Dikkat dağınıklığına övgü

KİTAPLIK

Modern toplumlar, zihni aralıksız bir performans, kesintisiz verimlilik ve ölçülebilir çıktı cenderesine sokan sanayi ve dijital üretim mantığıyla biçimlendirir. Bireysel bilincin tek hatlı bir odağa zorlandığı bu düzende; zihnin avare dolaşımları, hedefsiz düşünme aralıkları ve odak kaymaları doğrudan patoloji kılıfına sokulur. Biyomedikal müdahalelerle ya da kişisel gelişim öğretileriyle acilen bertaraf edilmesi gereken birer işlevsizlik sayılır, bu özgür zihin sıçramaları. Oysa karşılaştırmalı edebiyat ve felsefî estetik uzmanı Marina van Zuylen, Bolca Dikkat Dağınıklığı (The Plenitude of Distraction) başlıklı çalışmasında bu egemen paradigmayı sarsıcı bir yapısöküme tâbi tutar. Van Zuylen; dikkat dağınıklığını zihinsel bir kusur sayan bakışı terk ederek, bu durumu insan zihninin dünyayla kurduğu esnek, yaratıcı ve estetik bakımdan zengin bir varoluş imkânı olarak kavramsallaştırır. Bu itirazın hangi topraktan çıktığını anlamak için yazarın kendi güzergâhına bakmak gerekir; van Zuylen’in cesareti, akademinin kalın duvarları ile hayatın gürültüsü arasındaki kurduğu bağdan beslenir.

Duvarların Dışındaki Akademi

Fransa’daki ilk eğitiminin ardından akademik yolculuğunu Amerika Birleşik Devletleri’nde sürdüren Marina van Zuylen, Harvard Üniversitesi’nde Rus edebiyatı alanında lisans, ardından karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisans ve doktora derecelerini kazanır. Harvard, Columbia, Princeton ve Paris VII gibi köklü kurumlarda dersler veren van Zuylen, 1997 yılından bu yana Bard College bünyesinde Fransızca ve Karşılaştırmalı Edebiyat Profesörlüğünü, aynı zamanda Fransız Çalışmaları Programı direktörlüğünü yürütür; 2023 yılından bu yana da kurumun ilk Clemente Beşerî Bilimler Kürsüsünü taşır. Yazarın akademisyenlik anlayışını seçkin kılan temel unsur, beşerî bilimleri elitist kurumsal duvarların dışına taşırmasındadır. Sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı yetişkinlere ücretsiz akademiyi ulaştıran Clemente Beşerî Bilimler Programı’nın Ulusal Akademik Direktörlüğünü üstlenen yazar, 2014 yılında Barack Obama’nın elinden Ulusal Beşerî Bilimler Madalyası’nı kabul ederken, teorik bilgisini kamusal adalet idealleriyle harmanlar. Van Zuylen’in araştırmaları; modernitenin gözden düşürdüğü ve marjinalleştirdiği kavramları (can sıkıntısı, yorgunluk, avarelik ve sıradanlık) felsefî birer direnç hattı olarak incelemesiyle özgünleşir.

Dikkat Fazlası Bozukluğu

Van Zuylen, çağdaş kültürün zihinsel krize koyduğu teşhisin sakatlığını açığa çıkarır. Toplumsal söylem aralıksız biçimde bir "dikkat eksikliği" salgınından şikâyet ederken, van Zuylen bireyin araçsal ve aşırı verimli bir odaklanma rejimine hapsedildiğini ileri sürer. Yazar, teşhisini Susan Sontag’ın kendi yaşam pratikleriyle özdeşleştirdiği "Dikkat Fazlası Bozukluğu" kavramıyla keskinleştirir. Tersine çevrilmiş bu teşhis, arızayı dikkatin kıtlığında aramayı bırakır; dünyanın fazlasına açık kalan zihni, verimlilik ölçütlerine sığmadığı için hasta ilan eden bakışı hedef alır. Sontag’ın seyahat ederken yazmayı askıya alıp çevresindeki sesleri, konuşmaları ve deneyim fazlasını içselleştirme tercihi; dikkatin yetersizliğinden yakınan mekanik çağa sunulmuş bir cevaptır.

Adderall ve Ritalin gibi kimyasal takviyelerin akademi ve iş dünyasında kitlesel bir performansa dönüştürülmesi, bilişsel biyopolitiğin somut bir tezahürüdür. Zihni nesnesiyle katı ve araçsal bir ilişkiye zorlayan bu durum, çevresel algıyı ve serbest çağrışım olanaklarını kurutur. Kimyasal takviyeyle sürdürülen bu "bedensizleşmiş odaklanma", zihni tecrübe edilmemiş alanlardan soyutlayarak onu güven verici bir otomatikliğe hapseder. Yazarın kimyasal takviyeye itirazı, emeğin bilişsel biçimiyle sanatın bilişsel biçimi arasındaki uçurumda netleşir: "Serbest zaman aktivitelerinin aksine, iş tek yönlüdür ve net bir amaca yönelir. Bu, ona güven verici bir otomatiklik kazandırır. Diğer yandan, sanat ve tiyatro ise beynin tecrübe edilmemiş alanlarıyla bağlantı kurarak daha fazla çaba ve tecrübesiz zihnin kolaylıkla ulaşamayacağı bir esneklik gerektirir." (s. 18). Ritalin’in vaat ettiği kesintisiz verim, tam da bu esnekliği tüketir: kayıt tutan bir aygıta dönüşen zihin, duygusal ve sanatsal genişliğinden peyderpey vazgeçer, dili rekâkete düşer.

