Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Aile, fedakârlık, yüzleşme, sırlar… Kanto filmi, sinemada seyirci ile buluştu. Ödüllü belgeselleriyle tanınan Ensar Altay, ilk kurmaca filmi olan Kanto’da yola nasıl çıktığını şöyle anlattı: “Hem bizim toplumumuzda hem de dünyanın başka yerlerinde, özellikle şehir yaşamında insanlar giderek daha fazla yalnızlaşıyor. Kalabalıkların içinde ama birbirine değmeden yaşayan bir insanlık hali… Bu durum bana sürekli “Nereye gidiyoruz?” sorusunu sordurdu. O noktada kendi toplumumdan yola çıkarak, çağımızın getirdiği bu zorunlu yalnızlığı anlatmalıyım diye düşündüm. ‘Yalnızlığın normalleştiği bir çağda, hâlâ birbirimize gerçekten bakabiliyor muyuz?’ sorusunu sormak istedim.”
Aile sevgisi ile kişisel fedakarlıklar arasındaki hassas dengeyi kurmak zorunda kalan Sude adlı bir kadının hikâyesini konu alan TRT ortak yapımı Kanto filmi, vizyona girdi. Dünya prömiyerini 27. Şanghay Film Festivali’nin Asian New Talents bölümünde gerçekleştiren Kanto filmi, ödüllü belgeselleriyle de tanınan yönetmen Ensar Altay'ın ilk kurmaca filmi olarak karşımıza çıkıyor. Başarılı bir festival dönemi geçiren filmin 2023 yılında Saraybosna Film Festivali kapsamında Cinelink Work in Progress'te “Cinelink Impact Ödülü”ne layık görülen Kanto; Türkiye prömiyerini yaptığı 62. Antalya Film Festivali’nde, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü (Yıldız Kültür)” kazanırken, 13. Boğaziçi Film Festivali’nde ise “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü (Didem İnselel)” kazanmıştı. Yapımcılığını Ensar Altay ve Süleyman Civliz’in birlikte üstlendiği TRT ortak yapımı filmde; Didem İnselel, Sinan Albayrak, Yıldız Kültür, Ece Bağcı ve Züleyha Yıldız rol alıyor. Filmin görüntü yönetmenliğini TRT Sinema personeli Kürşat Üresin üstlenirken, TRT İç Yapımlar Dairesi çalışanları ise filmin prodüksiyon sürecinde görev aldı.
Filmin konusu ise şöyle; yıllardır ailesine bakan 45 yaşındaki ev hanımı Sude, düzenli bir işe başlama arifesindedir. Ancak demans hastası olan kayınvalidesi Saliha'nın evlerine taşınmasıyla planları beklenmedik bir şekilde değişir. Saliha'nın gelişi sadece Sude'nin hayallerini bozmakla kalmaz, aynı zamanda aile içinde krizleri tetikler. Bir akşam yemeğinde yaşanan hararetli bir tartışmanın ardından Saliha gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Bu kayboluş, aileyi gömülü sırlarla yüzleşmeye ve aile sevgisi ile kişisel fedakarlıklar arasındaki hassas dengeyi yeniden kurmaya zorlar.
Ödüllü film Kanto’yu yönetmeni ve senaristi Ensar Altay, Litros sanat okurları için anlattı.
Filmin adından başlamak istiyorum. Kanto benim bildiğim kadarıyla bir dans gösterisi… Bu filmdeki “Kanto” neyi temsil ediyor?
Kanto, bildiğiniz gibi bir dans gösterisi. 1900’lerin başında Türk toplumuna girmiş bir performans sanatı. Kanto’nun benim açımdan iki önemli özelliği var. Birincisi, Türk kadınlarının sahnede ilk kez “ben buradayım” dediği bir sanat olması. İkincisi ise Batı yanlısı aydınlar tarafından fazla alaturka bulunması, halk tarafından da fazla Batılı görülmesi; yani Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir sanat dalı olması. Filmimizde de insanların bir arada mutlu olamamasının temel sebeplerinden birinin gelenek ile modern arasında, Doğu ile Batı arasında sıkışmış olmaları olduğunu anlatıyoruz. Bu kimlik krizini tam olarak oturtamamamızdan kaynaklanan bir gerilim var. Tıpkı kanto sanatı gibi. Filmin adı bu iki sebepten dolayı, Kanto.
