Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sıddık Yurtsever’le yeni öykü kitabı Atlar Aynaya Bakmaz vesilesiyle bir araya geldik. Yeni kitabının heyecanını daha ilk günlerin coşkusuyla bizimle paylaştığı röportajımızda, öykücülüğünü, farklı türlerdeki yazarlık serüvenini ve edebiyat dünyasını konuştuk. Öyküden çocuk edebiyatına, şehir ve kültür anlatılarından sözlü anlatı geleneğine uzanan farklı alanlarda eserler veren Sıddık Yurtsever, üç öykü kitabıyla kendine özgü bir anlatı dünyası kuruyor. Benden Başka Herkes ve Yarım Kalmış Bir Nehir’in ardından yayımlanan Atlar Aynaya Bakmaz, yazarın öykücülük yolculuğunun yeni durağı.
Kadim anlatıların, sözlü kültürün, dağ köylerinin, çocukluk hafızasının izlerini taşıyan kitap; gerçek ile masal, geçmiş ile bugün, görünen ile görünmeyen arasındaki sınırları da sorguluyor. Yurtsever’in öykülerinde rüya, ölüm, korku ve merhametin yerini, meddah anlatısının yazılı öyküye nasıl taşındığını konuştuk.
Öyküden çocuk edebiyatına, şehir ve kültür anlatılarından sözlü anlatı geleneğine uzanan farklı alanlarda eserler veriyorsunuz. Farklı türlerde yazmak, öykücülüğünüzü nasıl besliyor?
Kendimi bir hikâye anlatıcısı olarak görüyorum. Dediğiniz gibi geçmişte farklı türlerde yazmaya çalıştım. Ama en başından beri öykü üzerine yazmaya düşünmeye çalışıyor bir yandan da kurmaca metinler üretiyorum. Aslına bakarsanız ne yazarsak yazalım kendi hikâyemizin peşindeyiz hepimiz. Zaten sanatın amaçlarından biri de kendimize bakabilmek, görebilmek. Orada iyileşebilmek, sakinleşmek, durulmak. Yolcuğumu yazıyla sürdürüyorum. Bunun payıma düşen bir nasip olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden biçimlerden, temalardan, türlerden bağımsız olarak yola çıkmayı yolda olmayı menzili görebilmeyi önemsiyorum.
Öykü anlayışımı ince işçilik üzerine kurdum
Atlar Aynaya Bakmaz, üçüncü öykü kitabınız. Önceki iki kitabınızdan bugüne geldiğinizde, öykü anlayışınızda nasıl bir değişim yaşandı?
İlk öykü kitabım Benden Başka Herkes’le Atlar Aynaya Bakmaz arasında altı yıl var. Ortalama insan ömrü için uzun bir süre. Bu altı yılda ülkemizde pandemi sonlandı, büyük bir deprem atlattık, birçok sosyal olaya şahit olduk. “Her şey çok değişti.” cümlesini çok önemli buluyorum. Her şey çok değişti, değişmeliydi. Değişmeli de zaten. Tüm bu şeylerin içinde ben de değiştim. Yaş aldım, bir şehirden başka bir şehre taşındım. İş değiştirdim. Yeni insanlar tanıdım. Öğrendiğim şeyler oldu. Hatalar yaptım. Tıpkı bunun gibi kitaplarımdaki yazar anlatıcıları da değişti. İlk kitabım daha çok geleneğe yaslanan, taşrayı gündemine alan geçmişe odaklanan ama orada kalmayan bir kitaptı. Şunu demek istiyorum bir dönem hikâyesi anlatsanız da aslında anlattığınız insanın hikâyesi. İkinci kitapla beraber şehre bakmaya başladım. Şehir dikkatimi çekti. İlginç geldi. Şehrin ne demek olduğunu anlamaya çalıştım. İkinci kitabım bu anlamda “göçebe kültürden yerleşik hayata” bir geçiş kitabı da. Son kitabım benim için aşılmaz bir dağı aşmak kadar kıymetli. Çünkü sabrımın sınırlarını test ettim. Saatler, günler harcadığım metinleri reddedebilmeyi öğrendim. Gözden çıkarmanın ne demek olduğu hissettim. Öykü anlayışımı “ince işçilik” üzerine bina etmeye çalıştım. Anlatıcının bakışını evrensel bir bakışa zorlamaya çalıştım.
Geçmişin izinde bugünün insanı
Atlar Aynaya Bakmaz’ın dünyasında dağ köyleri, kadim anlatılar ve unutulmaya yüz tutmuş inançlarla karşılaşıyoruz. Bu dünyayı bugünün okuruna yeniden anlatma ihtiyacınız nereden geliyor?