Gezinen Zihnin Soykütüğü

Van Zuylen’in inşa ettiği savunma hattı; felsefe ve edebiyat tarihinin boşa harcandığı sanılan zamanları yücelten usta isimleriyle güçlenir. Düşüncelerinin rüzgârın keyfine göre sürüklenişinde benzersiz bir zarafet bulan Montaigne, konudan konuya atlayan Denemeler üslubuyla katı yöntemin kısırlaştırdığı bilinci sapmalar üzerinden yeniden yeşertir. Aynı sezgiyi bedene taşıyan Nietzsche, yürünerek doğmamış fikirlere güvensizlik duyarak aforizmayı adımın ritmine bağlar. Adımın açtığı aralığı felsefeye çeviren Bergson, eylem baskısı gevşediğinde gerçekliğin kaygıdan muarrâ, seyyâl katmanlarının açıldığını vurgular. Bu gevşemeyi kurmacanın merkezine koyan Proust ise iradenin gevşediği yerde hafızayı, kaldırım taşının düzensizliğine ve bir madlen kekinin aromasına emanet eder. Hafıza, katı odağın çözüldüğü o gizemli aralıkta konuşur.

Rousseau’nun Yalnız Gezerin Hayalleri’nde yücelttiği aylaklık, Cervantes’in anlatıyı ana yoldan saptıran zengin parantezleri, Dickens ve Eliot’ın detay bolluğu aynı estetik omurgayı besler; bu isimler için sapma, anlatının dokusunu kuran asıl hamledir. Sapmanın anlatıda taşıdığı bu değer, zihnin kendi iktisadında da karşılığını bulur. David Hume, atâletin zihni kendi yorgunluğundan koruyan hayatî işlevini "istirahat, uyku kadar önemli bir şeydir… aslında benliği pekiştirip odaklar" (s. 28) sözüyle biçimlendirir. Tembellik, ruhun hızlı yürüyüşünü yavaşlatarak bilinci kendi yorgunluğundan korur.

Bu hattın kökleri, kilisenin serin taş koridorlarına iner. Öğle vakti keşişin üzerine bir melâl gibi çöken ve yüzyıllarca günah sayılan acedia, Pieter Bruegel’in tasarlayıp Pieter van der Heyden’in bastığı Desidia gravüründe tembelliğin simgesi olarak damgalanır; van Zuylen bu uyuşukluğu aşırı zorlanmış dikkatin koruyucu tepkisi sayar. Keşişin gözü kutsal metinden ayrılıp pencerenin dışındaki dünyaya kaydığında yaşanan bir çöküş sayılmaz; monotonluğa karşı zihnin kurduğu en eski savunmadır. Kierkegaard, kasvetli bir felsefe dersinden konuşmacının alnında biriken ter damlasını izleyerek kaçar. Ford Madox Ford ise modernizmin parçalı algısını, insanın bedenen bir yerde bulunurken zihnen bambaşka diyarlarda yaşayabilme yetisiyle açıklar. Bu dört sahne, dağınıklığın teolojiden ironiye, oradan modern romana uzanan sağlam bir sicili bulunduğunu gösterir.

Kronometresiz Bir Bakış

Marina van Zuylen’in entelektüel güzergâhı, araçsal akılcılığa karşı sürdürülen tutarlı bir direniş hattını ifade eder. Monomania (Monomania: The Flight from Everyday Life in Literature and Art, Cornell University Press, 2005; Türkçeye çevrilmemiş) saplantılı tek bir fikre kapanmanın bedellerini tartarken, Bolca Dikkat Dağınıklığı gezinen zihni, varoluşsal bir imkân olarak sunar; Küçük Erdemlerin Övgüsü (Éloge des vertus minuscules; Türkçeye çevrilmemiş) ise gösterişsiz faziletlerin sükûnetini üstlenir. Bu kadro değişimi, yazarın hangi yöne doğru yürüdüğünü açık eder. Aşağıdaki tarihler kitapların yayın yıllarını gösterir; masaya çağrılan kalemler on altıncı yüzyıldan yirminci yüzyıla dağılır. Monomania’da (2005) söz Flaubert ile Canetti’ye verildi: sanatı uğruna hayatı feda eden, kitaplarının içine kapanıp orada yanan figürler. Bolca Dikkat Dağınıklığı’nda (2017) kürsü Montaigne, Nietzsche, Bergson ve Proust’a geçti; saplantının cenderesinden kurtulan, dolambaçlı yollarda kendini bulan gezgin bir zihin devreye girdi. Küçük Erdemlerin Övgüsü’nde (2023) çağrılan isimler Çehov ile Levinas oldu: sıradan hayatın küçük jestlerini ve başkasının yüzüne dönmüş sükûneti rikkatle yazan iki kalem. Saplantıdan gezinmeye, gezinmeden sükûnete uzanan on sekiz yıl, van Zuylen’in itirazının giderek yumuşayan üç tonunu duyurur. Yazar, okuyucuyu katı bir kutupsallığa zorlamaktan özenle kaçınır: "Mükemmel bir odaklanma ile başıboş düşünme arasında seçim yapmak zorunda değiliz. Yalnızca farklı bir şekilde aynı şeyleri yapmaya devam edebiliriz." (s. 32). Pencereden dışarı süzülen bakışın hangi epifaniyle buluşacağını kimse önceden kestiremez; van Zuylen’in bütün ısrarı, o özgür bakışın süresini hiçbir kronometrenin ölçmemesi gerektiği yönündedir.

Mehmet KIRTORUN
Mehmet KIRTORUN

Mehmet Kırtorun, İstanbul’da yaşayan bir yazar ve yöneticidir. İlgi alanları düşünce, kültür ve sivil toplum ekseninde şekillenir; çalışmalarını bu alanlarda üretmeye gayret eder. Sivil toplum alanın ...

Yorum Yaz