Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Şehrin tarih kokan bir sabahında Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’nın tozlu rafları arasında genç yaşlı ama ortak noktası edebiyat olan meraklı okurları dolaşmıştır. Eski kitapların kokusu, tavandan süzülen zayıf ışık huzmelerine karışıyorken kendi sesini bırakır bu şehrin başka yüzleri. Cerrahî tarikatının Sahaflar Şeyhi olarak anılan Muzaffer Ozak, dükkânının kalabalığı arasında hangi okuru fark edip sıcaklıkla seslenmiştir acaba: “Gel bakalım.” Sahaf dükkanları kültürel alışveriş, karşılaşmalar, sessizlik duraklamalarının mekanıdır. Kalabalığın arkasında başka bir merakın ve dikkatin gözdesi Sahaflar Çarşısı, İstanbul’un entelektüel hafızasını nesiller boyu besleyen bir iç mekân olarak varlığını sürdürürken şehrin başka bir sesini taşır. Sessizce soluklandığımız pasaj arası bir çay ocağı, ya da bir kitapçı bazen bir pastane kıyı bucak kendimizi arama hikayemizi hatırlatır bize. Mekanın kısık sesli mahfillerini tercih etmek, şehrin hafızasına eşlik ederek kendi sesimizi açmak ve kendimizi de duymaktır aslında. Bu anlamda İstanbul’un sayısız durakları vardır.
Sahaf dükkânları ve pasajların iç sesi
Sahaflar Çarşısı’nın vakur sessizliği içinde gezinirken, insan geçmişi ve zamanın salınımını kitap sayfalarının hışırtısıyla işitiyor. Bu çarşı, Osmanlı’dan bugüne kitap meraklılarının ve yazarların uğrak noktasıydı, belli dönemlerde oldukça hareketliydi de tabii. Öyle ki 1950’lerde hatıralarda, Sahaflar’da Ece Ayhan ve İlhan Berk gibi edebiyatçı simalarına rastlamak mümkün şairler ve yazarlar eski kitapların peşinde bu dükkânlarda toplanırdı. Tozlu ciltler arasında fısıldaşan müşteriler, tezgâhtarlardan çok birer dost gibi karşılanan müdavimler… Huzur romanının Mümtaz’ı Sahaflar Çarşısı’ndaki gezisi şöyle aktarılıyordu :"O bu yolu öteden beri severdi. Báyezid Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahhaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günler ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi.” Hangi yol ayrımında hangi pasaja kıvrılmıştır, nerede soluklanmıştır başka acaba? Bütün bu unsurlar, İstanbul pasajlarının ve sahaflarının kendine özgü iç sesini oluşturur. Pasajların kuytularındaki çay ocaklarında kaşık sesleri ve alçak perdeden sohbetler, şehrin bu sessiz hafızasının bir parçasıdır.
Beyoğlu’nda pasaj denince akla elbette hemen Çiçek Pasajı geliyor. 19. yüzyıldan kalma bu görkemli pasaj, avizesinin altında her akşam art nouveau sütunlara yaslanarak muhabbete dalan insanlarıyla ünlüdür. Yüksek tavanlarına rağmen içeride uğultular yumuşar; çatal bıçak sesleri ve kahkahalar, geçmişin sararmış fotoğraflarından fırlamış gibidir. Biraz ilerideki Hazzopulo Pasajı daha sükûnetli bir iç avlu sunar: Küçük bir çay ocağının demli kokusu merdivenlere sinmiş, sessiz bir gezgin ya da öğrenci belki köşede defterine dizelerini karalıyor. Asmalımescit civarındaki Aslıhan Pasajı’nda her dükkân bir sahaf; raflar tıka basa eski kitapla doludur ve koridorlarında bir okur için yalnızca sayfaların çevrilme sesi duyulur. Bu pasajların her birinde İstanbul’un farklı bir yüzü, farklı bir zamanı yaşar. İlhan Berk, İstanbul’a adadığı şiirlerinde Pera’nın bu tarih katmanlarını dile getirir. Bir şiirinde “Beyoğlu’yum ben, rüzgârlar, öğrenciler, yağmurlar kadar eski; dünyanın ilk günlerinin ilk sakinleri gibi eski” diye seslendirir sokaklarını. Gerçekten de Beyoğlu’nun pasajlarında gezinirken duvarlar, tabelalar ve mozaik zeminler, dünyanın ilk günlerinden kalma bir hatırayı fısıldar gibidir.
