Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sabah uyandık. Güzel bir yola çıkmaya hüküm giydik. Eşimle bir bayram sevinci vardı sanki üzerimizde. İstanbul’da bir yerden uzak bir yere gitmek gerçekten hüküm giymek kadar sert olsa da çok daha yumuşak nidalar ve notalarla buluşacak olmanın heyecanını duyuyorduk. Bir yılı geride bırakıyorduk. Bu bir hüzün sebebi mi? Yoksa geçmiş yılı geride bırakmanız yeni bir yıl için umut beslemenize mi sebep oluyor? Yılın son günlerinde bu sorgulamaların daha fazla olduğu bir dönem. Kültür sanat alanında 2025’ten 2026’ya göre bir miktar umut ve daha fazla üretimle geçtiğini söylersek yanılmayız. Bize de umut ettiren 2025 yılının son günlerinde gerçekleşecek olan Fazıl Say’ın ‘Mozart ve Mevlana’ konseriydi. Dünya gözüyle Fazıl Say’ı dinleyecek olmak önemliydi ama Mozart ve Mevlana’yı bir sahnede buluşturan enerjinin nereden çıktığı sorusunun peşine düşmek daha mühimdi sanki.
Fazıl Say hangi kültürel iktidarın parçası?
Fazıl Say hangi kültürel iktidarın bir parçası diye düşünüp müziğini ona göre dinleyen ciddi bir kitlenin olduğunu görüyor ve düşünüyorum. ‘Kültürel İktidar’ kavramı son yıllarda sık sık kullanılıyor. Bu kavramın kullanılmasında sorun yok ama bu kavramın kullanılış tarzında çok fazla problem olduğunu düşünüyorum. “İktidara geliniyor ama kültür sanat anlamında muktedir olamıyorlar.” Problem içeren ve birçoğunun zihninin altında yatan köhneleşmiş cümle tam anlamıyla bu. Biz bu problemi ilk önce doğru tanımlar yaparak aşma yoluna gidebiliriz. Doğru tanımlanamayan bir kültürel iktidar meselesi bizim büyük paradokslarımızla birlikte ölü doğarlar. Yıllar önce Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Fazıl Say’ı konserde ayakta alkışladığında bir sürü paradoksu birilerinin zihninde öldürmüştük mesela.
Ben biraz kullandığımız kavramlara da takılıyorum açıkçası. Hangi kültürün iktidarına gelemedik? Hitlerin Nazizminden kaçan Frankfurt Okulu temsilcilerinin Kültür Endüstrisi kavramını ele alış biçimini ve günümüze yeniden yorumunu tartışırsak bu tartışma da bize önemli bir kapı aralar. Kültürel anlamda iktidar olacak olan sadece herhangi bir zümre midir? Ülkemizin bin yıllık dokusunu eli yüzü düzgün şekilde tasvir eden sanat eserleri bizim kültürel bağımsızlığımızı diri tutamazlar mı? Bu eserler bizi uluslararası anlamda iktidara taşıma aracı içerisinde olamazlar mı? İktidarda olmak artık dünyaya bizim kültürümüzün kafa tutması anlamında anlaşılmayacak mı? Bu soruları kendimize sormalı ve tartışmalıyız diye düşünüyorum.
Yunus Emre mi büyük Türkiye mi?
Yerli ve milli sanat arayışı ya da olgusu kültürel bağımsızlığın önemli bir parçasıysa yaptığı sanatıyla dünya üzerinde parmakla gösterilen sanatçımız Fazıl Say’ı nereye koyacağız? Fazıl Say’ın herhangi bir yere koyulma ihtiyacı olmadığını düşünüyorum elbette. Fakat üretilen sanatın ülkemizin bağımsızlığı için ciddi bir önemi var. Fakat Fazıl Say ve arkadaşlarının vermiş olduğu bağımsızlık savaşının farkında mısınız? Bir örnekle açıklamak isterim. İngiltere Başbakanı Churchill’e İngiltere mi büyük Shakespeare mi büyük diye bir soru sorulur. Churchill’in de Shakespeare daha büyük dediği anlatılır. Churchill’in cevabına herkes şaşırır. Biz de şöyle sorsak Yunus Emre mi büyük Türkiye mi? Mevlana mı büyük Türkiye mi? Yunus Emre Türkçenin edebiyattaki büyük kurucusu olarak bilinir. Türkiye yeni bir Yunus Emre çıkaramayabilir fakat Yunus Emre’nin felsefesiyle yeni bir Türkiye kurulabilir. Mevlana Celaleddin Rumi Anadolu irfanı ve hoşgörüsünün en büyük karakteri olarak gösterilir. Mevlana’nın kültürel dokusu da yeni bir Türkiye kurabilir.
Bugünün Amerikan pragmatikliğiyle baktığımızda Mevla’nın Türkiye’den olan büyüklüğü anlayamayız. O felsefeyle baktığımızda da Vivaldi’ye, Dede Efendi’ye, Itri’ye, Shakespeare’e, Kel Hasan Efendi’ye, Yunus Emre’ye haksızlık etmiş oluruz. Itri’nin günümüz iklimine yüzyıllar öncesinden hizmet etmesi tam olarak kültürün tanımı gibi duruyor. Kümülatif olarak ilerleyen kültür 500 yıl sonrasına iz bırakan bir renk sunuyor bize. Yüzyıllar sonrasına bırakacağımız enfes renkler için Fazıl Say’ı dinlemek istedik diyebilirim.
