Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Modern dünyanın yalnızca kuşatma altında bir şehri ya da haber bültenlerinin soğuk istatistiklerine hapsolmuş bir kriz alanı değil Gazze... Bana sorarsanız o, kökleri tarihin derinliklerine, ruhu ise "KâlûBelâ"dan gelen o kadim ahde uzanan, kesintisiz bir imanın ve kolektif hafızanın yeryüzündeki adıdır. Akdeniz’in tuzlu rüzgarıyla harmanlanmış bu aziz coğrafya, Fenikelilerden bugüne nice kavimlere ev sahipliği yapmış, İslam medeniyetinin mührüyle şereflenmiş, Osmanlı’nın adalet sancağı altında asırlarca huzur solumuştur. Gazze, bugün yalnız toprağını değil, insanlığın ortak vicdanını savunan bir "İzzet Kalesi"dir.
Öte yandan Gazze’nin toprak altındaki kadim zenginliği, toprak üstündeki mübarek zeytin ağaçları, taş mimarisi, nakışları, gelenekleri… aslında hepsi sarsılmaz bir kimlik kalesi inşa eder. Burada kültür, hayatın üzerine iliştirilmiş iğreti bir süs değildir. Aksine o, toplumu kenetleyen, yıkıma karşı göğüs geren ve gücünü ilahi bir teslimiyetten alan hayati bir zırh, "Lâ galibe illâllah" (Allah'tan başka galip yoktur) hakikatinin estetik bir tezahürüdür.
Bugün Gazze’de şahitlik ettiğimiz korkunç yıkım, yalnızca binaları hedef almıyor. Karşımızdaki karanlık, bir halkın ruhunu ve tarihini yeryüzünden silmek isteyen sistematik bir "kültürel kırım" peşindedir. Kütüphanelerin bombalanması, binlerce yıllık el yazması arşivlerin ateşe verilmesi, üniversitelerin yerle bir edilmesi hepsi bu aziz halkın geçmişiyle olan o mukaddes bağını koparma, onu köksüz ve dilsiz bırakma suikastıdır.
Kütüphanelerin bombalanması ve arşivlerin ateşe verilmesi tesadüf değil elbette. Zira onlar da çok iyi biliyorlar, bir toplumu yenilgiye uğratmanın en kesin yolu, onu toprağından değil, hafızasından koparıp köksüz bırakmaktan geçer. Edward Said’in ifadesiyle "anlatı kurma hakkı", aslında bir halkın hürriyet davasıdır. Gazze’de silinmek istenen, tam da bu anlatma ve şahitlik etme hakkı. Ancak unuttukları bir şey var: İman varsa, imkân da vardır ve hafıza asla teslim olmaz.
Dünya tarihi, sadece kılıçla değil, kültürün o narin ama yıkılmaz köprüleriyle küllerinden doğan toplumların destanlarına şahitlik etmiştir. Mesela Latin Amerika’da diktatörlüklerin o boğucu karanlığını yaran, silahın susturamadığı Nueva Canción (Yeni Şarkı) akımı, bize bir şarkının bin mermiden daha tesirli olabileceğini öğretmiştir. Daha yakın bir tarihe, Bosna’nın o hüzünlü coğrafyasına dönüp bakalım... Saraybosna Film Festivali, bir eğlence arayışı değil, keskin nişancıların ateşi altında verilmiş en asil cevaptır. O gün orada, yeraltı sığınaklarında perdeye yansıyan ışık, “Siz bizi öldürebilirsiniz ama insanlığımızı ve kültürümüzü asla teslim alamazsınız!” diyen bir haykırıştı. Saraybosna’da mermilerin gölgesinde film izleyen o ruh, bugün Gazze’nin enkazları arasında şiir okuyan, duvarlara resim çizen ruhla kardeştir. Bir halkın kültürü nefes aldığı müddetçe, o halk asla tamamen mağlup edilemez. Çünkü kültür ve iman; tankların geçemediği, bombaların ulaşamadığı bir frekanstan, doğrudan kalbe yayın yapar.
İşte bu sarsılmaz direnişin en evrensel dili, iplik iplik örülmüş bir haysiyet manifestosu olan kefiyedir. O, bir bez parasından öte her ilmeğinde bir medeniyetin şifrelerini taşıyan mukaddes bir emanettir. Üzerindeki balık ağları, Akdeniz’in hür dalgalarıyla olan o koparılamaz bağı simgeler. Zeytin dalları, bu mübarek toprağa duyulan köklü sadakati gösterirken o keskin ve kalın çizgiler ise asırların emeğini, ticaret yollarını ve ortak kaderi fısıldar.
