Adalar’ın Sultanı: Büyükada

Köşe Yazıları

İstanbul’un karmaşasından sıyrılıp vapurun güvertesinde rüzgârı karşınıza aldığınızda, ufukta beliren o yeşil silüetler sadece bir kara parçası değildir; bir devrin, bir adabın ve bir yaşama kültürünün son kaleleridir. 

İstanbul’un mavilikler ortasına serpilmiş dokuz incisi olan Adalar, şehrin gürültüsünden azade, zamanın yavaş aktığı birer açık hava müzesidir. Adalar’ın ruhu, sadece coğrafi bir kopuş değil, aynı zamanda duyusal bir yolculuktur. Kınalıada’nın çıplak ve kızıl toprağı, Burgazada’nın Sait Faik kokulu dar sokakları, Heybeli’nin çam limanındaki o huzurlu sessizlik ve Büyükada’nın mor salkımlarla bezeli görkemli köşkleri; İstanbul’un çok kültürlü hafızasını günümüze taşır. Eskilerin "Prinkipo" dediği bu coğrafya, sürgünlerin kederini de, sayfiye neşesini de bağrında saklar.

Bugün Adalar’ı anlamak; çamın iğne yaprakları üzerine düşen ikindi güneşini seyretmek, vapurun pervanesinden çıkan köpüklerin sesini dinlemek ve rüzgârın getirdiği deniz tuzuyla karışık mimoza kokusunu içe çekmektir. Burası, İstanbul’un nefes borusu, kadim semtlerin denizdeki izdüşümüdür. Şehri görmeyi bilen gözler için Adalar, sadece birer kara parçası değil; İstanbul’un zarafetini, estetiğini ve tarihî derinliğini muhafaza eden birer emanettir. 

Büyükada, İstanbul’un Marmara üzerindeki en görkemli mührü, Prens Adaları’nın ise tahtıdır. Bir şehrengiz letafetiyle tasvir edildiğinde, bu ada sadece bir kara parçası değil; estetiğin, tarihin ve tabiatın iç içe geçtiği bir hafıza mekânıdır. Marmara’nın lacivert suları ortasında, şehre hem çok yakın hem de bir o kadar uzak duran Büyükada, İstanbul’un zarafet süzgecinden geçmiş en kıymetli mücevheridir. Adalar’ın Sultanı Büyükada; köşklerinin alınlıklarındaki oymalarından, sokaklarına taşan mor salkımlarına kadar bize hâlâ o eski, huzurlu İstanbul’u fısıldar...

İskeleden adım atar atmaz, Saat Kulesi’nin gölgesinde zamanın vapur düdükleriyle bölündüğü o meşhur meydan sizi selamlar. Burası, İstanbul’un kargaşasından kaçanların sığınağıdır. Tanpınar için Büyükada, zamanın dışına çıkılan bir "rüya alemi"dir. "Limanın gürültüsünden, köprü kalabalığından sonra burası bir rüya alemi gibi başlar." Beş Şehir yazarı, adanın metafizik derinliğini ise şöyle; "Ada, İstanbul’un yanı başında, onun gürültüsünden azade, kendi içine çekilmiş bir derinliktir." diye tarif ederken, aslında Büyükada’nın o metafizik derinliğine işaret eder. Adanın sokaklarına saptığınızda, mor salkımların ve mimozaların kokusu, sizi bir şehrengiz şairlerinin dizeleri gibi takip eder.

Nizam ve Maden bölgelerine doğru uzanan yollar, birer açık hava kütüphanesi gibidir. Reşat Nuri Güntekin’in üç katlı zarif köşkü önünden geçerken, Çalıkuşu’nun nahif sesini duyar gibi olursunuz. Reşat Nuri, Büyükada’nın sokaklarındaki naifliği ve yaşanmışlığı şu gözlemle aktarır: "Ada sokaklarında her köşk, içinde anlatılmamış bir roman saklayan sessiz birer kütüphane gibidir."

Hemen ötede, Samiha Ayverdi’nin o asil İstanbul Türkçesiyle tasvir ettiği eski konakların pencerelerinde, geçmişin hayalleri asılı durur. Ayverdi, adayı sadece bir sayfiye yeri değil, bir ahlak ve medeniyet aynası olarak görür "Ada, bir taş yığını değil; bir terbiye, bir nezaket ve bir edep ocağıdır" 

Abdülhak Şinasi Hisar "Büyükada, İstanbul’un bir hülyası, Marmara’nın ortasına bırakılmış bir mücevher kutusudur" diye tarif eder. Sait Faik Abasıyanık, her ne kadar Burgazada ile özdeşleşse de, tüm adaların o hür ruhunu en saf haliyle o özetler: "Ada demek, yalnızlık demek değil; denizin ortasında hürriyeti solumak demektir."  Büyükada’yı sadece bir kara parçası olarak görmek, İstanbul’un ruhuna çekilen o lacivert perdeyi aralayamamak demektir. Bu adanın asıl hüviyeti, toprağından fışkıran ve rüzgârla şehre dağılan o muazzam duyusal hafızada gizlidir.

