Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Karikatürist ve yazar Hasan Aycın: “Sözüm elbette, kendilerinde potansiyel gören ve azimli olanlara. Yeteneklerini önemsesinler ve kendi müstakbel çizgilerine heveslensinler. Çizmekle ne yapmış olacaklarını baştan düşünsünler; yanlış değirmenlere su taşımaktan sakınsınlar. Yetenek, kazananın onunla kazandığı, kaybedenin de yine onunla kaybettiği bir sınavdır. Sınavda kendi olmak da var, kendi adına bir başkası olmak da…”
Necip Fazıl Saygı Ödülü’nü alan karikatürist ve yazar Hasan Aycın için çizgi; estetik bir arayıştan öte bir şahitlik meselesi. Sanatın eksiklikle tamamlandığını, “ben”in ise ancak kul olunca anlam kazandığını söyleyen Aycın’la çizgi, insan ve zaman üzerine konuştuk.
Yeryüzünün çizgisine talip olmuş, medeniyetimizin nadir ve biricik temsilcilerinden biri olarak; sizin çizginize heveslenen gençlere bugün özellikle ne söylemek istersiniz?
Öncelikle belirteyim, ‘yeryüzünün çizgisine talip olmak’ ifadesi ağır bir tespit. Yanlış mı? Hayır. Önemine binaen diyorum; ağırlığıyla mütenasipse elhak doğrudur. Cahiliye dönemi muallaka şairlerinin Kâbe duvarına şiir asması bir yanıyla meydan okuyuştu: Daha güzelini yazan bunu buradan indirebilir! Çizerin de öyle bir iddiası olmalı. Ve de öncelikle, kendine karşı olmalı. Fıtraten eksik olduğunu unutmayıp eserinin tamlığını eksikliğinde görmeli. Eserin eksikliği, yani eksikliğiyle kaim tamlığı, onu bir sonraki eserine motive etmeli. Ve elinden çıkan eserleri nihai eserinin ön çalışmaları gibi görmeli diye düşünüyorum. Açıkçası gençlere, çizgime heves etmelerini salık vermem. Sözüm elbette, kendilerinde potansiyel gören ve azimli olanlara. Yeteneklerini önemsesinler ve kendi müstakbel çizgilerine heveslensinler. Çizmekle ne yapmış olacaklarını baştan düşünsünler; yanlış değirmenlere su taşımaktan sakınsınlar. Yetenek, kazananın onunla kazandığı, kaybedenin de yine onunla kaybettiği bir sınavdır. Sınavda kendi olmak da var, kendi adına bir başkası olmak da. Kendi olmayı seçenler çizgilerimden dilediğince yararlanabilirler.
Şuur yoksa eylem sıradandır
Tabiata, insana ve hayata bakarken Hasan Aycın’ın zihni ilk anda neyle meşgul olur? Çizgiye dönüşmeden önce zihninizde nasıl bir süreç işler? Bunu çok merak ediyorum.
Sıradan bir gözle baktığımızda sıradan gördüğümüz şeyi ibret gözüyle baktığımızda ibretamiz görürüz. Bu kural şaşmaz. Tabiat, var olan her şeydir; geniş anlamıyla maddi-manevi yaratılmış olanı içine alan âlemdir. Biz de içindeyiz. Toprağa dokunduğumuzda yere dokunuruz, ama aynı zamanda içinde olduğumuz dışımızdaki âleme dokunuruz. Mesele şuur meselesi.; varsa, dokunduğunuz yerden sonsuza varan bir yol açılabilir. Çok çok basit bir şey, o yolun eşiği olabilir.
Gençler geleceğin temsilcisidir
Bugünün dünyasında hem çizgilerin hem zihinlerin bulanıklaştığını görüyoruz. Bu çağda gençlerin bulanık çizgilere ve bulanık zihinlere kapılmaması için sizce en çok neye tutunmaları gerekir?
Bugündeysek, ki öyleyiz, bulanıklık doğaldır. Bugünün gerçeği budur. Korunmak -bütün insanlar için- Allah’ın ipine tutunmakla mümkün. Allah’ın ipi Kur’an’dır. Gençler geleceğin temsilcisidir. Zinde soruları olmalı. Söyleyecek sözleri olmalı. Kural, Allah’ın sözüne söz söylememektir; Peygamberin sözüne de. Başkalarının sözünün üstüne söz söyleyebilirler; özellikle de kendi sözlerinin üstüne.
Çizgileriniz Allah’ın sanatını işaret ederken, çağın görsel dili çoğu zaman “ben”i merkeze alıyor. Bu gerilimi bir sanatçı olarak nasıl okuyorsunuz?
Çizgilerim Allah’ın sanatını işaret ediyorsa, bu aynı zamanda Allah’ın sanatına şahitlik edebiliyor demektir. Elhamdülillah. Yayınlanan yirmi beş albümüm oldu; hepsi besmeleyle başlar. “Ben”in merkeze alınması doğaldır. “Ben”siz olmaz. Ret ve kabul açılarından baktığımızda insanın konumu aynıdır. Yani, Allah önünde bir konumdur. Reddeden Allah’a karşı kendi “ben”ini şişirme ve putlaştırma çabasındadır. Kabul eden Allah’ı yüceltip kendi “ben”ini minimize etme ve kul olma çabasındadır. Yani, “Ben”siz olmaz.
Bugünün dünyasını, insanını ve sanat anlayışını Müslüman bir gözle nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugünün dünyası hepimizin dünyasıdır. Yeryüzü ahalisi olarak hiç birimiz, yokken var olmayı kendimiz seçmedik; yerimizi ve zamanımızı seçmedik. Allah’ın bizim için seçtiği yerde ve zamandayız. Tam da kendi yerimizde ve kendi zamanımızdayız. Bugünün gerçekleriyle yüz yüze olmak için buradayız ve bu zamandayız. Sınavımız bu. Bugünün insanıyla bugünün insanı olarak muhatap olabiliriz. Ve bugünün sanat anlayışlarına, ancak bizi biz kılan değerlerimizi içkin sanat anlayışımızla karşı durabiliriz.
Zihnimi güncel meseleler meşgul eder
Şu sıralar zihninizi en çok meşgul eden meseleler neler? Bunları besleyen okumalarınız ya da üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?
Doğal yaşamaya ve doğal davranmaya dikkat ederim. Hayata, bir uzman ya da bir eleman gözüyle bakmam; çalışmalarımı yaparken de öyleyim. Bu, gelecek tasavvurum olmadığı anlamına gelmez. Tarzım bu. Zihnimi meşgul eden meseleler, genelde güncel meselelerdir; geleceğe ilişkin düşüncelerimize ancak tevarüs ettiğimiz değerlerin ışığında ve güncel üstünden yürüyebiliriz. Güncel olan, tanıklıklarımız ve bizzat tecrübelerimizden başka nedir? Güncel, cevabı bulunması gereken sorudur, uyarandır bir anlamda. Gücüm ve imkânlarım nispetinde gündemi kaçırmamaya çalışırım. Tevarüs ettiğim değerlerin eksenini Kur’an ve Sünnet oluşturur. Bu aynı zamanda birikim ve yorumlarımın da eksenidir. Kendi eksenime ters düşmekten çekinirim. Evet, henüz başlayamadığım projelerim var. Üstünde çalıştığım dosyalarım da var. Ya nasip!
Bir söyleşinizde “Sanatçı insandır ve her insanın güneşin altında bir konumu vardır” diyorsunuz. Bugünün insanının konumunu nasıl görüyorsunuz? Bilim ve teknolojinin kutsandığı bu çağın insanını bir çizgiye dökecek olsanız, nasıl çizerdiniz?
Her insan mukayyettir, kayıtlıdır. Her şeyi kaderle yaratan Allah, insanı da kaderle yaratmıştır. Kadersizmişiz gibi pompalanan saçma bir algıyla kuşatılıyoruz. Bilim ve teknoloji insan ürünüdür, kutsanmaması gereken bir vakıadır; insan, bilim ve teknoloji ürünü değil! Elli yıldır el kadar alanda, söz konusu dünya insanını -kendimi de ayırmadan-çiziyorum. Yani hep o insanı çiziyorum.
“Kendini bilen Rabbini bilir” buyruğu ile sanat arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Bu anlayış, sanatınızda zamanla nasıl derinleşti?
Daha önce de ifade etmişliğim var, sanatçı bilmek ve şahit olmak yükümlülüğündedir. Kendini bilmeli ki bilmesi gerekenleri bilsin ve müşahede edebilsin. Bilmek bilgiyle tezahür eder. İnsanın bilmek serüveni, kendini bilmekle taptığı Rabb’i bilmek arasında destansı bir serüvendir. Sanatçı, doğal olarak o serüveni, yani serüvenini sanatına yansıtır. Merhum Necip Fazıl, mü’min ve mutmain bir üslupla, çile yumağı ömrünün ve de sanat çabasının hasılası olarak şöyle demiş: “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!”
Bu ödüle layık görülmek büyük bir onur
Necip Fazıl Saygı Ödülü’nü almak sizin için ne ifade ediyor? Bu ödül, yolculuğunuzun hangi hikayesine denk düşüyor?
Seslerin kısıldığı sessizliğin ortasında yüksek bir sesti Necip Fazıl. Duyardım, bilirdim, ama tanımam ömrünün son on yılında, üniversite yıllarımda oldu. Zımba gibi, lakin neye/nereye toslayacağını bilmeyen gençlerdik; sesinde kendimizi bulduk, sanatı ve düşüncesiyle kendimize geldik. O günlerde çizmeye başladım. Hâlâ çiziyorum. Adına verilen ödüle layık görülmek büyük onur. Lâyık olurum inşallah.
Yorum Yaz