Filmde birçok sahnede sınandım

//
31 dakikada okunur

Yönetmen Orçun Köksal: “İstemeye istemeye senaryoyu elden geçirip Hacı Bektaş’ı da çıkarttım. Tire’de Ali Baba Türbesi, yine bir Bektaşi babasının türbesini koymuştum. Sahneyi orada çekmeyi planlamıştık. Sonrasında gelişen olaylarla Hacı Bektaş geri geldi senaryoya. İşte burada anladım. Bu ve çekimde bunun benzeri birtakım olaylarla fark ettim ki bu bir sınanma. Gerçekten istiyor musun? Gerçekten istiyorsan nelerden vazgeçiyorsun? Vazgeçtim dediğin anda artık senden daha üst bir plan, kudret, sana tamam diyor. O süre, mekân, duygu her şey sizi sınıyor.”

Hayatlarımızda ilk kez yaptığımız şeylerin yeri ayrıdır. Neyi yaptığımızı ya da yapamadığımızı öyle anlarda öğreniriz. İkinci, üçüncü kez yaptığımızda ilk kez yaptığımızda çıkan derslerden hareket ederiz. Yolumuza devam ederiz. İlk film, ilk kitap, ilk şiir de böyledir. Çeşitli yollardan, sınanmalardan geçerek izleyicininin, okuyucunun karşısına çıkar. Hatasıyla sevabıyla artık herkesin olur. Bu röportajımızda ilk filmi Bars’ı çeken Orçun Köksal ile bir araya geldik. Kendisini usta yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta, Süt, Bal filmlerinin senaryolarındaki isim olarak biliyoruz. Köksal’ın 5 yıldır üzerinde çalıştığı Bars festivallerde sinemaseverlerle buluştu. Bizde kendisiyle filmin hikâyesini, yapım sürecini, Semih Kaplanoğlu ile beraber çalışma sürecini konuştuk.

Bars’ın hikâyesiyle yolunuz nasıl kesişti ve ve bu hikâyeyi anlatmaya nasıl karar verdiniz?

Bu topraklara ait bir hikâye anlatmak istiyordum. Kimlik, kaybolan değerler, kültür üzerine düşünürken yine bu topraklara ait olan çok ikonik bir varlık Anadolu parsı ile karşılaştım. Binlerce yıl bu topraklarda yaşamış ve cumhuriyet sonrası avcılığın yaygınlaşmasıyla, tüfekle ve çıkan kapanlarla birlikte kontrolsüz bir şekilde avlanıp yetmişli yıllara kadar neredeyse nesli tükenme noktasına gelmiş leopar, yani pars beni bu noktada cezbetti. Çünkü  “Onun yok oluşu üzerinden Anadolu’da yok olan değerleri, kültürü ve kimliği anlatır mıyım?” diye bir soru sordum kendime. Hikâyeyi anlatmaya karar verme motivasyonum bu şekilde oldu. Anadolu parsına öncesinde özel bir ilgim yoktu. Ama doğaya her zaman ilgim vardı. Bir şekilde filmde böyle dışa çıktı. Tabiatın, doğanın ve yaban hayatın işin içinde olması çok da tesadüfi değil. Ama dediğim gibi asıl çıkış noktam o kaybolan varlık üzerinden Anadolu’nun kaybolan kimliğini ve değerlerini anlatmaktı. 

(Oruç Köksal ve Rabia Bulut)

Kimliksizleşme, kimliği kaybetme meselesinin Anadolu parsı üzerinden anlatımının filmde tamamlandığını düşünüyor musunuz?

Bars, hiçbir şeyin altını çok fazla çizmiyor. Başından sonuna kadar filmde iki zooloğun hakikaten bu kaybolan tür üzerine bir araştırması, arayışı var. Sonuna kadar devam ediyor bu. Biz bunu metafor olarak özellikle Hacı Bektaş sekansında hissettirmeye çalışıyoruz. Karakterlerin arasında bir karşıtlık var. Kendi sorgulamalarını filmde bu karşıtlıklar üzerinden yapıyorlar. Ama dediğim gibi, bunun çok altını çizmeden, bunu çok vurgulamadan yapıyorlar. Bu biraz zor bir şey. Tabii ilk filmde bunu başarabilmek de kolay değil. Onun için biraz sevabıyla günahıyla biz bunu yapmaya çalıştık. Ama, evet. İzleyenlerden aldığımız reaksiyon doğrultusunda, hele ki bu kültüre yakın olan veya o coğrafyayı yaşamış ya da biyolog ya da zoolog olarak bir şekilde bir araştırma konusu olarak parsı incelemiş insanlardan aldığımız dönüşlerde bu noktayı yakalıyorlar. 