Adanın en hüzünlü ve en görkemli şahidi şüphesiz Rum Yetimhanesi’dir. Hristos Tepesi’nde yorgun bir dev gibi yükselen bu ahşap yapı, devasa gövdesiyle adanın sessiz çığlığıdır. Buradan Yücetepe’ye, Aya Yorgi’ye doğru tırmanırken, yol kenarındaki ağaçlara bağlanan dilek çaputları, aslında insanın bitmek bilmeyen umudunun birer nişanesidir. Şair Yahya Kemal, adaları seyrederken; "Adalar’da her akşam güneş batarken o an, Sanki bir sonbahar ölür içimizde her zaman" diyerek, adanın o melankolik ama bir o kadar da yaşama sevinci aşılayan havasını mısralara döker.

Büyükada, aynı zamanda bir sürgünler durağıdır. Troçki’nin Hamlacı Sokak’taki evinin yıkıntıları arasında, dünya tarihinin fırtınalı günlerinin izleri sürülür. Ama ada, tüm bu fırtınaları çam kokularıyla dindirmiş, denizin tuzuyla yaralarını sarmıştır. Fayton seslerinin çekildiği sokaklarda şimdi sadece rüzgârın ve kuşların sesi hakimdir. Burası, İstanbul’un ufuk çizgisine çekilmiş en zarif hat, şehri uzaktan ama en derinden seyretmenin en zarif yoludur.

Mart ayında adanın sarı duvağı olan mimozalar, sadece bir çiçek değil, İstanbul estetiğinin sarı fırça darbesidir. Ardından mor salkımlar ve köşk bahçelerinin nazlı sultanları leylaklar boy gösterir. Leylağın o aristokrat kokusu, eski İstanbul’un edep süzgecinden geçmiş bayram sabahlarını hatırlatır. Köşklerin Art Nouveau balkonlarından birer şiir gibi dökülen bu renkler, adayı canlı bir tabloya dönüştürür.

Nizam’dan Maden’e ilerlerken, fildişi çiçekleriyle birer fener gibi parlayan manolyalar, adanın vakur ruhunun nişanesidir. Yol kenarlarındaki kızılçamların sert kokusu denizin tuzuyla nikâhlanırken, erguvanlar kayalıklara imparatorluk morunu nakşeder. Bahçelerin mahrem çizgilerinde ortancalar gölge köşeleri renklendirir; pencerelerden sarkan sardunyalar ise adalı olmanın en samimi şahididir. Yazın habercisi begonviller, köşk duvarlarını birer yangın yeri gibi sararken; bahçe kapılarını bekleyen güller, asırlık bir nezaketi bugüne taşır. Sahil boyunda rüzgâra göğüs geren zakkumlar, adanın dirençli güzelliğidir. Büyükada’yı görmek; manolyanın beyazında sükûneti bulmak, leylağın morunda geçmişi duymaktır. Bu flora, İstanbul’un koku haritasındaki en kıymetli parsel, şehir hafızanın en renkli mirasıdır.

Eski İstanbul’un o "edep ve terbiye ocağı" olan Büyükada, Tanpınar’ın rüyası, Reşat Nuri’nin romanı, Samiha Ayverdi’nin asil Türkçesi, benim ise hiç bitmeyen Şehir hikayemdir . Fayton seslerinin çekildiği sokaklarda şimdi sadece rüzgârın ve kuşların sesi hâkim olsa da, ada her köşesinde bir hatırayı muhafaza etmeye devam eder. Neticede Büyükada; İstanbul’un ufuk çizgisine çekilmiş en zarif hat, şehri uzaktan ama en derinden seyretmenin en zarif yoludur. 

Büyükada’da İskeleden Saat Kulesi’ne, ardından ihtişamlı Nizam köşklerine uzanın. Yücetepe’ye tırmanıp Aya Yorgi’de şehri seyredin. Dönüşte Maden’in asil sokaklarında manolya kokularını soluyup, Rum Yetimhanesi’nin hüzünlü ahşap devine selam vererek gezinizi bir sahil kahvesinde taçlandırabileceğiniz bir yerdir. Büyükada, İstanbul’un yorgun ruhunu dindiren bir şifahanedir. Mazinin kokusunu begonvillerin renginde, geleceğin umudunu ise denizin tuzunda saklar. Burayı sevmek, sadece toprağına basmak değil; Şehri bir manolya saflığıyla yeniden keşfetmektir.

Yorum Yaz