Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar Hasan Harmancı ile son kitabı Ben, Fahriye ve Türkiye ekseninde; çağın anlamsızlığını, aydınların kafa karışıklığını ve gerçeği söylemenin bedelini konuştuk.
Edebiyat dünyasının reklamcıları tarafından seçilmediyseniz okuyucunun size ulaşması zordur. Geçtiğimiz günlerde elime Hasan Harmancı’nın Fabrik Kitap’tan çıkan Ben, Fahriye ve Türkiye kitabı geçti. Kitabın sade, yormayan ama buna rağmen derin katmanlı yapısı ilgimi çekti. "Bunu kim yazmış?" diyerek yazarına ulaştım ve onu benimle beraber tanımanız için sorularımla anlamaya çalıştım.
Sizi sizden dinlemek istiyorum: Siz kim değilsiniz?
"Ben Hasan Harmancı değilim," diye bir giriş yapmak isterdim. Kim olduğumuz sorusu bu kâinattaki varlığımızın anlamına da cevap veriyor, bu sebeple korkutucu bir soru. İçinde yaşadığımız çağ büyük sorular sormaya müsaade etmiyor. Gündemimize alsak cevaplamaya, cevaplasak dinlemeye vakit yok. Gülten Akın’ın dediği gibi: "Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya."
Kim olmadığımı anlatabilmek için evvela kim olduğumu uzun uzun açıklamam lazım. Bilimlerin özü felsefe, felsefenin özü ontoloji; dönüp dolaşıp en başa geliyoruz. Problemin özünü işaret ettikten sonra sorunuza özetle cevap vereyim: Ben hata yapmayan biri değilim. Mükemmele yakın biri değilim. Pek çok yanlışı olan, her zaman haklı çıkmayan biriyim. Dolayısıyla "bildik" biri değilim.
Türkiye’de yazar olmak nasıl bir duygu? Zor mu, neler hissettiriyor?
"Türkiye'de yazar olmak" sorusunu cevaplamadan önce "bu dünyada insan olmak" nasıl bir duygu, onu düşünmek yerinde olur. İnsanlık tarihi birbirinden farklı krizler çağıdır. Yüz yıl önce var olma mücadelesi, iki asır önce Balkan Savaşları, daha eskide Moğol istilası... 2026 yılında yaşayan insanlar olarak bu çağın problemi ise "post-truth" (hakikat sonrası) ve anlamsızlıklar çağıdır. Geçmiş süreçler zorlu olabilir ama bugün muhatap kaldığımız süreç kesinlikle daha kafa karıştırıcı. Yani Türkiye’de yazar olmaktan önce, asgari düzeyde sorumluluk sahibi biriyseniz bu çağda insan olmak zor.
Carl Gustav Jung, çağın insanının problemini puer aeternus (ebedi çocuk) kavramıyla açıklar. Sorumluluk almayan, hiçbir şeyi beğenmeyen, sürekli karşı tarafı suçlayan kişi... Artık yetişkin insanlar da bu çağda birer puer aeternus. Aslına bakarsanız bunu kim istemez? Lakin sorumluluk alıp büyümek gerekiyor.
Anlaşılma kaygınız var mı?
Leos Carax, filmlerinin anlaşılmadığına dair bir soruya, "Ben birkaç on yıl içinde hayatını kaybedecek ölümlüler için film yapmıyorum," demişti. Elbette anlaşılmama gayretiyle yazmıyorum ama "gerçek" ile bir derdiniz varsa içimizden geldiği gibi yazarız. Edebiyatta bu "iç"in dışında bir kaynak yok. Aksi halde dışarısı ve kalabalıklar için ürettiklerimiz sanat değil, zanaat olur. Anlaşılma kaygısı sanatı düşüren bir yola dönüşüyor.
Yazma rutininiz nasıl?
Kolayca yazabilen biri değilim. Eğer önümde tek işimin yazmak olduğu, bölünmediğim bir hafta varsa hızlı yazabilirim. Çünkü yazamadığım haftalarda aldığım notlar, kafamda oluşturduğum pasajlar hazır beklemektedir. Birkaç işi bir arada yapamıyorum. Bu sebeple yaz tatilleri veya şubat tatili gibi boşluklar benim kurmaca üretimim için en uygun vakitler oluyor.
Yazarken yapay zekâ kullanıyor musunuz?
Kurmacada şu ana kadar kullanmadım. Belki teknik birkaç ayrıntı için kullanılabilir ama yapay zekânın edebiyat adına çok büyük şeyler yapacağına dair bir beklentim yok. Ancak akademik işlerimde bazen kullandığım oluyor.
