Yas Günlüğünden Romana: Bahçıvan ve Ölüm

EDEBİYAT

Georgi Gospodinov’un son romanı Bahçıvan ve Ölüm yazarın diğer kitapları gibi ilgiyle karşılandı ve epeyce övüldü. Nihayetinde övgünün kaynağı, Bulgaristan’ın 1989 sonrası en çok çevrilen yazarlarından biri olan Gospodinov olunca ben de daha fazla gecikmek istemedim. Üstelik Doğal Roman, Hüznün Fiziği ve Zaman Sığınağı gibi romanlarıyla uluslararası çapta ilgi gören, pek çok prestijli ödülün de sahibi olan bir yazarın kitabıydı bu...

 

Edebiyat yolculuğunun bütününe bakıldığında, yazdığı türün sınırlarını zorlayan ve romanlarında biçimsel pek çok yeniliğin takipçisi olan yazarın, karakter yaratımlarının geneline bakıldığında bir alter ego görmek mümkün. Romanlarının içinde özne olarak bir biçimde varlığını gösteren Gospodinov’un Zaman Sığınağı’nı okurken seslerin birbirine girdiğini hissedersiniz. Gaustin midir konuşan yoksa yazarın bizatihi kendisi mi anlamak güçleşir. Kendi hikâyesinden ve kendi sesinden beslenen bir yazar tercihidir bu ve buna herhangi bir itirazım yok. Ancak Bahçıvan ve Ölüme geldiğimizde, bütün o çok sesliliğin birdenbire silindiğini, seslerin tek bir kişide birleştiğini görürüz. Gospodinov burada alternatif bir kişilik arama çabasına girmez, çünkü bu kez, doğrudan anlatıcı koltuğuna yerleşmiştir. Kitap, baştan sona babanın yitimi karşısında konumlanan özneyi, yani kendini ve babanın ölümünü konu edinir. Bir çeşit yas günlüğü yahut anı denebilecek bir kitabı, roman; kurmaca dışı kişileri de karakterler olarak algılamamızı ister.

 

Bu istekle daha ilk cümlede karşılaşırız, Bir hikâye yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince, kelimelere bürününce artık bize ait olmaktan çıkar. O artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir.” 

 

Okur henüz metnin kendisiyle karşılaşmadan bir savunu cümlesiyle karşı karşıya gelir. Birazdan okuyacağınız kitabın, tamamen kişisel deneyimlerden yola çıktığını ancak sırf yazıya geçirildiği için ona kurmaca diyebileceğimizi imleyen bir savunu cümlesiyle...

 

Peki öyle midir sahiden?

 

Otobiyografik anılar sırf yazıya geçirildiği için romana dönüşür mü? Belki de doğrudan şöyle sormalı: Bahçıvan ve Ölüm, kolaylıkla anı ya da günce olarak nitelenebilecek bir kitapken daha çok alıcısı olsun diye mi roman olarak nitelendirildi? 

 

Gospodinov, kitabın sonlarına doğru yazdıkları üzerine bir kez daha düşünmüş ve bir kez daha savunma gereği hissetmiş olacak ki şöyle diyor, “Bu kitabın kolay bir türü yok, onu kendisi icat etmeli. Tıpkı ölümün bir türü olmadığı gibi. Hayatın bir türü olmadığı gibi. Peki ya bahçe? Belki o başlı başına bir türdür ya da tüm diğer türleri içine alır. Bir ağıt-roman, anı-roman ya da bahçe-roman. Hüznün botaniği açısından fark etmiyor.”

 

Anıların daha yazılırken belli bir türün içine yerleştirilmeye çalışılması, okur tarafından hemen ilk anda seziliyor. (Samimiyeti perdeleyen şeylerden biri de bu.) Henüz başlarken bunun sırf yazıldığı için kurmaca olduğunun, olabileceğinin altı çiziliyor. Sonunda ise kurmacanın içinde bir yere işaret ediyor; romana. Roman denildiğinde de bir şeylerin yerli yerine oturmayacağı hissedilmiş olacak ki, günceyle anı arasında gidip gelen bu bulamaç için yeni bir terim çıkarıyor yazar cebinden: Anı-roman. Böylece, kurmaca evreninde dayanaksız, boşluğa asılı bir kitap çıkıyor: Bahçıvan ve Ölüm.