Veysel ve Emre ana karakterleriniz, iki zoolog. Onlar arasında bir doğu-batı ikilemini görüyoruz. Bu ikilem, her zaman tartışılan bir şey olmuştur. Onların bu ikilemdeki yolu nereye varıyor? Bu yolu sonuçlandırıyorlar mı yoksa aynı karşıtlık içlerinde devam ediyor mu? Özellikle Emre’de biraz daha fazla bu. Veysel kaynaklarıyla, kültürüyle daha iç içe. Buna ne dersiniz? 

Karakterin dönüşüm ve evrilmesini dediğiniz gibi Emre üzerinden daha fazla takip ediyoruz. Ama Hacı Bektaş sekansında Veysel’de de aslında bir bocalama, bir sorgulama yaşıyoruz. Onun kendi travmalarına ve geçmişine dair olduğunu gözlemliyoruz. Çünkü çocukken gözleri önünde babasının sürüyü tehdit eden bir parsı vurarak öldürdüğünü hatırlıyor. Bu onun için büyük bir travma. Veysel’in sonrasında zoolog olması, bu konuyu ele almasındaki en önemli sebeplerden biri de bu travma. Veysel “Acaba o vurulan son pars mıydı ve pars halen yaşıyor mu?” sorusunu yıllarca kendine sormuş bir karakter. Her ne kadar Feridun Hoca’nın telkiniyle bunu kabul etmiş olsa da aslında içten içe, İstanbul’a gelişinde, o mesleği seçişinde, akademiye dönüşünde bu yatıyor. 

Günümüzdede arayış devam ediyor

Bars somut bir arayış filmi aslında. Ama içinde manevi arayışlar da var. Arayışla da aslında gelenekle ve maneviyatla bir ilişki kuruyorsunuz. Filminiz bağlamında gelenek ve arayış arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? 

Bütün dünyada etnik kültürlerde global bir şekilde evriliyor. Artık bilginin aktarımı, bir yerden bir yere gitmesi o kadar hızlandı ki, daha önceden onlarca, yüzlerce yıl alan, aktarılan bilgi şu an dakikalar içinde dünyanın bir ucundan bir ucuna gidiyor. Geleneği belki de zedeleyen şeylerden biri bu aslında. Çünkü gelenek hem yazılı hem sözlü olarak aktarılan bir şeydi. Yüzlerce onlarca yıl bu şekilde aktarıldı. Ama günümüzde artık verinin bir yerden bir yere ulaşması çok hızlı. O eski sözlü, yazılı gelenek daha dijital bir aktarıma dönüştü. Geleneğin, örfün, adetin, usullerin yerine  dijital dünyaya ait şeyler koymaya başladık. Bu bence önemli bir nokta. Bu talibine de muhatabına da bir arayışı getiriyor dolayısıyla. Çünkü günden güne nesilden nesile azalan bir kültürün içinde, buna talip olanlar veya bunu merak edenler ister istemez bir arayışa girişiyorlar. Bunu oradaki coğrafyaya giderek, oradaki halkla tanışarak ve konuşarak izini sürmek, akademik çalışma yapmak onun hakkında belgesel yapmak, kitap yapmak, oyun yazmak, vesaire…Yani sonuçta bu bir arayışa dönüşüyor günümüzde.

O arayış aslında her zaman devam ediyor. Filmin soyut kısmına, metaforlarına ve anlamlarına dair konuştuk ama film yapmak teknik de bir iş. Teknik bir yolculuğu da var. Yapım süreci nasıl gerçekleşti ve neler yaşadınız? 