Türkiye arafta kalmış bir ülke: Ne orada ne burada. Siz bu araftalığı faydalı mı buluyorsunuz?
Türkiye gibi tarihin zorlu bir zaman diliminde var olma mücadelesi veren bir ülke için arafta kalmak, mümkün olan en iyi durumdur. Basit bir dikotomiyle; ya dünyayı yöneten öncü güçlerden biri olursunuz ya da onların elinde yok olursunuz. Türkiye, muhatap kaldığı zorluklara nazaran hâlâ değişime ve girişime açık, umut vaat eden bir ülke. Bu umudun yegâne kaynağı da arafta yer alması.
Kemal Tahir batılılaşmayı değil, kendi bulduğu "batılaşma" kavramını kullanırdı. Ona göre Batı ile sentez bir medeniyet kurmak mümkün değil; sadece Batı’nın kendisi olabiliriz, o zaman da yok oluruz. Türkiye’de Doğu veya Batı, gelenek veya sekülerlik savunusu yapanlar, ülke adına kazanılacak büyük bir başarıyı kendi kliklerinin çıkarları adına popülizmle kenara atıyorlar. Şu anki konumumuzda umutsuz olabiliriz ama geçmiş milletlerin yükseliş ve düşüşlerine baktığımızda toplumsal ilerlemelerin yavaş olduğunu görüyoruz. Arafta olmamız doğal ve daha zaman var.
Son kitabınız Ben, Fahriye ve Türkiye’nin anlatıcısı Refik, var oluşunu bir başkasına yaslamış bir karakter. Anadolu genci böyle mi?
Jung, karakterin oturması için kırk yaşı işaret eder; öncesi hazırlık safhasıdır. Dolayısıyla sadece Refik değil, her genç bir yetişkinden etkilenir. İkincisi, ben "Anadolu genci", "başkent delikanlısı" veya "metropol insanı" ayrımına inanmıyorum. Memleket sınırları dâhilinde merkez-taşra, sahil-bozkır birbirine yakın reaksiyonlar gösteriyor.
Anlatıcının sık sık "yok gibiydim" demesi, Türkiye’de belli kuşakların ortak bir hâli mi?
Arafta kalma halini bir varlık-yokluk meselesi üzerinden düşünebiliriz. İki ülkeyi ayıran sınır çizgisinde, iki farklı toprağa basarken tam olarak neredeyizdir? Bu kafa karıştırıcı. Bir de kapitalizmin insanı nesneleştirmesi gerçeği var. Bu sadece Türkiye’ye has değil; insanın yeryüzü macerası, inanç-inkâr, fizik-metafizik gerilimi hep bir varlık-yokluk meselesidir. "Yok gibiydim" laytmotifi kuşakların ortak hali olabilir ama bu "var olmama" hali, özne olma özelliğini yitiren günümüz dünya insanlarının tamamı için geçerli.
"Ben, Fahriye ve Türkiye" üçlüsü zihninizde ilk ne zaman bir araya geldi?
Sözün düştüğü bu çağda kelimeler hızla eskiyor. Yeni, anlamlı ve daha önce tercih edilmemiş bir başlık olsun istedim. Başlıkta "Türkiye" geçen şiir kitapları var ama kurmaca pek yok. "Refik ile Fahriye" veya "Fahriye ile Ben" deseydik eski, alışıldık başlıklar olacaktı. Türkiye; hem ses hem de kavram olarak Fahriye ile Refik'in hikâyesini açan üçüncü ve kilit kelime oldu.
Bu romanı yazmaya götüren kişisel bir "yarık" veya "zor zaman" var mıydı?
Kurtuluş Kayalı, "Türkiye'de insanlar koro halinde düşünüyor," demişti. Edebiyata, topluma veya bireyin gerçekliğine yaklaşımımız da bağlı bulunduğumuz koronun bakış açısıyla oluyor. Taraftar edasıyla yaklaşmak gerçeği ortadan kaldırıyor. Efendimiz (sav), "Acı da olsa gerçeği söyle," diyor. Kötüyü iyi gibi resmetmek bizi iyi insan yapmaz. Bu ülkede ilgilenilmeyen şey "gerçek"; çünkü hakikat kimsenin işine gelmiyor. Ben hem kurmaca hem akademik çalışmalarımı, bu es geçilmiş gerçeği ortaya çıkarma tutkusuyla yazıyorum.
