahiye’den geldiğimizde bize çay yaptığı isli ocağı aradı gözlerim. Zamanın çarkı hızla toza çeviriyor mazinin manzaralarını. 

Kısa yolculuklara ayrıntılı planlarla çıkılır ki zaman kaybedilmesin. Sonuncu gün Şelale’ye doğru yürürken bastırdı yağmur. Her birimiz bir tarafa dağıldık. Planda yapılan değişikliğin ayrıntıları herkesin kulaklarına ulaşmamış meğer. Çocuklar çay kıyısında oynamak, en yaşlılar içeride oturmak istediler. Sonunda aynı arabada bir araya geldiğimizde, kimimiz oyunbozan konumuna düştük. Çocuk varsa bir grupta, plan esnek olmalı. Erkence döndük eve. Sonraki günlerde de plana uygun davranmaya uğraşsak da her şey kör topal ilerledi sanki. Fazlasını da beklememek gerekirdi. Huysuzlukla, kaprisle ilgisi yok sergilenen uyumsuzlukların. Konforlu alanının dışına çıkan insan, hazırlıklı olduğuna inandığı konularda bile yeni bir açıdan tanıyor kendini. 

 

Önceki Yazı

“Külekler şehri”: Bakü  

Sonraki Yazı

Bir Endülüs hayalini adımlarken

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine