Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
“Yazacaklarınızın sınırı zihninizin sınırları ile çizilmiş” diyerek haberin katı gerçekliğinden kurmacanın özgür dünyasına adım atan gazeteci Emeti Saruhan, ilk öykü kitabı Süper Selma ile okurunu selamladı. Kara para aklayan güzellik merkezlerinden sosyal medya illüzyonlarına uzanan absürt toplumsal gündemi ele alan yazar, “Hayatın kendisi zaten bir ironi” diyerek toplumsal gündemi mizahi bir dille harmanlıyor.
Yıllarca gazete sayfalarında, ajans bültenlerinde ve hayatın tam merkezinde haberin peşinden koşan gazeteci Emeti Saruhan, “Benim için ilk kurmaca vardı” diyor ve ilk öykü kitabı “Süper Selma” ile okuyucuyu kurmaca dünyasına buyur ediyor. Hece Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan 12 öyküden oluşan kitap, güzellik salonlarından kara para aklamaya, sosyal medya fenomenlerinden motivasyon yazarlarına kadar günümüz Türkiyesinin absürt ve ironik gerçeklerine ayna tutuyor. Gazeteciliğin dinamizmiyle beslenen ama edebiyatın kalıcılığına inanan yazar, toplumsal olayları ironik bir dille ele alırken okuyucuya aslında çok tanıdık ama bir o kadar da sarsıcı hikâyeler sunuyor. Haber dilinin sınırlarını aşarak hayal gücünün özgürlüğüne sığınan Saruhan ile gazetecilik reflekslerinin edebiyata yansımasını, gerçek ile kurmaca arasındaki o ince çizgiyi ve insan ruhunun derinliklerini konuştuk.
Geçtiğimiz haftalarda ilk öykü kitabınız Süper Selma Hece Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. Bizler, sizi gazeteci kimliğinizle tanıyoruz. Uzun yıllar gazetecilik yaptıktan sonra haber dilinin dışına çıkarak kurmacaya yönelmeniz nasıl gerçekleşti?
Aslında benim için ilk kurmaca vardı. İlkokul ve ortaokul dönemlerinde defterlere başlayıp yarım bıraktığım roman denemelerimi hatırlıyorum. Üniversite dönemimde, deneme sayılabilecek bazı yazılarımı gönderdiğim gazete hep yayınlardı. Sonrasında internet sitelerinde bazı öykü-deneme formatında yazılarım yayınlandı. Ev arkadaşım ile bir fanzin edebiyat dergisi hazırlamıştık bir ara. Bir edebiyat dergisinden de öykü ödülü aldım. Sonra hayatıma haber girdi. Benim yazma ihtiyacımı karşılamış olmalı ki haber peşinde koştuğum dönemlerde öykü ile çok haşır neşir olamadım. Bu kitapta yayınlanan öyküler arada derede, içimde tutamayıp taşanlar.
Öykülerimde hayal ve gerçek iç içe
Kitapta yer alan 12 öykünün hemen her biri aslında güncel bir toplumsal olaya da göz kırpıyor. Örneğin kitaba ismini veren Süper Selma hikâyesi, yakın geçmişte ortaya çıkan güzellik salonları üzerinden kara para aklama operasyonlarını konu ediniyor. Başka bir öykü, sosyal medyanın yeni yüzleri “temizlik influencer”larına veya yazıları devşirme özlü sözlerden ibaret olan “motivasyon yazarları”na değiniyor. Fakat özellikle ülkemizde gündem çok hızlı akıyor. Her gün onlarca acı tatlı olay yaşanırken hangilerinin edebiyata dönüşecek kadar derin olduğuna nasıl karar verdiniz?
Ben işim gereği sürekli ajans tarıyorum ve yani yurttan geçen haberleri görüyorum. Bu hikâyeler ne ki? Hayatta o kadar ilginç, o kadar absürt şeyler gerçekleşiyor ki, bunları ben hikâyeye döksem dersiniz ki yok artık, bu kadar da abartma. Ama hayatın kendisi zaten bir ironi. Tabii tüm bu denklemler içinde konuya karar verip, “şunu yazacağım” gibi başlamıyorum öyküye. Bazen yaşadığım bir an, gözümde bir sitcom sahnesi gibi canlanıyor, bazen zihnimde bir cümle beliriveriyor. Sonra onu sayfaya döktüğümde peşi sıra cümleler ekleniyor. Ete kemiğe bürünüp öykü diye görünüyor. Kervanı yolda düzüyorum sanırım. Tabii bir de şu yönü var: Bir kötülük gördüğümüzde bunu çok kolay eleştiriyoruz. “Bu da yapılır mı” diyoruz. Ama belki de biz de -bu kadar büyük olmasa da- küçük seçimlerimizde yanlış kararlar veriyoruz. İnsanlara biraz da bunu düşündürmek istiyorum.
Gazetecilik refleksi, gündelik hayatın içinde sürekli “haber” arar. Öykü yazarken bu refleks ne kadar değişiyor? Bir haberin peşinde olmakla bir hikâyenin peşinde olmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Haber ararken, yazarken bilinmemiş, duyulmamış bir konuyu, olayı, kişiyi, en doğru şekilde aktarabilmek öncelik. O da çok heyecan verici, hem geri dönüşleri hem ortaya çıkan haber ile mutlu eden bir eylem. Öyküde ise hayalle gerçek iç içe. Özgürsünüz. Yazacaklarınızın sınırı zihninizin sınırları ile çizilmiş. İster bir gerçekten hareket eder bir kurgu oluşturursunuz. İster tamamen gerçek bir olayı hikaye edersiniz. İster tamamen bir hayal dünyası kurarsınız. İkisi de çok keyifli.
Ben öykümü seversem okuyucu da sever
Kurgu yaparken içinizdeki o “sorgulayan gazeteci” sizi kısıtladı mı? Hiç yazar-gazeteci çatışması yaşandı mı?
Çatışma demeyelim de yönlendirme diyelim. Bana göre kurgu bana saçma geliyorsa, başkasına da saçma gelir. Öyküyü ben seversem, okuyan da sever gibi hissediyorum. Bu açıdan tabii ki hikâyeleri okuyup denetleyen bir gazeteci var içimde. Diğer yandan öyküde kullanacağım unsurları bilmek ve tanımak önemli. Moringa balığından bahsediyorsam küçük mü büyük mü, lezzetli mi değil mi? Nerelerde yaşar? Pahalı mıdır? Zenginin sofrasında mı fakirin sofrasında mı olur? Az çok bunları bilmek isterim. Bilmiyorsam öğrenmeye çalışırım. Bu noktalarda devreye giriyor tabii o gazeteci.
Haberin ömrü genelde günlüktür. Oysa edebiyat kalıcıdır. Yıllar sonra bu kitabı okuyan biri, bugünün gündemine ve Türkiyesine dair satır aralarında neyi bulsun istersiniz?
Tabii... Gündemler geçicidir ama sevinçler, hüzünler, kırgınlıklar, ayrılıklar, kavuşmalar aynıdır. İnsan ve insana dair olanlar... Yıllar sonra kitabı okuyan ve bugünün gündeminden habersiz biri, belki gündemle ilgili bir fikre sahip olamayabilir ama okuduğunda öyküdeki duyguyu hissedecektir diye düşünüyorum. Özetle gündem yalan, hoş bir sada kubbede kalan.
Yorum Yaz