Zıtlıklar, sanat eseri için bir zorunluluk
Fahriye’nin özgürlüğü ve cesareti, anlatıcının iç karanlığıyla güçlü bir karşıtlık kuruyor. Bunun sembolik anlamı nedir?
Zıtlıklar, sanat eseri için bir zorunluluktur. Sadece benzerlik olursa hikâye ilerlemez. Refik’in karşısına kendisine yakın bir karakter çıkarsaydık edebi zenginliği elde edemezdik. Diğer taraftan romanın geçtiği yıllarda feminizmin ve kadınların erkeklere karşı yükselişi söz konusu. Fahriye bu büyük değişimin bir sembolü. Romana dikkatli bakıldığında seküler de olsa mütedeyyin de olsa toplumda baskın tipolojinin kadın karakterler olduğu görülür.
Romanda rüyalar neden önemli bir yer tutuyor?
Aşırı steril bir dünyada yaşıyoruz. Ölümler hastanelerde oluyor, büyük savaşlar görmüyoruz, şiddete fiziksel olarak uzağız. Ancak iç dünyamızda yoğun bir şiddet söz konusu. Bu psikolojik şiddetin yansıyacağı yer rüyalardır. Yaşadığımız hayattaki gerçekliği verirken, somut ve psikolojik şiddet ayrımını rüyalarla yapmaya çalıştım.
Göz kapağını kesen genç kız rüyası çok çarpıcıydı. Bu imgeyi nasıl okumalıyız?
Haruki Murakami, "Gözlerini kapatman hiçbir şeyi değiştirmeyecek," der. Hakikat, ondan kaçtığımız hızda karşımıza çıkıyor; dünyada kaçsak rüyada yakalanıyoruz. Rüyalarımız yok etmeye çalıştığımız gerçeklerle dolu. Göz kapaklarını kesen karakter, gerçeği görmekle cezalandırılmış modern insanın metaforu olarak okunabilir. Burada eserin anlaşılmasını engelleyen bir ön kabulden de bahsetmeliyim: Metni sadece "zengin kız, dindar delikanlı" klişesiyle okuma sorunu var. Oysa dindar da olsa seküler de olsa ailelerine aidiyet hissi sorunlu iki genç var. Fahriye de kendisine para dışında bir şey vermeyen ailesinden memnun değil. Göz kapaklarını kesen şahsın Fahriye, başka bir rüyada bedeni parçalanan gencin de Refik olduğu düşünülebilir.
“Bizim aydınımızın kafası karışık”
İş hanı, romanın ek bir karakteri gibi. Sizin için bu mekân ne ifade ediyor?
İş hanını, toplumsal meselelerin açıkça tezahür ettiği bir mekân olarak kurguladım. 90’lı yıllarda AVM’ler bugünkü kadar revaçta değildi, oralarda problemler görünmez kılınır. Ama iş hanları, o yıllarda gerçekle, komik veya trajik örneklerle yoğun şekilde karşılaştığımız yerlerdi. Put kırıcı bir karakter olan Fahri Baba’nın dükkânının orada olması da mekânın önemini artırıyor.
Fahri Baba’nın tiratları doğrudan bir Türkiye eleştirisi gibi. Hedefte kim var: Aydınlar mı, toplum mu?
Hepsi diyebiliriz ama ilk hedef aydın kesimimiz. Fahri Baba bildik bir aydın değil; hem derviş hem entelektüel ama sorumluluk almaktan kaçmayan biri. Modern eğitim sisteminin çözüm olmadığını dükkânına gelen öğrenciler üzerinden görüyor. Toplumsal değişim için ilk akla gelen güç aydınlardır ama bizim aydınımızın kafası karışık. Tezleri kitabi, pratikten uzak. Fahri Baba, halkın pratik reaksiyonlarıyla aydınlardan daha faydalı olduğunu düşünüyor ve gerçeğe uzak olan bu kesime karşı hınç duyuyor.
Okuyan yazan insanlar bu ülkeyi tanımıyor
Son olarak: Bu roman Hasan Harmancı’nın kendisiyle mi hesaplaşması, yoksa Türkiye’yle mi?
Hesaplaşmadan ziyade "aramak" fiili daha uygun. Hasan Harmancı kendini arıyor bu romanda. Ve elbette Türkiye’yi de... Okuyan yazan insanlar bu ülkeyi, dindarlığını, sekülerleşmesini, milliyetçiliğini pek tanımıyor. Aydın kesimi toplumu iyi tanısa, ülke hakkında yaptıkları çıkarımlar biraz olsun doğru çıkardı. Yani durum, Fahri Baba’nın hakaret ettiği kadar var.
Yorum Yaz