Fuad Başar: “Sanatın Ayrısı Gayrısı Yoktur”

KÜLTÜR SANAT

Hat ve ebru sanatının yaşayan ustalarından Fuat Başar, yarım asrı aşan sanat yolculuğunu, ustalarından öğrendiği edebi, sanat için yaptığı fedakârlıkları ve genç kuşaklara aktardığı mirası anlattı. Başar’a göre bütün sanatlar aynı kaynaktan besleniyor: İnsan olma gayreti.

Hattat ve ebru sanatçısı Fuat Başar’la Erzurum Müzesi’nde açılan “Fuadname” sergisi vesilesiyle bir araya geldik. Kendisiyle hat sanatıyla kurduğu ünsiyet ve bu ünsiyetin ustalığa evrilme sürecinden, bir sanatkarın nasıl bir kişiliğe sahip olması gerektiğine, sanat için yaptığı fedakarlıklardan bu sanat vesilesiyle kazandığı dostluklara kadar birçok konuyu konuştuk.  

İstanbul ve Ankara’dan sonra Erzurum’da açılan serginiz “Fuadname” vesilesiyle bir araya geldik. Sergiye özel olarak Fuadname kitabı ve kataloğu “50. Yılında Fuat Başar’a Armağan” adıyla yayınlandı. Çok kıymetli bir çalışma bu. Düzenlenen sergi de.. Hat ve ebru sanatının seçkin isimlerindensiniz. Nasıl başladı bu sanatlarla ünsiyetiniz? Ve nasıl ustalığa evrildi?

Doğruyu söylemek gerekirse dolduruşa geldim. Kalemine, kitabına, içindeki yazılara çarpıldım elif nedir bilmediğim halde. Elli sene kadar önceydi. Marangoz kalemiyle çalışmaya başladım. Çünkü kamış kalemi henüz tanımıyorum. Erzurum’da da yok. Ağaç dallarıyla yazıyorum. Parker mürekkebi kullanıyorum. İs mürekkebi nasıl yapılır, kitaplarda var ama gel de çöz. Neyse acemiliğin gayretiyle onları da yaptım. İki sene kadar Hamid Bey’le mektuplaştık. Gönderdiği çıkmaları inceleyerek çalıştım. Arkadaşların kimisi boş ver diyor, fakültede sınavın var, ne uğraşıyorsun; kimisi çizgilerin düzgün diyor. Biliyorum ki rahmani bir şeyle uğraşanın başına şeytanlar musallat olur. İstanbul’a geldim geliş o geliş. Hamid Bey’e gidiyorum, çok istifade ettim. İcazet almak nasip oldu çok şükür. Bir taraftan da ebruyla uğraşıyorum. Ufacık bir boya kâğıda yapışsa ebruyu öğrendim diye havalara uçuyorum. Düzgünman’la da mektuplaşıyorum. Hoca öğrenci almak istemediği halde beni kabul etti. Süheyl Hoca’yla Uğur Bey’le tanışmaktan ötürü problem çıkmadı şükür. O son usta, biz de son öğrencileri. Tavsiyelerini hep yerine getirdik. Vefatına kadar meşk sürdü. 82’de rahmetli oldu. Sonrasında sanat hayatımız daha çok öğretme üzerine ilerledi. Ancak ben halen acemilik günlerinin heyecanıyla o gün bugündür devam ediyorum. Hikayem kısaca böyle. 

Birçok öğrenci yetiştirdiniz aynı zamanda. Geleneksel sanatlarımızda usta çırak ilişkisinin önemi hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Öğrenmenin ve öğretmenin yolu kainatın hocası olan Peygamberimizin yoludur (s.a.v.). Yani usta çırak muallim ve müteallim. Usta anlatır, talebe dinler öğrenir; adabıyla işi icra eder. Kafayı çalıştırır buna nasıl bir katkım olabilir diye ömrünü bu işe verir. Bir Arap vecizesine göre “Sen ilme küllünü vermezsen ilim sana cüz’ünü vermez.” Ömrün tamamını bu işe vereceksin ki ilimden, sanattan, hikmetten bir parça alabilesin. Biz o düşünceyle hocalarımız göçüp gitse de onlara hürmetle bu işi devam ettirmeye çalışıyoruz. Bir hadis-i şerif var: “Ya anlatan ol, ya dinleyen.. Sakın üçüncüsü olma, helak olursun.” Dinimizde eğitim öğretim hangi dalda olursa olsun kutsaldır. Bu düşünceyle öğrenci yetiştirmeye başladık. Öğretirken de öğreniyorsun. Öyle sorularla karşılaşıyoruz ki; bunu bilmiyorum, öğreneyim de sana ileteyim diyorsun. Bin bir türlü zorluk ve yokluk içerisinde işe koyulduk, hala da devam ettiriyoruz. Yılmak yok.  

Yazı sanatında içinizden böbürlenme geçmeyecek

Mütevazi ve kalender bir kişiliğe sahipsiniz. Geleneksel sanatlarımızla bağ kurduğunuz günlerden bugüne kişiliğiniz nasıl değişti?

Tevazu sahibi olmazsanız kaleminiz veya fırçanız size mütevazi davranmıyor. Kaleminizi ve fırçanızı Cenab-ı Hakk’ın iradesine raptetmeden başarılı olamazsınız. Bir defasında güzel bir vav yazmış, bir arkadaşa vermiştim. Al dedim şuna bir bak, bu vav biraz oturaklı çıktı. Arkadaş eline aldığı gibi diliyle yaladı, vav yok oldu gitti. Döndü bana boş boş bakıyor. Yahu dedim, Allah rızası için, bunu neden yaptın? Verdiği cevap beni düşündürdü. İçimden dedi kuvvetli bir emir geldi, çabuk o vav’ı yala diye. Yaladım ama bu işi neden yaptım vallahi farkında değilim, dedi. Dersimi aldım. Özellikle yazı sanatında zerre kadar içinizden böbürlenme geçmeyecek. Bunlar insanı mütevazi olma yoluna arkadan süngüyle itiyor âdetâ.