Neredeyse beş yıl oldu artık, vizyonunu da katarsak. İlk bakanlık süreciyle birlikte başlıyor. Filmin bütçe arayışına 2018 gibi başlayıp 2019’da desteği alabildik. Dolayısıyla iki sene filmin bütçelenmesiyle geçti. 2020’ye kadar bütçe arayışlarımız devam etti ama pandemi bizim için bir engeldi. Pandemi döneminde bütün sektörlerde bir daralma yaşandı. Sponsorluk bulmak çok zorlaştı. Yurt dışındaki fonlara başvurduk, ortak yapımcılarla görüştük. Cinelink’e seçilmiştik zaten. Ama orada da fonlar küçüldü. Dolayısıyla ne kadar hedeflemiş ve gayret etmiş olsak da bir ortak yapımcıyı dahil edemedik. Dahil ettiklerimiz de kendi ulusal fonlarından para çıkartamadı. Bu nedenle filme bir ortak yapımcı giremedi. Bu önemli bir faktör. Ve biz bakanlık parasıyla baş başa kaldık. İzmir Belediyesi’nden İzmir Sinema Ofisi’nin  ayni desteği var. Onun dışında Alim Yapım’ın bir katkısı var. Ve daha sonra TRT’nin yine katkısıyla dört ortaklı olarak filmi tamamlamış olduk. Ama tabii ana para yine bakanlıktan gelen paraydı yani elimizde çok düşük bir bütçe vardı. Hem ekipte çalışan insanların fedakarlıkları, İzmir Belediyesi’nin ayni destekleri, kamera sponsorlukları gibi gibi unsurlarla çözdük filmi. Çok uzun uzadıya olmasa da ön hazırlık evresi de oldu. Ama dediğim gibi hep pandemi döneminde bunlar oldu. Çekimler de pandemi döneminde oldu. Dolayısıyla onların da getirdiği birtakım kısıtlamalar vardı. Zaten filmin büyük bir kısmı açık alanda geçiyor. Orman ve dağ sekansının olduğu arazi koşulları biraz zorluydu bizim için. Ama bir şekilde çözümledik. 

İlk filmde bu kadar doğayla cebelleşmeye gerek var mıydı, daha sakin bir film mi yapsaydık dediniz mi? 

Tabii herkes elinde kısıtlı bir bütçe olduğunda tek veya bir iki mekânda bunu çözmeyi hedefliyor. Öyle bir matematik kuruyor, bu tabii ki mantıklı. Ama bizim hikâyemiz sürekli ilerleyen bir hikâyeydi. Dolayısıyla bir başka plana tekrar geri dönüp de orada çekim yapmıyorduk. Filmin çekim süresinde de sürekli değişiyordu mekânımız. Güzel ama çok yorucu bir şeydi. Programı da çok yoruyordu. Elimizde ilk etapta üç haftamız vardı, sonra dört haftaya zar zor tamamladık filmi. Hakkı beş haftaydı filmin kesinlikle. Biz üç haftayla ancak kurtarabileceğimizi düşünürken dördüncü haftayı da çok şükür çekebildik. Ama beş hatta altı hafta olsa tabii ki çok daha rahat çekilebilirdi. Program çok sıkıştı. Hızlı olmamız gerekiyor, program sizi beklemiyor, ertelediğimiz her şey sonrasında çekemeyeceğimiz sahne olarak önünüze çıkıyor. Her ne kadar “Bunu bugün değil de iki gün sonra şu saatte mi çeksek?” deseniz bile çekmeme olasılığınız çok yüksek, çekemeyeceksiniz çünkü. Yani ilerleyen bir lokomotif var ve siz onun bir şekilde üstünde durmaya çalışıyorsunuz. O sizi kesinlikle beklemiyor. 

Çekim sürecinde hikâyenize uyumlu bir noktada durmaya çalışıyorsunuz, o daha da zorlaştırıyor. Peki sizce bir film yapmak tecrübesinde en önemli olan şey ne? Filmin sonuna varmak mı yoksa ne olursa olsun tamamen kafanda olanı çekmek mi? 

