Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Vefatının 1. Yılında Selim İleri’yi hatırlarken…
Zaman zaman farklı etkinliklerde, mekânlarda bir araya gelip halleşiyor, dertleşiyor, birbirimize yaralarımızı gösteriyorduk ancak uzun olmuyordu bu kurduğumuz cümleler. Bir gün aradım, “romana çalışıyorum, nefes alacak halde değilim; hadi sen gel,” dedi.
Şişli’de eski bir apartman dairesinde oturuyordu…
Selim İleri’nin vefatının üzerinden bir koca yıl geçti (8 Ocak 2025), onu hatırlarken en keskin dönemeçten, en kalıcı yerden söze girmek istememin nedeni yukarıdaki tanıklıktır.
Şunca zaman içinde fark ettim ki Selim İleri, bir insan olarak değil; bir ses olarak kalmış bende: Sinema olarak, şiir olarak, roman olarak, İstanbul olarak…
İlk kez evine girdiğimde, masadaki kâğıtlar dikkatimi çekmişti. Dosyalar, kitaplar, notlar… Hiçbiri acele etmiyordu. Yazının telaşsız yaşadığı evler vardır ya; orası öyleydi... Konuşmaya başlamadan önce kâğıtlara baktı, sonra başını kaldırdı:
“Yazmak,” dedi, “insanın kendine biraz geç kalmasıdır.”
O cümleyle birlikte, sohbetten çok, bir zaman paylaşımı başladığını hissetmiştim.
İstanbul bizzat kendisi
Bir dostum anlatmıştı:
“Onunla aynı odada otururken, konuşmak zorunda hissetmezdin kendini. Sessizlik seni rahatsız etmezdi. Çünkü onunla paylaştığın sessizlik, yargılamazdı.”
Dostu, Selim İleri’nin az konuştuğunu ama çok yer açtığını söylüyordu.
“Herkes kendi cümlesini getirebilsin diye susardı,” demişti. Belki de bu yüzden onun yanında insanlar daha dikkatli hatırlıyordu kendini.
İstanbul konuşulduğunda, şehrin adı çok geçmezdi. Çünkü zaten kendisi İstanbul olmuş bir insandı.
“İstanbul,” demişti bir gün, “insanın gençliğini affetmez.”
Durmuştu.
“Ama hatırlamasına izin verir.”
Bu cümlede bir kırgınlık yoktu. Daha çok, kabullenilmiş bir yorgunluk vardı. İstanbul’u sevmenin, onu savunmak değil, ona katlanmayı öğrenmek olduğunu anlatır gibiydi.
Şiiri alçak sesle konuşurdu
Onu okurken kendimi anlatılmış değil, anlaşılmış hissettim hep... Çünkü Selim İleri’nin metinleri, okuru teşhir etmezdi. Okur, kendi hatırasını metnin içine usulca bırakabilirdi. Kimse fark etmezdi ama metin onu saklardı.
Uzun uzun şiir konuşurduk ancak o şiir konuşulurken sesini biraz alçaltırdı.
“Şiir susmadı,” dediğini hatırlıyorum. “Biz onu duyamaz olduk.”
Sonra, neredeyse kendine söyler gibi: “Çok şeye tanık olanlar bağırmaz.”
Bu, bir edebiyat tespiti değildi yalnızca. Hayata dair bir ölçüydü. Yüksek sesle konuşmamak, geri çekilmek değil; derinleşmekti.
Bitmiş şeylere pek güvenmezdi. Ne metne, ne ilişkilere, ne de duygulara…
Gerçekten de, bir gün masadaki dosyalardan birini açıp kapattığında, “Bitmemiş metinler,” demişti, “bazen yazılmış olanlardan daha sadıktır.” Bu cümle, yalnızca yazıya değil, hayata da dairdi.
Aşkın en güzel tarifi
Aşk konuştuğumuz zamanlarda kelimelerle arasında bir mesafe oluşurdu.
“Aşk,” demişti bir keresinde, “yaşandığı yerden hatırlanmaz.”
Durmuştu: “Bittiği yerden hatırlanır.”
O mesafeyi şimdi daha iyi anlıyorum. Yaklaşmamak, uzak durmak değildi. Kırılmaması için geri çekilmekti.
Onun okurları (özellikle İstanbullu okurları), kitaplarında kendi geçmişleriyle karşılaştı her defasında. Belki de Selim İleri’nin okurla kurduğu bağ buydu: Sorgulamayan, ama unutmaya da izin vermeyen bir bağ.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, Selim İleri’yle ilgili tek bir anı yok zihnimde; adeta bir zincir var.
Benim gördüğüm, dostlarının sezdiği, okurlarının hissettiği, onun yarım bıraktığı şeyler birbirine değiyor.
Ve bu zincirin ortasında acele etmeyen bir ses kalıyor:
“Yazmak, hayata yetişmek değildir. Yazmak, hayatı incitmeden hatırlamaktır.”
Yorum Yaz