Sizin ilk kurmaca filminiz. Sizi bu hikâyeyi kurmaca olarak anlatmaya iten duygu neydi?
2020 yılında Japonya’da Kodokushi adında bir belgesel yaptım. Kodokushi, bir insanın yalnız ölmesi ve bir süre kimse tarafından fark edilmemesi demek. O belgeselde karşılaştığım yalnız ölümler beni çok derinden etkiledi. Bir insanın hayata veda etmesi ve bunun kimsenin haberi olmadan, sessizce gerçekleşmesi… Bu zorunlu izolasyonun ürkütücü sonuçlarıyla yüzleşmek benim için sarsıcıydı. Orada şunu fark ettim: Bu sadece Japonya’ya özgü bir mesele değil. Hem kendi toplumumda hem de dünyanın başka yerlerinde, özellikle şehir yaşamında insanlar giderek daha fazla yalnızlaşıyor. Kalabalıkların içinde ama birbirine değmeden yaşayan bir insanlık hali… Bu durum bana sürekli “Nereye gidiyoruz?” sorusunu sordurdu. O noktada şunu hissettim: En iyi bildiğim yerden, yani kendi toplumumdan yola çıkarak, çağımızın getirdiği bu zorunlu yalnızlığı anlatmalıyım. Çünkü mesele sadece fiziksel yalnızlık değil; görünmeden yaşamak, fark edilmeden kaybolmak. Bu hikâyeyi kurmaca olarak anlatmak istememin nedeni de buydu. O duygunun içine daha derin girebilmek, sadece bir durumu göstermek değil, o durumun insanın ruhunda açtığı boşluğu hissettirebilmek ve bu konu hakkında doğru soruları sormak. Beni iten temel duygu buydu aslında. “Yalnızlığın normalleştiği bir çağda, hâlâ birbirimize gerçekten bakabiliyor muyuz?” sorusunu sormak.
Belgesel sinemadan kurmacaya geçiş sürecinde sizi en çok zorlayan ve en çok özgürleştiren şey ne oldu?
Beni en çok zorlayan şey, belgeselde birebir tanık olduğum o hakikilik duygusunu kurmacada da yakalayabilmekti. Belgeselde hayatın kendisi zaten bütün pürüzleriyle, çelişkileriyle oradadır; sen ona tanıklık edersin. Kurmacada ise o duyguyu sıfırdan inşa etmek zorundasın. Yapay durmaması, sahici kalması, filmi izlerken “Bu gerçekten olabilir” demesi benim için en büyük sınavdı.
Bu noktada oyuncularımızın katkısı belirleyici oldu. Çok yetenekli oyuncularımızla birlikte uzun bir hazırlık süreci geçirdik. Sabırlı bir çalışma süreciyle yakalayabildiğimize inanıyorum. Beni en çok zorlayan şey o hakikiliği kurmacada da koruyabilmekti ama aynı zamanda bu arayış, filmi en çok besleyen süreç oldu.
“Sadece bireysel bir mesele değil, toplumsal bir tarafı da var”
Kanto, aile içi ilişkiler, fedakârlık ve bastırılmış sırlar üzerine güçlü bir anlatı kuruyor. Bu hikâye kişisel bir gözlemden mi, yoksa toplumsal bir meseleye duyulan ihtiyaçtan mı doğdu?
