Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sanat yönetmeni, ressam ve fotoğrafçı Vahhab Ayhan: “Batı’daki güncel sanat tartışmalarının Türkiye’deki işlere doğrudan ölçü olarak uygulanması bir sorun. Kendi coğrafyamızın görsel hafızasını ve üretim biçimlerini yeterince dikkate almıyoruz. Oysa sanatın susmaya, beklemeye, tekrar etmeye ve kendi zamanını bulmaya da ihtiyacı var. Bir sanatçının her sergide kendini yeniden icat etmesi gerekmiyor.”
Hem bir sanat yönetmeni hem bir ressam hem de bir fotoğrafçı olarak sanat üretim yolculuğuna yoğun bir şekilde devam eden Vahhab Ayhan, Litros Sanat Gazetesi’nin yeni sayısında konuğumuz olarak sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Kendisiyle çalışmalarına ve sanata dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Söyleşimize geçmeden önce onu daha yakından tanıyalım: “İstanbul ve Bursa’da yaşıyorum. Zamanımın büyük bölümünü Tarlabaşı’ndaki Adam Mickiewicz Müzesi’nin civarında tenha bir yerde bulunan atölyemde geçiriyorum. Gerçi geceleri ateş yakan şairler yok ama yine de şairin anısının yarattığı hoş bir ambiyansın içindeyim.”
“Mesele bir sonuca ulaşmak değil”
Sanat sizin için ne demek, sanatın sizdeki karşılığı nedir?
Eski tanımlarıma baktım. Bazılarına “Ne tuhaf düşünmüşüm” diyorum. Bence bunda kötü bir şey yok. Hatta yarın bugün söylediklerim için de aynısını söylemek isterim. Bunun bir ilerleme ya da gelişim çizgisi olarak görülmesini istemem. Çünkü benim için düşünmek, sürekli ileriye gitmek değil; bazen aynı yere dönüp başka bir yerden bakabilmek... Mesele bir sonuca ulaşmak ya da kendimi yenilemek değil, bakışımı yeniden kurmak. Aslında sanatın kesin bir tanımını bulmaya çalışmıyorum; sanat hakkında kurduğum cümleleri sürekli sınıyorum. Bir düşüncenin peşinden gidiyor, sonra onun sınırlarını görmeye çalışıyorum. Bazen aynı yere dönüyor, bazen başka bir yerden bakıyorum ve her seferinde daha önce görmediğim bir ihtimal ortaya çıkıyor. Bu yüzden sanatı tek bir cümleyle tanımlamak bana zor geliyor. Çünkü “Sanat budur” dediğim anda başka bir ihtimali dışarıda bırakıyorum. Belki yapılması gereken, tek bir pencereden bakmak yerine bütün pencereleri bir arada görebilmek. Benim işlerim de biraz böyle: üst üste yığılmış katmanlardan oluşan ama sonunda bir bütün hâline gelen bir yapı.
“Merkezde resim var...”
Hem fotoğrafçı hem ressam hem de sanat yönetmeni olarak yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Bu eylemlerin ortak noktası nedir sizce sizin için?
Fotoğraf, resim ve sanat yönetmenliği birbirinden farklı alanlar gibi görünse de benim için birbirlerinden kopuk değiller. Aslında merkezde resim var. Fotoğraf, ışık, kompozisyon, perspektif ve kadraj gibi birçok şeyi resimden öğrendi; sinema da hem resimden hem fotoğraftan beslendi. Benim için resim bu alanların en kişisel olanı. Fotoğrafta bu bakış kadraja dönüşüyor. Sanat yönetmenliğinde ise bir senaryoyu ve başkasının hayal dünyasını görsel bir dünyaya dönüştürüyorum; mekânı, renkleri, dokuyu, eşyaları ve atmosferi kuruyorum. Yani orada yalnızca bir görüntü seçmiyor, görüntünün kendisini oluşturuyorum. Üçünde de temel mesele benim için aynı: bakmak, seçmek ve gördüğüm şeyi yeniden kurmak.
