Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
29 Ağustos günü Üsküdar Şakirin Camii’nin avlusunda Ali Haydar Haksal’ı ebedî menziline uğurlarken, bir yazarın ardından toplanmış olmanın ötesinde, aslında, Türk edebiyatında gittikçe azalan bir insanlık ve çalışma biçimine de veda ettik. Çünkü o da tıpkı önden giden ustaları gibi kitaplarıyla olduğu kadar, kitapların yazılabildiği iklimi koruyarak var olmuş isimlerden biri idi. Edebiyatı şahsî bir yükselişin aracı saymayan, dergiciliği görünürlük üretme işi olarak görmeyen, sözü ve insanı birbirine emanet eden uzun bir nöbet olarak kavrayanlardandı.
Ardında öyküler, romanlar, denemeler, incelemeler ve dergilerden oluşan geniş bir külliyat bıraktı.
Fakat onun asıl mirasını yalnızca eser adlarını sıralayarak kavramak güçtür. Bu miras, metin ile hayat arasındaki mesafeyi olabildiğince daraltan bir edebiyat ahlâkında saklıdır. Haksal’ın yazı masasındaki titizliğiyle insan ilişkilerindeki mahcubiyeti aynı kaynaktan beslendi. Edebiyat ortamının rekabet ve gösteri baskısına karşı kendi sükûnetini koruyan biri oldu ömrü boyunca…
Ali Haydar Haksal’ın ardından yazmak, yalnızca bir hikâye yazarını anmaktan çok daha farklı bir anlama gelir. Aynı zamanda bir derginin nasıl ocak, bir editörün nasıl yol arkadaşı, bir edebiyat çevresinin nasıl hafıza olabileceğini yeniden düşünmemiz anlamını da taşır.
Dergi odasında kurulan zaman
Bugün edebiyatın dolaşım hızı arttıkça metinlerin ömrü kısalıyor. Yazar, eserinden önce görünür olmak zorunda bırakılıyor. Ali Haydar Haksal’ın hayatı ise bunun tam karşısında, ağır işleyen ama kalıcı bir zamanı temsil ediyordu: Okumaya, beklemeye, tashih etmeye, bir gencin ilk metnindeki imkânı sezmeye ve bütün bunları kendinden söz ettirmeden yapmaya dayanan bir zaman…
Onun adı anıldığında zihinde beliren ilk mekânın Yedi İklim Dergisi olması boşuna değildir. Mart 1987’de Osman Bayraktar, Mustafa Çelik ve Âlim Kahraman’la birlikte başlayan bu yayın yürüyüşü, 1980’lerin kültürel parçalanmışlığı içinde yalnızca yeni bir dergi çıkarmak anlamına gelmiyordu. Yedi İklim, önceden açılmış bir düşünce ve edebiyat yatağının devamında duruyordu: Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşad’dan Büyük Doğu’ya, Diriliş’ten Edebiyat ve Mavera’ya uzanan yerli tefekkür çizgisinin, 1980 sonrasındaki yeni seslere açılan menfezlerinden biriydi. İlk döneminde yirmi dört sayı yayımlandı; kısa bir aradan sonra başlayan ikinci dönemiyle de kesintisiz bir edebiyat hafızasına dönüştü.
Haksal’ın dergiciliğinin asıl değeri, geleneği korunacak bir eşya gibi camekâna yerleştirmemesinde ortaya çıkar. Yedi İklim’de gelenek, yeni metinlerle sınanan canlı bir dil ve duyarlık alanıdır. Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Nuri Pakdil’in ve Mavera çevresinin açtığı istikameti gözetirken, o istikamette yürüyecek gençlerin kendi seslerini bulmalarına da yer açmıştır.
Bir derginin kuşaklar arasında kurabileceği en sahici bağ budur: Öncekilerin gölgesini büyütmek yerine sonrakilerin ışığa çıkabileceği açıklığı korumak...
