Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Mekânla bağ kurabilen biriyim. Mekânlarla kurduğum ilişki onların fiziki unsurlarından öteye geçer; mekânları, hafızanın taşıyıcısı olmaları açısından önemli bulurum. Mekâna geçmişteki yaşanmışlıklarımızla, anılarımızla yani belli bir bagajla varıyor; içinde bulunduğumuz yeri her seferinde yeniden anlamlandırıyoruz. Bir de tanımadığımız daha önce hiç karşılaşmadığımız mekânlar var. Bu tür durumlarda ilk önce yoğun bir yabancılık ve tedirginlik duygusu hâkim olur, yabancısı olduğumuz şehirde biraz gezindikten sonra bazı mekânlar bize daha sıcak gelmeye başlar. Bu bazen mekânın ışığından ya da dizaynındandır, belki kitapçı olmasından dolayıdır vs. (herkesin kendine has özellikleri ve beğenileri mekân seçimine yansır) Çok da bilinçli olmadan bağ kurabildiğimiz bu mekânlarda vakit geçirmeye başlarız, yemek yemek ya da kahve içip yanımızdaki kişiyle sohbet etmek için kendimizi o mekânlarda bulmaya başlarız. Zaten seyahatten döndüğümüzde de hatıra diye taşıdığımız, muhayyilemizde yer edinen imgeler, bağ kurabildiğimiz mekânlara ait olur. Hafızamızda da uzun vadede kalan, bu mekânlardır. Tüm bu yazdıklarım üzerine Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda söylediklerini düşünüyorum, sahiden mekânın, insanın ruhu üzerinde önemli bir etkisi bulunuyor ve mekânlarla derin duygusal bağlar kuruluyor. Yazımın merkezindeki Post Ofis Kafe’yi, bu bağlamlardan yola çıkarak yazarların ve edebiyatseverlerin bağ kurduğu bir mekân olarak okumak istiyorum.
Sanatçıların toplandığı mekânlardan, yani mahfillerden söz edince akla ilk gelen isim, şüphesiz Salah Birsel oluyor. Birsel’in, Beyoğlu ve kahvehaneler üzerine yazdığı kitaplarında mekânlarla yazarların karşılıklı ilişkileri gözler önüne serilir. Birsel de sanatçının anlam dünyasını şekillendiren bir unsur olarak görür, mekânları. Bu mekânları özel olarak isimlendirmem ve onlardan edebiyat mahfilleri şeklinde söz etmem gerekiyor aslında. Mahfil kelimesi: Konuşup görüşmek, çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunmak vb. amaçlar için bir araya gelinen yer, toplantı yeri anlamına gelir. (Edebiyat mahfillerinin ilk örneklerinin hatırı sayılır kişilerin konaklarında kurulduğunu biliyoruz fakat bu yazı, merkezindeki mahfilden dolayı kamuya açık yerler; kahvehaneler ve pastanelerle daha ilişkili.)
Edebiyat mahfillerinin ilk örneklerinden kahvehane ve kıraathaneler arasında Meserret Kahvesi, Darüttalim Kıraathanesi, Marmara Kıraathanesi ve Küllük’ü; pastanelerde ise Baylan, Lebon ve Nisuaz’ı anmak gerekir. Bu mahfillerde çoğunlukla edebiyatsever gençler ve yazarlar bulunur ve genellikle herkes birbirini tanırdı. Özellikle usta kalemlerin müdavimi olduğu mahfillerde usta, -örneğin Nurullah Ataç Küllük’te, Sezai Karakoç Marmara Kıraathanesi’nde- çevresine toplanan genç yazarlara tavsiyelerde bulunur, edebi görgü kazanmalarına katkıda bulunurdu. Bu bağlamda edebiyat mahfillerinde buluşan, vakit geçiren birçok genç yazarın dergi çıkardığını söylemeliyim. Günümüzdeki bir edebiyat mahfili olarak tanımlayacağım Post Ofis Kafe’ninse tersten ilerlediğini, kurulmuş bir derginin mekânı olarak açıldığını dikkate alıyorum. Fakat zaten, bir derginin ya da yayınevinin yönetildiği yerler de edebiyat mahfili olagelmiştir. Üstelik kim bilir Post Ofis’e gelen gençlerin masalarında da hadi bir dergi çıkaralım, hayali kuruluyordur. Tabii, hâlâ böyle bir hayal kaldıysa? Yine de pesimist değilim ve dergilerin edebiyatın nabzının attığı yerler olmaya devam ettiklerini düşünüyorum.