“Kendi görsel gramerimi oluşturmaya çalışıyorum”
Resim üslubunuzu bize nasıl anlatırsınız? Resimlerinizi bize nasıl tarif edersiniz?
Ben hiçbir şeyi örtmüyorum. Resimlerimi tarif ederken, önce çizgiden ve tekrarın kendisinden söz etmek gerekir. Eskiden çalışmalarımı daha çok “teşi” tekniği üzerinden anlatıyordum. Teşi, ipliği bükmek ve örmek için kullanılan geleneksel bir yöntem. Ben de bu hareketi tuvale taşıdım. Çok ince fırçalarla, neredeyse dikiş ipliği inceliğinde çizgiler çizerek tuvali adeta dokur gibi çalışıyorum. Bir dönem bu yaklaşımı “Teşizm” olarak da adlandırdım. Ama bugün benim için asıl mesele tekniğin adı değil; çizginin kendisi ve çizginin tekrar yoluyla zamanla kurduğu ilişki. Çünkü bir çizgiyi tekrar tekrar üretmek, yalnızca bir yüzey oluşturmak değil, zamanı da yüzeyin içine taşımak demek. Çizgi ve ip benim için belli bir topluma ya da kültüre ait semboller değil. Geometri gibi, insanlığın ortak hafızasında ve pratiğinde bulunan temel biçimler. Ben de çok basit ve herkesin bildiği bu biçimlerden yola çıkarak, çizgi ve tekrar aracılığıyla kendi yüzeyimi ve kendi görsel gramerimi oluşturmaya çalışıyorum.
“Sanatçı bir telefon markası değil”
Türkiye çağdaş sanat ortamı içerisinde sorunlu olarak gördüğünüz konular var mı?
Elbette var. Bence sorunlardan biri, sanat eserinin kendi niteliğinden çok, sanat dünyasının ondan beklediği şeyler üzerinden değerlendirilmesi. Sanatçıdan sürekli yeni bir şey üretmesi, değişmesi, görünür olması ve kendisi hakkında bir hikâye kurması bekleniyor. Oysa aynı mesele üzerinde yıllarca çalışmak, tekrar etmek ve derinleşmek de bir üretim biçimi. Bazen eserin kendisinden çok sanatçının kariyeri, görünürlüğü, hangi sergide yer aldığı ya da kimlerle ünsiyet kurduğu konuşuluyor. Batı’daki güncel sanat tartışmalarının Türkiye’deki işlere doğrudan ölçü olarak uygulanması da başka bir sorun. Kendi coğrafyamızın görsel hafızasını ve üretim biçimlerini yeterince dikkate almıyoruz. Oysa sanatın susmaya, beklemeye, tekrar etmeye ve kendi zamanını bulmaya da ihtiyacı var. Bir sanatçının her sergide kendini yeniden icat etmesi gerekmiyor. Sanatçı bir telefon markası değil.
“Beni durduran şeyleri fotoğraflıyorum”
Kendi çektiğiniz fotoğrafların konusu ne oluyor genelde? Nasıl fotoğraflar çekmekten hoşlanıyorsunuz?
Fotoğrafta belirli bir konuya bağlı değilim. Karşıma çıkan ve beni durduran şeyleri fotoğraflıyorum. Bazen bir insan, bazen bir mekân, bazen de kimsenin önemsemediği küçük bir nesne olabiliyor. Özellikle böyle küçük ve sıradan şeylerle ilgileniyorum. Fotoğrafını çekerken de baktığımı fazla belli etmemeye çalışıyorum. Hatta nesneye bile kendinizi fazla hissettirmemeniz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü müdahale ettiğiniz anda, fotoğrafın doğallığı değişiyor ve bir stüdyoda çekilmiş ürün fotoğrafına dönüşebiliyor. Benim hoşlandığım fotoğraf biraz daha farklı; baktığınızı belli etmeden bakmak, görmek ama rahatsız etmemek.