 

Bahçıvan ve Ölüm üzerine düşünmeyi sürdürürken bir yandan da hikâye, roman, anı, deneme, anlatı ayrımlarını belirlemeliyiz belki de. Hiçbir türün içine dahil edemediğimiz, kurmacayı, düşünceyi ve bir yandan da yaşanmışlığı barındıran metinlere “anlatı” diyoruz.  Bu noktadan bakıldığında, yas günlüğüne dönüşen bu metne anlatı demek mümkün değil. Babasından mülhem anlatılan öykücükler de kurmaca içermediğinden anlatı sınırlarından da uzaklaşıyoruz. Peki ya şiirin süt kardeşi olan deneme? Deneme denebilir mi bu metinler için? Denemenin sanatsallığı, üslupçu tavrı, okurla herhangi bir pazarlığa gerek duymayan şeffaflığı ve felsefeyi, düşünceyi barındıran ama onlardan ibaret olmayan yanı dikkate alındığında, bu metne deneme demek de mümkün değil.

 

Türler arası geçirgenliğin, metinlerarasılığın ve belli bir kalıba oturtulmaksızın yazarın özgürce kalem oynattığı kendi sahasının savunucusu olmayalım, demiyorum elbette, ancak kendisini roman diye tanımlayan bir metinde, kurgunun kırıntısı olmamasının üzerinde duralım, istiyorum. Yılların getirdiği birikimle istese her sene bir roman yazabilecek nitelikteki yazarların, öykücülerin geriye çekilip yazdıklarına şöyle bir bakmalarının ve “yeni bir şey söylemeyeceksem, yeni bir biçim denemeyeceksem; yazdıklarım, söylenenleri bir kez de kendi sesimle söylemek mesafesinde kalacaksa yazmamın anlamı ne?” sorgusu üzerinde durmaları gerektiğinin üzerinde duralım istiyorum.

 

Ayrıca Gospodinov, pek çok edebiyatçı gibi edebiyata şiir yazarak başladığından olacak sık sık şiir kaçakçılığı yapmaya yelteniyor. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bu, yalnızca “yeltenme” mesafesinde kalan girişimler çünkü sayfalar arasında ayaküstü felsefeye varan cümleleri, aforizmaları ve çeşitli tespitleri anıştıran pek çok “güzel” cümleyle karşılaşıyoruz. Yazarın, önüne geçilemez, durdurulamaz bir güzel cümle iştahının olduğu hemen ilk anda fark ediliyor. 

 

“Çiçekler aslında ölülerin gizli mektupları değil midir?”

 

“Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi ölümün dili olduğunu biliyordum. Ölüm, Latince konuşur.”

 

“Keder, kemikleri gerçekten kırılganlaştırır.”

 

Yazarın düşebileceği tuzaklardan birine, daha ilk anda düşüyor Gospodinov; aforizmatik, güzel cümle kurma hastalığı... Sosyal medyada paylaşılacak türden tespitler, kitap alıntıları paylaşan internet siteleri için epeyce malzeme veriyor yazar... böylece zaten olmayan “hikâye” iyiden iyiye araçsallaşıyor. 

 

Bu yazıyı yazarken Gospodinov’un bir söyleşisine denk geldim. İyi cümle kurma çabasını doğrulayan bir tavrı var. Şöyle diyor, “Yazdığım romanlardaki her cümlenin tek başına kulağa çok iyi gelmesini önemsiyorum.”

 

Cümle titizliğinin, yazı işçiliğinin, bir yazıyı yazmak için kıvranmanın, sıkıntı içinde dönenip durmanın dışında bir şeyden söz ettiğimi bilmem söylememe gerek var mı? Bu, bazı cümleleri kurmak, bazı düşünceleri söylemek için hikâyeyi araçsallaştırmak anlamına geliyor ve nereden bakarsanız bakın yazar için bir tuzak bu.

 

Şöyle bitirelim, “Siz Borges değil misiniz?” diye soran bir okuruna, “Evet, arada bir,” yanıtını verir Borges. Gospodinov’un da en azından bir süreliğine Gospodinov olmadığı kesin.

Yorum Yaz