Ebru üstadınız Mustafa Düzgünman’la yaşadığınız bir anıyı paylaşmak ister misiniz?

Valla her iki hocamla da önemli hatıralarım oldu. Ama en çok Düzgünman’la. Çünkü ona daha uzun süre devam ettik. Ebru teknesinde uğraşırken derdi ki, “Evladım diğer sanatlar gibi ebru da zordur ama en zor sanat adam olmaktır. Onu başar gerisi gelir,” derdi. Hocanın bu sözünü hiç unutamam.

Biraz önce bahsettiğiniz gibi genç yaşta kazandığınız Tıp Fakültesi’ni yarıda bırakarak sanata yöneldiniz. Bu çok ciddi bir karar. Sanat için bunca fedakarlığa değer mi?

Diyelim ki şu an tıp profesörüyüm sanatla karşılaşmışım, vallahi hiç düşünmeden aynısını yapardım. O zaman şöyle bir bilanço çıkartmıştım. 42 milyondu Türkiye’nin nüfusu 76’larda. 42.500 hekim vardı; her bin kişiye bir hekim, 42 milyona bir hattat Hamid düşüyordu. Adamcağız yaşlı, göçüp gitti. Bu sanat tarihe gömülmesin diye bin bir türlü zorlukla ufacık bir yerde bir ömür uğraştı durdu. Parada pulda gözü yoktu. Yazıya olan sevdasından gecenin ikisinde üçünde kalkıp yazıyordu. Bu para sevdasından falan değil.. Kısacası aynı kararı şimdi de olsa veririm. Devre arkadaşlarımın çoğuyla irtibatım sürüyor. O zamanlar tatlı bir sitemle bana kızan arkadaşlar şimdi işin en iyi yerinden döndün sen diyorlar. 

Fuadname sergisi mevcut birikimin kuşaktan kuşağa aktarılmasını da sağlamış görünüyor. Öğrencilerinizle aranız nasıl? Bu sanatları onlara öğretmekten keyif aldığınızı düşünüyorum.

Hem keyif alıyorum hem de onlarla iftihar ediyorum; bu sanata emek verip yaşamasını sağladıkları için. Öğrencilerimiz hem ebruda hem de yazıda ata dede sanatını günden güne daha iyi yaparak yaşatıyorlar. Bu bir iftihar vesilesidir, şahsım adına değil, ülkemiz adına. Kişi göçer gider ama yetiştirdikleriyle beraber sanatta tanınır bilinir olur; onun bilinmesi de işin edebinin de yaşadığını göstermesi bakımından önemlidir. Müslümanlara en başta edep lazım.

Fuadname kitabında yazdığınız bazı şiirlere ilk kez rastlıyoruz. Şiir ve edebiyatla alakanız nasıldır? Sanat bir bütündür, tüm sanatlar birbirini besliyor diyebilir miyiz?

Sanatların ayrısı gayrısı yok; hepsi bir tek sanattır. Ve bütün sanatların gerçek sahibi Cenab-ı Hak’tır. Sanatlar hiçbir kusur ve fazlalık ihtiva etmeyen bir özellik taşır. Allah koskoca kâinatı yaratmış, ne büyük bir sanat eseri. Ama onun içinde öyle bir sanat eseri yaratmış ki o da insan. Ve halifem diye buyurmuş ona. Edebi inancı iyiliği ile her insan mübarektir, eşsizdir. Yeter ki onu kimin sanatlı olarak yarattığını bilmiş olsun. Yoksa insan kılığında haşerat sürüsü mü yok? Dünyayı tahrip eder, insanları öldürür, nükleer silah icad edip binlerce masumu ortadan kaldırır. Onlara insan demeye benim dilim varmıyor. Sanat bize bunu öğretiyor. Sanattan gaye de kişilerin gerçek sanatı var edene yönelmesidir. Aksi halde sanatçı sıradan bir işçiden başka bir şey değildir. Dünya çapında bir mimar düşünelim. Öyle bir bina yapmış ki eşi benzeri yok. Dağ başında bir yerde, fakat içinde yaşayan yok. Ama bir de kulübe var, biri bu kulübede oturuyor eşi çoluk çocuğuyla. Biraz fakirlik içinde; ama içeride sürekli ayet-i kerimeler duyuluyor, şiirler okunuyor; birbirleriyle şiir gibi geçiniyorlar. Acaba tercihiniz hangisi olur? O saray mı, bu kulübe mi? Muhabbet dolu kulübe, o koca saraydan çok daha makbuldür. Sanatta bir ruh lazım. Ruhsuz sanat olmaz. Onun için yapay zekanın ürettiği resim veya ebru görüntüleri baştan aşağı sanattır dense bile benim gözümde değeri sıfırın altındadır.   

Hat ve ebru sanatı sevgisi etrafında gelişen dostluklardan bahsetmek ister misiniz?

Bu sanatlar sayesinde hısım akrabadan da ileri dostluklarımız oldu. Sanat insanlar arasında dostluk doğurmalı, yoksa mekanik bir şey olur. Cenab-ı Hakk kulları arasında muhabbet, sevgi, dayanışma istiyor. Dinin özeti de bu zaten. Ben öyle inanıyorum ki dünyada iyiliği yaşatanlar öbür tarafta da iyi yaşatılacak. İnancımız bu.

Yorum Yaz