“Asıl mesele manipülasyon değil; niyet”
Fotoğrafta manipülasyona ve dijital dokunuş olaylarına nasıl bakıyorsunuz bir fotoğrafçı olarak?
Bu soru bana biraz politik bir soru gibi geldi. Çünkü fotoğrafın tarihi aynı zamanda manipülasyonun da tarihi. Fotoğrafı manipüle etmek için dijital müdahaleye gerek yok; kamerayı elinize aldığınız anda bir seçim yaparsınız. Neyi göstereceğinize, neyi kadrajın dışında bırakacağınıza karar verirsiniz. Hatta bazen fotoğrafta olmayan, fotoğraftaki kadar önemlidir. Benim için asıl mesele manipülasyonun olup olmaması değil, niyet. Fotoğrafçı bu seçimi neden yaptı? İzleyiciyi neye bakmaya, neyi görmemeye yönlendiriyor? Gökyüzünü Photoshop’la değiştirmekle kamerayı iki metre sağa koymak teknik olarak farklı görünse de ikisi de görüntünün anlamını değiştirebilir. Bu yüzden manipülasyon Photoshop’la ya da yapay zekâyla başlamadı. Manipülasyon, kameranın nereye konduğu anda başlıyor. Yapay zekâ sadece bu eski meselenin bugün daha görünür hâle gelmesini sağladı. Yani manipülasyon hep vardı. Bize gösterilmeyen kamera arkalarında gizli.
“Türkiye’de dekor anlayışı henüz tam oturmadı”
Bir filmi izlerken bir sanat yönetmeni olarak; zorlandığınız ya da rahatsız olduğunuz anlar oluyor mu?
Evet, oluyor. Özellikle Türkiye’de dekor anlayışının henüz tam oturmadığını düşünüyorum. Örneğin elektrik, su, doğal gaz faturasını ödemekte zorlanan bir berber ustasının evine giriyorsunuz; duvarlarda her yerde kalın çerçeveli tablolar var. Oysa bir sanat koleksiyonerinin evinde bile bazen bu kadar çerçeve görmezsiniz. Dekor bazen karakteri anlatmak yerine, “burada bir şeyler var” demek ve beyaz zeminde ışık-gölgeyle derinlik yaratamayan görüntü yönetmeninin kadrajını doldurmak için kullanılıyor. Dönem işlerinde de her şeyin kahverengiye dönüşmesi çok yaygın. Sanki renk paleti dönemi anlatmanın en kolay yoluymuş gibi kullanılıyor. Eskitme için kullanılan pazaralman, yani ceviz kabuğu neredeyse her şeyde kullanılıyor. Ben de kullanıyorum. Çünkü yıllardır yapım ve yönetmenlere böyle bir anlayış dayatılmış. Kahverenginin dışındaki her şey yeni kabul ediliyor.
“Kendi yaşamlarına odaklanmalarını söylerim”
Genç sanatçılara neler söylemek istersiniz?
Genç sanatçılara öncelikle kendilerine ve kendi yaşamlarına odaklanmalarını söylerim. İlgilendikleri her konunun evveliyatına baksınlar ama mümkün olduğunca kendilerine ait olanın peşinden gitsinler. Çünkü sanatçı için en değerli şeylerden biri, yaptığı işle kendi hayatı arasında gerçek bir bağ kurabilmek. David Lynch’in resimlerini anlatırken çocukken arkadaşlarıyla bahçede oynadığı şeylerden söz etmesi ya da Anselm Kiefer’in ahırındaki samandan bahsetmesi gibi. Bunlar çok basit ve kişisel şeyler ama tam da bu yüzden değerliler. Başka yerlerde hazır cevaplar aramak yerine, kendi hayatlarında neyin onları durdurduğuna ve neyin ilgilerini çektiğine bakmalarını öneririm.
Yorum Yaz