Kendi penceremden Post
Yazarlık serüvenimin önemli köşe taşlarından biri, Aykut Ertuğrul’la tanışmamdır. Benim için tüm kitaplarını severek okuduğum bir yazar ve beğenerek takip ettiğim bir derginin yayın yönetmeniydi. İlk olarak kendisinin idare ettiği kitap okuma atölyesine dahil oldum; oldukça verimli geçen bu atölye sürecinin ardından dergi ekibine katıldım ve editörlük hikayem başladı. Nitelikli bir edebiyat dergisinin mutfağında yer almak bence önemli. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, sadece kendi edebiyat yolculuğumu bile düşününce, günümüz dijital çağına rağmen matbu dergiciliğin devam edeceğini, dergilerin tirajları azalsa da okul olma vasıflarını yitirmeyeceklerini düşünüyorum. Genç bir kalemin, yazar olarak kabul görmesinin yolu, dergilerden geçmeye devam ediyor. Yorucu bir yanı olsa ve dergi, kendi yazarlık gündemimizin yanı sıra bize kendi akışını dayatsa da insanı disipline etmesi ve edebiyat aşkını diri tutması bakımından oldukça kıymetli.
Yaklaşık on iki yıldır çıkan Post Öykü’nün bir edebiyat mahfili hüviyetine girmesi ise iki yıllık bir hikâye. Üsküdar’da eski bir İngiliz Karakolu binasında yer alan Post’un giriş katı kafe hizmeti vermekte. Nitelikli kahvesi, leziz pasta ve çikolatalarının yanı sıra birbirinden güzel Ketebe kitaplarıyla Post Öykü’nün eski sayılarının bulunabileceği tatlı bir mekân. Dostlarla randevusuz yüz yüze gelmek Post Kafe’de çok sevdiğim şeylerden biri. Hiç kimseyle program yapmadan gittiğim kafede edebiyatçı dostlarla rastlaşmak, belki dergi ekibinden bir arkadaş, mesela zaman zaman üst katta çalışan Hacer Selçuk, yahut Murat Murat abi; iş çıkışı Üsküdar’da takılmaya karar vermiş takım elbiseli bir Cemal Şakar Hoca belki; hafta sonuysa bir ihtimal Furkan Çalışkan. Dost masalarına plansız dahil olmak, bir süreliğine de olsa sohbetlerine katılmak hoşuma gider. Mekân sahibi olarak Aykut Ertuğrul’un orada bulunmasıysa hem benim hem de kafeye gelen edebiyat severler/yazar arkadaşlarım için fazlasıyla hoş bir duygu. Az önce Nurullah Ataç örneğinde de ifade ettiğim gibi, çoğunlukla mahfillerde etrafında toplanılan sevilen usta bir yazar bulunur. Pek çok kişinin ilk olarak Aykut Ertuğrul’la tanışmak belki masasında bir yer edinmek için kafeye geldiğine şüphem yok.