Ancak bu dilsiz kumaşın fısıldadığı hakikat, yalnızca sanatçıların elinde yaşayan bir hafızaya dönüştüğünde tam anlamıyla yankısını bulur. Bu büyük soykırım altında sanatçılar,parçalanmış bir coğrafyayı yeniden inşa eden, tarihin en diri şahitleridir. İşte bu şahitliğin bir nişanesi olarak, Sliman Mansour’un fırçasından çıkan o “Yük Devesi”, sırtında Kudüs’ü taşısa da aslında taşıdığı insanlığın onurudur.
Taysir Batniji’nin fotoğrafları, yok edilmek istenen 'sıradan' hayatın aslında ne kadar kutsal olduğunu belgeler bizlere. Reem Kelani’nin sesi, sürgünle dünyanın dört bir yanına dağılmış kalpleri bir ayetin ferahlığında, kadim bir ezginin nakaratında bir araya getirir. Ve elbette Mahmud Derviş’in dizeleri... Gazze’de şiir, ölümün soğuk nefesine karşı hayatın, izzetin ve dirilişin muştusudur.
Necip Fazıl Ödülleri’nde Uluslararası Kültür Sanat Ödülü’ne layık görülen Arap sanatçı Dia al-Azzawi, Filistin’de yaşanan katliama eserleriyle dikkat çekmiştir. Lübnan’daki Sabra ve Şatilla mülteci kamplarında yaşanan katliama tepki olarak ürettiği Sabra and Shatila Massacre adlı eseri hâlen dünya çapında yankı bulmaktadır. Azzawi, ödül konuşmasında bu ödülü “Arap bir sanatçı olarak tüm Arap sanatçılarla, özellikle de Filistinli kardeşlerimle paylaşıyorum” diyerek Filistin halkına ithaf ederek tarihe notunu düştü.
Gazze bugün hala konuşuyor, hala haykırıyor ve hala ayakta duruyorsa, bu kelimenin, rengin, nakışın ve her şeyin fevkindeki o ilahi tecellinin, yani Hakk’ın yenilmez iradesidir. Türkiye’den dünyanın dört bir yanına uzanan her kültürel destek, her dua ve her eser, bu mukaddes direniş kalesine eklenen sarsılmaz birer tuğladır.

Sinema, bu zulmün dünyaya anlatılmasında önemli bir rol üstlenmektedir. 29 Ocak 2024’te altı yaşındaki Hind Rajab, İsrail ateşi altında bir arabada mahsur kaldı. Kurtarılmak için yalvardı; ancak yardım yolları kesildi ve Kızılay ulaştığında artık her şey için çok geçti. Hind Rajab’ın mahsur kaldığı süre boyunca yaptığı konuşmalar insanlığın vicdanında derin yaralar açtı. Bu utanç verici olay, yönetmen Kaouther Ben Hania tarafından Hind Rajab’ın Sesi adıyla sinemaya uyarlandı. Film, 2025 Venedik Film Festivali’nde Gümüş Aslan Büyük Jüri Ödülü’ne layık görüldü ve ülkemizde de seyirciyle buluştu.
Zulüm, kaba kuvvetine ve gürültüsüne rağmen devrilmeye mahkum bir kâğıttan kuleyken, adalet, er ya da geç bu estetik ruhla, bu imanlı duruşla buluşacaktır. Batıl zail olacak, ancak 'kelime' baki kalacaktır. Zira “Kelime-i Tayyibe”, kökü yerde sabit, dalları ise semada olan o mübarek ağaç gibi kıyamete kadar gölge vermeye devam edecektir.
Gazze’nin yeniden inşası, yıkılan binaların yerine yenilerini koymak ya da yolları asfaltlamaktan ibaret değildir. Bu süreç, asıl manasını bir medeniyetin ruhunu, hafızasını ve estetiğini yeniden ayağa kaldırmakta bulacaktır. Şehrin sokakları yeniden çizilirken, o sokaklara ruhunu verecek olan yine bu kadim kültür ve sanat faaliyetleri olacaktır. Bu, taşın estetikle, imanın ise zanaatla buluştuğu, her bir taşın bir dua gibi yerleştiği muazzam bir “diriliş mimarisi” olacaktır.
Filistin’in özgürlük mücadelesinin sembollerinden Hanzala, elbet bir gün yüzünü dönecek.
Filistin özgür olacak.
Yorum Yaz