"Mother Earth" ile bir müzik uyarısı
Volkswagen Arena’ya bir klasik müzik konseri sebebiyle gittiğim için nasıl olacağını merak ediyordum. Ciddi bir araç trafiğinden çıkıp sonunda kendimizi salona atabildim. Binlerce müzikseverin Arena’yı doldurmuş olmasına çok sevindim ve bu durum beni heyecanlandırdı. Konserin konsepti biraz farklıydı. Sanatçının, iklim krizini önlemek için dramatik bir uyarı niteliğinde bestelediği piyano konçertosu "Mother Earth", Türkiye prömiyeriyle Fazıl Say’ın yorumu ile seslendirildi. Şef Nil Venditti yönetimindeki Fazıl Say Festival Orkestrası da bu özel esere eşlik etti. Sanatçının izini konsere başlar başlamaz gördüm. Say, tüm dünya halklarına protest bir klasik müzik eseri sunmuş. Eserde sanatçının bizimle dertleştiğinin o kadar farkındaydım ki keşke ben de bir enstrümanla cevap verebilseydim diye düşündüm ama eser nefessiz bir kompozisyon sunuyordu bize. Türkiye’de yaşayan bir müzikseverin ölmeden önce yapması gereken eylemlerden birini Fazıl Say konserine gitmek olarak not almalıyız.
Mozart’ın Requiem’ini Fazıl Say tamamlasın!
Fazıl Say mikrofonu eline aldı ve konserin temasından bahsetmeye başladı. Mozart koca koca eserler üretmiş bir dahi olarak ölümünden 3-4 gün önce bile beste yapıyormuş. Mozart Requiem adlı eserini öldüğü gün dahi yazmaya çalışmış fakat bitirememiş. Bu durumlar Amadeus adlı filmden ve tiyatro oyunundan bilinebilir. İsviçre ve Almanya'daki müzik camiası bu bitmemiş esere Fazıl Say’ın bir ek yazmasını talep etmişler. Bu durum açıkçası benim göğsümü kabarttı. Mozart’ın Requiem’ini Fazıl tamamlasın denmesi müthiş detay. Fazıl Say: “Mozart’ın Requiem eserini tamamlamayı unutun. Kimse Mozart değil ve olmamıza da gerek yok. Mozart’ın bitiremediği eseri biz bitiremeyiz. Fakat kendi müzik dilimle; günümüzün, sosyolojisi, politikası, konjektürü ve dünyanın içerisinde bulunan koşullar göz önünde bulundurularak ve eserin temalarından yola çıkarak yeni bir parça yapılabilir. Bu fikri çok iyi buldular. Ne iyi temsil eder diye düşündüm. Koro ve solistler var. Nazım Hikmet etmez dedim. Mevlana Doğu’nun yüksek kültürünü çok iyi temsil eder.”
Fazıl Say’ın bu cümleleri ve önerileri bu toprakları temsil etmesi açısından çok güçlü bence. Fazıl Say Mozart’ın orkestrasına ney ve kudüm eklenmesi gerektiğini düşünmüş. Mevla’nın öğretilerini çok zamansız bulduğunu ve 500 sene sonrasına da miras olduğunu söyledi. Müziğin dâhisi Mozart, Doğu’nun büyük düşünürü Mevlana ve biz insanları bir araya getirdiler.
Şef Nil Venditti ve koro şefi Volkan Akkoç yönetiminde; soprano Görkem Ezgi Yıldırım, mezzosoprano Ezgi Karakaya, tenor Mert Süngü, bas Burak Bilgili, ney sanatçısı Burcu Karadağ, kudümde Aykut Köselerli ve Fazıl Say Festival Orkestrası & Korosu sahne aldı. Şef Nil Venditti’nin sohbetini de biraz dinledik. Çok tatlı bir Türkçeyle konuştuğunu, özel bir sanatçı olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Konserde Mevlana’nın şiirini Fazıl Say’ın eşi Aslıhan Say seslendirdi. Koro’nun anlatımı ve ritmi çok güzeldi. Konser sonunda bir solist rahatsızlandı. Küçük bir endişe yaşasak da kendisinin iyi olduğunu öğrendik.
“Burada da Gazze direnişi var”
Fazıl Say’ın müziğinin güzelliği aslında verdiği mesajlar konserin ruhu ve duygusuyla birlikte açıklanmalı diye düşünüyorum. Say’ın verdiği özel mesajın tamamını buraya yazmak istiyorum. Dünyayı güzelleştirme çabasını sanatıyla yaptığı için teşekkür ediyorum. Şöyle konuştu Fazıl Say: “Biz burada 5 bin kişiyiz. Hepimiz Tv’de savaş seyretmeye alıştık, terör seyretmeye alıştık. Bütün bunlar Doğu ve Batı’nın dost olamamasından kaynaklanıyor. Bugün Madrid’de de Gazze için direniş var burada da var her yerde var ve olacak.”
Yorum Yaz