Aslında ikisi de. Hikâye ilk olarak çok kişisel bir yerden, bir gözlemden doğdu. Aile dediğimiz yapının içinde insanların en yakın oldukları yerde, en derin yalnızlığı yaşayabilmeleri paradoksu. Ama bu sadece bireysel bir mesele değil. Toplumsal bir tarafı da var. İnsanların zorunlu olarak izolasyona maruz kalması. Komşunun komşuyu görmemesi gibi. Benim için önemli olan, o iki alanın kesişiminde durabilmekti. Bir yandan çok tanıdık, çok “ev içi” bir hikâye anlatmak diğer yandan bunun aslında daha büyük bir kimlik ve iletişim krizinin yansıması olduğunu hissettirmekti.
Kanto, özellikle kadın izleyicide güçlü bir karşılık bulacak gibi görünüyor. Filmin kadınlara dair söylemini nasıl tanımlarsınız? Kanto, “iyi gelin”, “iyi eş”, “iyi kadın” kalıplarını sorguluyor mu?
Tabii ki sorguluyor. Toplumda sıkça karşılaştığımız bir refleks var: Sorunlarımızı kadınların üzerine yükleyerek onlardan kaçabileceğimizi düşünmek. Hem eleştirdiğimiz hem de bir şekilde yeniden ürettiğimiz bir durum bu. “İyi eş”, “iyi kadın” gibi kalıplar, çoğu zaman gerçek bir insanı değil, bir beklentiler toplamını tarif ediyor. Film bu beklenti yükünü görünür kılmak istiyor.
Ama mesele sadece kadınlarla sınırlı değil. Evet, hikâyenin merkezinde kadınlar var; fakat erkekler de benzer bir yükün altında. İlyas’ın tutuklanma sahnesinde çok net bir kırılma anı var. Üzerine gidildikçe, kocaman bir adam olmasına rağmen aslında yaralı bir çocuk gibi şunu soruyor: “İyi bir koca değilim, iyi bir vatandaş değilim, iyi bir baba değilim… Başka? Benim iyi olmadığım başka ne var?” Orada mesele, bir insanın sürekli “iyi” olma kriterleri üzerinden tanımlanması ve bu kriterlerin altında ezilmesi.
Dolayısıyla film sadece kadınlara dayatılan rollerle değil hem kadın hem erkek üzerinden taşınmak zorunda kalınan rollerle ilgileniyor. O rollerin taşınamaması bizi gerçekten kötü mü yapar, yoksa sadece insan mı yapar? Kanto bu soruyu net biçimde tartışıyor diyebilirim.
“Mutlu olmak için gerçekten neye ihtiyacım var?”
Sinemaseverler Kanto’yu izledikten sonra salondan hangi duyguyla çıkmalı?
Hafif bir sarsıntı... Ama umutsuz bir karanlık değil. Daha çok, insanın kendine dürüstçe bakma cesaretiyle karışık bir yüzleşme duygusu. İzleyici salondan büyük bir cevapla değil, doğru bir soruyla çıksın isterim. Ben filmi izledikten sonra kendi kendime şunu sordum: “Mutlu olmak için gerçekten neye ihtiyacım var?”
“Kurmaca ve belgesel aynı arayışın farklı yolları gibi”
Ödüllü bir film Kanto… Bu film sinema yolculuğunuzda nasıl bir eşik? Bundan sonra sizi daha çok kurmaca mı, yoksa belgesel mi bekliyor?
Belgesel benim için sinemanın en masum hali. Hayatla doğrudan temas ettiğiniz, manipülasyon alanının en dar olduğu yer. O yüzden belgeselden kopmayı hiçbir zaman düşünmüyorum. Ama Kanto benim için önemli bir eşik oldu. Çünkü kurmaca alanda da aynı hakikilik arayışını sürdürebileceğimi gösterdi. Aslında mesele tür değil, anlatma biçimi. Bundan sonra da her iki alanda üretmek istiyorum. Çünkü belgesel beni hayata yaklaştırıyor, kurmaca ise o hayatta sezdiğim duyguları daha derinlemesine kazmamı sağlıyor. Aralarında keskin bir sınır görmüyorum, ikisi de aynı arayışın farklı yolları gibi.
Yorum Yaz