Küllük Kahvesi: Beyazıt’ta edebî bir mahfil
Beyazıt semtinin bir diğer sessiz hafızası, ünlü Küllük Kahvesi’dir. Beyazıt Camii’nin bitişiğinde, avlusunun kuytu bir köşesinde yer alan bu mütevazı kahvehane, 1930’lardan 50’lere İstanbul edebiyat çevresinin kalbinin attığı mekândı. “Bu bir kahvedir; Beyazıt’ta meydanın sağ tarafında, içerlek bir şey. Oraya Küllük derler” diye yazar Tarık Buğra, Küllük’ün geniş bahçesini ve ıhlamur, akasya, kestane ağaçlarının gölgesini tasvir eder. Üniversite’ye, kütüphanelere ve sahaf çarşısına yakınlığı sayesinde Küllük, şairlerin, romancıların, gazetecilerin uğrak yeri olmuştu. 1940 kuşağından hemen her edebiyatçı burada boy göstermiş; sohbetler, münakaşalar sabahın ilk ışıklarına dek sürmüştür. Bu muallimler bahçesi diye de anılan mekânda Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Asaf Hâlet Çelebi, Mustafa Şekip Tunç gibi isimler müdavimdi. Küllük’ün diğer gediklileri arasında Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Nurullah Ataç, Sait Faik Abasıyanık, Orhan Veli Kanık gibi edebiyat devleri de sayılırdı. Bu isimlerin her birini bir araya getiren Küllük’ün demli çay eşliğindeki hararetli tartışmaları, dönemin dergilerine, şiirlerine de yansımıştır bu kahvehane, edebiyat tarihimizin kolektif hafızasında unutulmaz bir iç mekândır.
Küllük Kahvesi’nin ortamında, kahve fincanlarının, çay bardaklarının sesine karışan edebî sohbetler, İstanbul’un entelektüel birikiminin o dönemki yankılarıdır. Necip Fazıl bir yazısında Küllük’ü “her cinsten, sınıftan, mezhepten, zevkten insanın doldurduğu, bir mahşer yeri” diye betimlerken aklıma Salah Birsel geliyor. Şehrin sessizliğinde ne güzel seslere tanık olmuşlar.
İstanbul’un kütüphaneleri: Hafızanın mabedleri
Elbette uzun saatler geçirdiğimiz, hatıralar biriktirdiğimiz İstanbul’un kütüphaneleri, sessizliğin ve tarihi belleğin en yoğun hissedildiği iç mekânlar. 1884 yılında kurulan Beyazıt Devlet Kütüphanesi (ilk adıyla Kütübhâne-i Umûmî-yi Osmânî), Beyazıt Camii külliyesinin bir parçası halinde günümüze kadar geliyor. Osmanlı’nın son döneminden bugüne kesintisiz faaliyet gösteren bu kütüphane, yüzyıllar boyunca kitapların ve okurların sığınağı, sesler yumağı adeta. Abdülhamid devrinde kurulduğunda, dönemin aydınları bu kütüphaneyi bir milli hafıza merkezi kılmak arzusundaydı. Nitekim kısa sürede nadir eser koleksiyonları, bağışlanan yazma kitaplar ve eski harfli gazeteler burada toplanmış, Beyazıt Kütüphanesi gerçek bir hazineye dönüşmüştür. İçerde bu hazinenin birikmesi bambaşka bir sestir.
Kütüphanenin ana okuma salonuna adım attığınızda bugün bile tarihi atmosfer korunur. Yüksek tavanlı, kubbeli salonda yankılanan tek ses, kalemlerin kağıt üzerinde gezindiğinde çıkardığı hafif hışırtı ya da uzak masalarda fısıltıyla danışan öğrencilerin sesi. Burası, dışarıdaki İstanbul ne kadar gürültülü ve hareketliyse, o denli sakin ve zamansız bir vaha gibi. Sessizliğin bilgiyle harmanlandığı bu özel iç mekân, hafızanın mabedi tanımını getiriyor akla. Modern zamanlarda Beyazıt Kütüphanesi restore edilip teknolojik imkânlarla donatılırken, Taksim’deki Atatürk Kitaplığı da şehrin hafızasını devralan önemli bir merkez olmuştur. İlk olarak 1924’te Şehremaneti (Belediye) Kütüphanesi adıyla temeli atılan bu kurum, 1981’de bugünkü modern binasına taşınıyor. Mimar Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı altıgen kubbeli yapı, bir tepeden Boğaz’ı seyrederek bilgi biriktirir halde yükselir bu kütüphane binası, geleneksel mimarinin motiflerini çağdaş çizgilerle birleştiren mimarisiyle de dikkat çeker. Geniş cam pencerelerinden Taksim’in ve Boğaz’ın manzarası seçilirken içeride çalışmanıza odaklanmak sükuta çıkarıyor insanı.