Dikkatli bir ağabeylik…
Kâmil Eşfak Berki, İlhan Kutluer, Hasan Aycın, İbrahim Usul, Ali Göçer ve daha birçok ismin emeğiyle genişleyen çevre, zaman içinde yalnızca usta imzaların buluştuğu bir yayın olmaktan çıktı. İlk şiirini, ilk öyküsünü, ilk eleştirisini getiren gençler için bir edebiyat mektebine dönüştü. Haksal’ın bu mektepteki konumu, ders veren bir otoriteden çok, metnin başında bekleyen dikkatli bir ağabeylikti. Yazının eksiğini gösteren, fakat yazarın hevesini incitmeyen; geleneği hatırlatan fakat genç kalemi taklide zorlamayan bir editörlük…
Dergiciliğin görünmeyen kısmı tam da budur: Yayımlanmayan metne ayrılan vakit, düzeltilen bir cümle, açılan bir kapı, yıllar sonra hatırlanan kısa bir konuşma…
Bugün editörlük çoğu yerde metin trafiğini yönetmeye, dergicilik ise periyodik içerik üretmeye indirgenirken Haksal’ın sürdürdüğü anlayış daha da belirginleşiyor. O, hiçbir zaman dergiyi basılı sayfaların toplamı olarak görmedi. Etrafında bir dil ve davranış terbiyesi oluşan müşterek bir mekân saydı. Bu sebeple Yedi İklim’in tarihi, yalnızca sayıların ve özel dosyaların tarihi olarak okunamaz. Yedi İklim, birbirini okuyan, birbirinin yükünü alan, edebiyatı kişisel ikbalin ötesinde ortak bir sorumluluk kabul eden insanların tarihi oldu aynı zamanda. Haksal bu tarihin vitrininde durmak yerine, mutfağındaydı. Onu ‘nöbetçi’ kılan da tam olarak buydu.

Görünürlük ekonomisine yenilmedi
Onun kuşağı için dergi çıkarmak, düşünceyi kâğıda geçirmekten daha fazlasıydı. Dergi bir çevre, bir karşılaşma düzeni, bir süreklilik iradesiydi. Matbaa borcundan posta paketine, tashih masasından genç bir yazarla yapılan uzun konuşmaya kadar görünmeyen emeklerin toplamıydı. Haksal, ticaret hayatıyla edebiyatı yıllarca yan yana sürdürürken bu emeği bir meslek gösterisine çevirmedi. Dergicilik onun elinde, bir başkasının sesinin duyulması için kendi sesini geri çekebilme erdemine dönüştü.
Belki bugün en çok bu tavrı kaybediyoruz. Edebiyat alanı, görünürlük ekonomisinin baskısıyla daha hızlı hüküm veren, daha çabuk tüketen, dostluğu bile dolaşıma sokulabilir bir değere çeviren bir yapıya bürünüyor. Oysa Haksal’ın kırk yıla yaklaşan dergi nöbeti, edebiyatın yalnız yetenekten ibaret olmadığı; sabır, sadakat ve başkasının emeğine gösterilen ihtimamla da ayakta kaldığını hatırlatıyor. Büyük eserler kadar o eserlerin doğabileceği sessiz odalara, uzun soluklu dergilere ve karşılık beklemeden çalışan insanlara da ihtiyacımız var.
Görev vedasıyla bitmedi
16 Mayıs 1951’de Hasköy/Yayladere (Bingöl)’de başlayan ve 28 Ağustos 2026’da Üsküdar (İstanbul)’da tamamlanan yetmiş beş yıllık ömür, dışarıdan bakıldığında öykü, roman, deneme ve incelemelerle, gazete yazıları, ödüller ve dergi sayılarıyla anlatılabilir. Fakat Ali Haydar Haksal’ın hayatını asıl birleştiren çizgi, bütün bu alanlarda koruduğu kalp hizasıdır. Yazdığıyla yaşadığı, savunduğuyla yaptığı arasına mümkün olduğunca az mesafe koydu. Onu tanıyanların ısrarla hatırladığı mütevazılık, bu yüzden bir kişilik ayrıntısı olarak görülemez, edebiyat anlayışının parçasıdır.
Bir yazar öldüğünde kitapları kalır; bir dergici öldüğünde ise başkalarının kitaplarında da yaşamayı sürdürür. Haksal’ın açtığı sayfalarda ilk kez görünen, onun dikkatinden ve teşvikinden geçen her isim, bu görünmez külliyatın bir parçasıdır. Yedi İklim’in raflarda duran ciltleri kadar, o odadan cesaret bularak çıkan gençlerin yazdıkları da onun emeğini taşır.
Edebiyat tarihleri çoğu zaman imzaları kaydeder. Oysa bazı insanlar, başkalarının imza atabilmesi için kâğıdı ve zamanı hazırlar. Haksal’ın büyüklüğü biraz da bu görünmeyen hazırlıktadır.
Bütün bu özelliklerinden yola çıkarak diyebiliriz ki, Ali Haydar Haksal’ın tuttuğu nöbet, ölümle sona ermiş sayılmaz. Gerçek nöbetler bir kişiden ötekine, bir dergiden başka bir dergiye, bir cümleden henüz yazılmamış başka bir cümleye devredilir.
Haksal, okurlarına edebiyatın yalnızca iyi metin yazmak olmadığını, iyi metnin doğabileceği iklimi korumak olduğunu da öğretti. Onun ardından yapılabilecek en doğru şey, bu iklimi bir hatıra nesnesine dönüştürmeden sürdürmektir. Daha dikkatli okuyarak, genç bir kalemin sesine daha fazla yer açarak ve sözü yeniden kalp hizasına getirerek…
Yorum Yaz