Mahfilin edebiyat dünyasında hâlâ bir yeri var mı? sorusu üzerine düşündüğümde ise, dergiler için verdiğim cevabın bir benzerini yinelemeliyim. Hayatımız internetleşirken, sosyal ağlar vazgeçilmezimiz olmuşken, ilişkilerimiz daha çok sosyal medya üzerinden kurduğumuz iletişimle süregelirken yine de yüz yüze tanışmanın, oturup aynı masada sohbet etmenin, kendin gibi yazarlarla etkileşime girmenin önemini koruduğu fikrindeyim. “Cemiyet”e girmek olarak ifade edebileceğim durum, bence geçerliliğini sürdürüyor. Günümüzde etkilendiğimiz yazarlara direkt mesajlarla hızla ulaşabilsek de kanlı canlı bir sohbeti yakalama fırsatımız daha sınırlı. Böyle bir imkân doğunca kaçırmamak gerekir; zira yüz yüze kurulan bir temasın etkisi daima çok başkadır. Her ne kadar yazmak yalnızlık gerektiren bir eylem olsa da, yazarlığın kolektif yönünü es geçmemek gerekiyor. Kolektif yönle kastım; bir yazarın temas ettiği insanların, onun anlam dünyası ve edebiyatla kurduğu ilişki bakımından “hayati” bir önem taşıması. Bu bağlamda Post Kafe’nin bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum.
Post’un işlevlerinden diğeri ise, ofis kısmı. Editörlük ve yazarlık derslerinin, kitap okuma atölyelerinin, yeni çıkan kitapların yazarlarıyla yüz yüze söyleşilerin yapıldığı Post Ofis’te, programlara kaydolarak katılabilmek mümkün. Bir kısmı yüz yüze bir kısmı ise çevrimiçi devam eden bu eğitimler edebiyat mahfilinin okul olmaklığını vurguluyor. Ve bence edebiyat mahfillerinin günümüz versiyonu, bu tür atölyeleri bünyesine dahil ederek varlığını sürdürüyor. Geçmişte de mahfillerde, tiyatro oyunları oynanır, çeşitli etkinlikler düzenlenirmiş fakat bunların sistemli bir eğitim programına dönüşmeyip birer etkinlik olarak kaldığı açık. Post Ofis’te ise, kitapları yeni çıkmış yazarlarla ya da şairlerle yapılan söyleşiler gibi etkinlikler olmakla birlikte, katılımcıları başlangıçta belirlenmiş düzenli periyotlarla yıl boyu yahut birkaç ay devam eden sabit atölyeler düzenleniyor. Benim de iki yıldır yürütücülüğünü üstlendiğim sinema atölyesi; yıl boyunca ayda bir kez, sabit bir katılımcı grubu ve her oturuma eşlik eden bir konukla ilerledi. Bu atölyeler eğer çevrimiçi değillerse, mekânın üst katında gerçekleştiriliyor; dergi toplantılarımızı Post’un ofis kısmında yani bu üst katta yaptığımızı da eklemem gerekiyor.
Okuryazarların, öğrencilerin, akademisyenlerin ve araştırmacıların ne evde ne de iş yerinde/okulda odaklanabildiği günümüzde, “ara mekânlara” duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla. Kütüphanelerden daha esnek, çayını kahveni içerken dinlenebildiğin ve gerektiğinde rahatlıkla telefonla konuşabildiğin özgür alanlar buralar. Bu ihtiyacı da Post Ofis Kafe gibi çalışmaya son derece elverişli mekânlar karşılıyor. Bilgisayarımı yüklenip Post’a gitmeyi; tek başıma bir masaya, imkân varsa dışarıdaki masalardan birine yahut içerideki bir köşe masaya kurulup çalışmayı çok seviyorum. Kafenin atmosferi tam da çalışmayı ve kitap okumayı destekleyecek nitelikte. Yalnız takılmayı, bilgisayarda çalışmadığım anlarda ise defterime notlar almayı severim. Bazen içinde bulunduğum mekânın atmosferini tanımlarım, bazen kafeye girip çıkan insanları tasvir ederim. Tanpınar gibi. Daruttalim Kıraathanesi’nin müdavimlerinden olan Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki karakterlerin birçoğunu bu kıraathaneye gelenlerden esinlenerek oluşturduğunu söyler. Kim bilir, belki bizim öykülerimizden bazıları da Post’ta geçecek; orada daima karşılaştığımız, mekânın müdavimi olan ama adını bilmediğimiz o insanlarla şekillenecek.
Yorum Yaz