Atatürk Kitaplığı’nın okuma salonuna girdiğinizde, mermer zemin üzerinde adımlarınızın yankısı hemen rafların arasında erir gider. Üst katındaki piramit biçimli cam kubbelerin süzdüğü gün ışığı, kitapların üzerine adeta bir vitray pencereden geçercesine düşer. Dışarıda Taksim’in kalabalığına karşılık kütüphanenin içinde sessizce çalışan insanların varlığı, İstanbul’un sessiz hafızasını temsil eder. Şehrin gizli kalmış birçok kütüphaneleri de sessizliğin içinde koca bir tarihin yükünü taşıyorlar. Üsküdar’daki halk arasında Kuşkonmaz Camii diye bilinen Şemsi Paşa Camii’nin bitişiğindeki minik kütüphane buna güzel bir örnek. Mimar Sinan’ın inşa ettiği bu zarif caminin hemen yanında yer alan kütüphane odası, Boğaz kıyısında kuşların bile konmadığı (rivayete göre rüzgâr nedeniyle) bir mekânda, geçmişten bu yana burayı uğrak noktası kılan kişilerin ruhuyla birleşiyor insan. Kuşkonmaz Camii Kütüphanesi, ahşap dolaplarında el yazması eserler barındıran, yüksek tavanlı fakat tek odalı bir nadide. İçeri giren, sandalyeye oturup da eski bir kitaba daldığında, dışarıdan gelen dalga sesleri dahi sessizce uzaklaşıyor. Bu tür tarihi kütüphanelerde şehrin kısık başka bir sesi açılıyor, duyuyorsunuz. Üsküdar denince bir de modern zamanın araştırma kütüphanesi İSAM’ı (İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi) anmamak olmaz. Burası onca yazarın daha çok akademisyenin dış sesleri bastırıp kendi zihinsel iç seslerini açtıkları içerideki atmosferiyle klasik kütüphane ruhunu yaşatır. Ciltler dolusu koleksiyonuyla bu kütüphane de İstanbul’un hafızasına katkı sunan eski yazma eserlerden modern akademik çalışmalara uzanan zenginliğiyle çalışırsınız.
Hafızanın şehri: Zamanın içinde İstanbul
İstanbul’un pasajları, sahafları, kahvehaneleri ve kütüphaneleri tüm bu iç mekanlar bir büyük şehrin iç dünyasını meydana getiriyor. Dışarıda kalabalığın, trafiğin, martı seslerinin hüküm sürdüğü İstanbul, bu kapalı mekanların eşiğinden geçtiğimizde bambaşka bir surete bürünüyor. Pasajın kapısından içeri adım atınca günümüzün telaşı geride kalıyor. Atlas Pasajı’nın loş koridorunda geçmiş zaman İstanbul’u karşılıyor sizi. Bir kütüphanenin ağır kapısını araladığınızda ise şehrin yüzyıllardır biriktirdiği bilgi ve hatıra deniziyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu sessizlik içinde nasıl güçlü bir ses bu. Ahmet Hamdi Tanpınar, İstanbul’u “şiirden, sanattan, muaşeretten dine kadar her şeyde payı olan, bizim hakikî ruh mimarımız” diye tanımlıyor. Bir pasaj içindeki eskici dükkanında bulunan antika bir saatin tıkırtısı bize zamanın geçişini anlatırken, Beyazıt Kütüphanesi’nin duvar saatinin sarkacı belki de aynı ritmi farklı bir tonda çalıyor. Yani İstanbul’un sesi, bazen sessizlik: Kapalı alanların, iç mekanların derin sessizliği… Bu sessizlikte, geçmişle gelecek konuşuyor.
İstanbul’un sessiz derinlikleri, şiirlerde ve romanlarda daima yer buluyor. Tanpınar, Huzur romanında İstanbul’da zamanın iç içe geçmiş katmanlarını anlatırken, bir yandan da sessizliğinin insan ruhunu nasıl dinlendirebildiğini hissettirir, hatırlatır. Sonuçta, Beyoğlu pasajlarından Üsküdar’daki kütüphanelere uzanan bu sessiz mekanlar zinciri, İstanbul’un kolektif belleğini bugüne taşır. Pasajların kuytu çaycıları, sahafların tozlu rafları, kütüphanelerin loş okuma salonları -hepsi şehirde zamansız bir ada gibidir. Dünü, bugünü ve yarını bir arada barındırır. İstanbul herkesi ve her şeyi kucaklayan bu mekanlarda kendi ruhunu inşa etmiş, biz İstanbulluları da dönüştürmüştür. “Şiirden, sanattan, muaşeretten dine kadar her şeyde İstanbul’un payı vardır. O bizim hakikî ruh mîmarımızdır” sözleriyle Tanpınar’ın işaret ettiği gibi, İstanbul’un iç mekanlarını sevmek ve onların sesine kulak vermek, aslında bu şehre ruhumuzu teslim etmektir. Biraz da İstanbul’a daha içeriden yaklaşmak, turist kalabalıklığı ya da popüler mekan avcılıktan öte kendine sığınacak sessizlikler aramaktır. Bir pasajın loş ışığında yahut bir kütüphanenin sessiz köşesinde, İstanbul bize kendimizi duyurur ve bu ses şehrin sessiz hafızasında sonsuza dek yankılanır.
Yorum Yaz