Geçmişi nostalji olarak görmüyorum. Yaşanan ve biten bir şey değil o. Zaman, algımızın dışında ilerliyor. Bizim için geçip giden şey eylemle bütünleşmeye onu tamamlamaya devam ediyor. Bu yüzden kadim anlatıların ve unutulmaya yüz tutmuş inançların tamamı bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Tonu, miktarı azalmış olabilir. Ya da bizim gündemimizde olmayabilir. Diğer yandan şunu unutuyoruz; geçmiş zaman insanı da insanlardan bir insandı. O da üzüldü. Kırıldı. Sevindi. İncindi. Onun da içinde büyük bir iştahla inanma güdüsü vardı. Gözünden yaş geliyordu. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İnsani yanlarımızın yaratılışımızdan bu yana korunduğunu düşünüyorum.
Öykülerinizde masalla gerçek, geçmişle bugün zaman zaman iç içe geçiyor. Bu sınırları bilinçli olarak mı belirsizleştiriyorsunuz?
Yazmanın bilinci derinlerde bir yerlerde. Düşünüp, kurgulayıp derinlere inmeye çalışıyorsunuz. Ama en azından ben yazarken bir matematik problemi gibi görmüyorum kurguyu. Bilincimi bir nevi uyuşturuyorum. Bilinçaltım harekete geçiyor. Metin tamamlandıktan sonra bilinçle yapmadığım şeyleri fark ediyorum mesela. Tabii masalı, mitolojiyi kullanma şeklim tıpkı zamanlardaki gibi bilinçli. Dün ve bugün arasında kurulan o köprünün somut olarak göz önünde olmasını istiyorum.
Kitapta meddahların ve sözlü kültürün izlerini hissediyoruz. Sözlü anlatının imkânlarını yazılı öyküye taşımak sizin için ne ifade ediyor?
Edebiyat bir çıkış arıyor. Modern, postmodern dönem istenilen etkiyi yaratabildi mi, tartışılır. Ama burada bir ırmak var. Sürekli geçmiş vurgusu ve “bakiye” izahı yapmak da istemem. Bu gerçekçi olmaz. Geçmiş de şimdi de gelecek de bir bütün zaten. Ancak sözlü kültürde kolektif bir etki var. Bu kolektif etki topluma göre şekillenen, ihtiyaç hâlinde revize edilen, yapılıp tekrar bozulan bir form oluşturdu. Yani bir talep var ve arz ona göre şekilleniyor. Bir nevi “okura görelik” ilkesi. Oysa ben bunu yapamam. Hiçbir yazılı metin de bunu yapamaz. Yazılı metinlerin evrenselliği birkaç büyük yazarın ellerindeyken sözlü kültürde halkın kolektif bilinci tuğla tuğla örülerek bina ediliyordu. Bu kültürü yeniden yorumlayabilmek benim için kıymetli. Çünkü akan bir ırmağın debisini kontrol etmekte zorlanabilirsiniz ama onun yatağını değiştirdiğinizde ortaya başka bir hikâye çıkacaktır.
Aynada görünmeyenlerin hikâyesi
Atlar Aynaya Bakmaz ismi kitabın dünyasını taşıyan güçlü bir metafor gibi duruyor. Bu kitap ismi sizin için ne ifade ediyor?
At gücün, asaletin sembollerinden biri. Asil insanlar da böyledir. Asaletleri gereği geriye, geçmişe dönüp bakmazlar. Orayla hesaplaşamadıkları için değil. Oradan bir hesap gütmedikleri için. Oysa benim karakterlerim güçlü değiller. Yenilmişler, örselenmişler. Dünya yorgunu çoğu. Onlar için bir ümit, bir şarkı, bir bağışlanma dilenerek bu ismi koydum aslında. Atlar Aynaya Bakmaz. Bakmamalı.
Bundan sonra nasıl bir yazar olarak yolunuza devam etmek istiyorsunuz? Yazarlık serüveniniz de bundan sonraki muradınız nedir?
Bundan sonra da yazmaya devam etmek en büyük muradım. Yazmak dışında elimden başka bir şey gelmiyor şu an. Yarın kendimi başka türlü anlatmanın yolunu bulabilirsem belki düşünürüm bunu. En başta kendim için yazıyorum. Kendimi iyileştirmek için. İlk sorunuza gelecek olursam sanırım etrafıma daha dikkatli bakmaya başladım. Daha durgun, daha sakinim. Olduğu gibi değil de anlamaya çalıştığım gibi yazmaya başladım. İlk kitaplar pür heyecan barındırıyorlar. Heyecanlanmak çok güzel bir duygu ama tek başına hata yaptırıyor. Yanına sabrı, çalışmayı, düşünmeyi, gözden çıkarmayı, adanmayı ekleyerek ilerlemek en büyük muratlarımdan biri. Çünkü hikâye her zaman devam edecek.
Yorum Yaz