Şöyle, bizim yapımcımız Sinan Kesova’nın bana söylediği güzel bir şey vardı. Senaryodan sahnelerin atıldığı birçok tartışmanın yapıldığı uzun bir gecenin sonunda bana dedi ki, “Ağabey, en iyi film çekilmiş olandır. Aksi halde bir filmin olmayacak, sadece bir senaryo olarak kalacak.” Bu benim aklımı çelen bir cümleydi. Onun sonrasında ben de o refleksle hareket etmeye başladım. En büyük şansım benim Vigo Film’le çalışmamdı. Çünkü Vigo Film, filme girerken neredeyse benden daha hazırdılar. Yapmayı çok istiyordular. Filme inanmışlardı. Benim korkularıma rağmen onlar filme inanmıştı ve “Elimizdeki imkanlarla ne olursa olsun biz filmi çekmek istiyoruz, sen de istiyor musun?” dediler. Başta birçok şeyden istemeye isteme ödün vermek durumunda kaldım. Hatta artık öyle bir noktaya geldik ki, paramız yok, Hacı Bektaş’a gidemiyoruz noktasındaydık. Ben artık senaryodan on sayfayı gözüm kapalı atmıştım. Ama dedim artık Hacı Bektaş’ı da çekmeyeceksem bu filmi yapmamın bir anlamı yok. Bundan da vazgeçemem dedim. Vazgeçeceksin ya da filmi yapamayacağız dediler. Bu noktaya geldiğimizde istemeye istemeye senaryoyu elden geçirip Hacı Bektaş’ı da çıkarttım. Tire’de Ali Baba Türbesi, yine bir Bektaşi babasının türbesini koymuştum. Sahneyi orada çekmeyi planlamıştık. Sonrasında gelişen olaylarla Hacı Bektaş geri geldi senaryoya. İşte burada anladım. Bu ve çekimde bunun benzeri birtakım olaylarla fark ettimki bu bir sınanma. Gerçekten istiyor musun? Gerçekten istiyorsan nelerden vazgeçiyorsun? Vazgeçtim dediğin anda artık senden daha üst bir plan, kudret, sana tamam diyor. O süre, mekân, duygu her şey sizi sınıyor.Ve bunu hissettikten sonra rahatladım. Çünkü benden daha büyük bir plan var ve O’nun her şeyi yapmaya kudreti var. Vazgeç diyorsun, istemiyorsun, vazgeçiyorsun ama sana farklı bir şekilde ve belki daha güzel bir şekilde onu sunuyor. Bu herkes için her zaman böyle mi ilerler bilmiyorum ama ben bunu yaşadım. 

Ödüller yönetmeni motive ediyor

Filmden ve yapım sürecinden bahsettik. Filmin bir de seyirciyle buluştuğu, yarışmalarda ödül aldığı noktalar var. Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödülünü aldınız. Bu ödül size ne hissettirdi ve ödüllerin bu noktada nasıl bir anlamı olduğunu düşünüyorsunuz? 

Kimi genç yönetmenler filmlerin yarıştırılması ve ödül verilmesine karşı demeçler de veriyorlar. Yarıştırılmak konusunda haklı oldukları noktalar da var. Ama hepimiz ilkokuldan itibaren o eğitim sürecinde de hep bir yarışın içine dahil edildik. Okul hayatı bitti iş hayatına atıldık, o yarış hep devam etti. Dolayısıyla hayatın içinde hep bir mukayese hep bir yarıştırma var. Daha iyi veya daha kötü kavramı var. Bu ayrı bir mesele. Ama ben kesinlikle ödüllerin motive ettiğine inanıyorum. Ve bize çok olumlu tesir etti. Biz dünya prömiyerini yurt dışında yapmayı hedefliyorduk. Denedik, o süreci tamamladık. İyi festivallerde kısa listelere kaldık. Fakat sonuçta yurt dışında iyi bir yerde açamadık. Sonrasında yurt içinde de İstanbul Film Festivali ilk hedefimizdi. İstanbul’da seçilmiş olmak ve sonrasında Seyfi Teoman gibi manen de çok kıymetli bir ödülü almış olmak benim açımdan çok önemli. Vigo Film açısından da çok önemli çünkü bu gerçekten de büyük bir motivasyon. Hele ki dünyada binlerce filmin üretildiği bir dönemde. On sene öncesine kadar böyle değildi. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde, Müslüman ülkelerde bir sinema filminin bitmiş ve ortaya çıkmış oluşu bütün dünya sinemasında karşılık buluyordu. Değer buluyordu ve bir şekilde film gösteriliyordu. Çünkü daha az üretim vardı. Bizim ülkemizde de daha az üretim vardı ve yapılan iş kıymetliydi. Kayıtsız kalınmıyordu. Şu an çok daha fazla üretim var, dijital sonrası hem Türkiye’de hem dünyada. Artık filmi bir yere sokabilmek, bir yerde kendini var edebilmesi güçleşti ve günden güne de güçleşmeye devam ediyor. 

Dağıtımcı filmi vitrine koyuyor

Kısa filmciler için de aynı şey geçerli. Orada çok daha fazla üretim var. Kendinizi fark ettirmeniz çok zor bir hale geliyor. Önemli bir unsur, ortak yapımcı, yabancı ortak yapımcı ve yabancı dağıtımcı olması. Yabancı bir dağıtımcı olduğunda gerçekten matematik değişiyor çünkü burada bir sektörden bahsediyoruz. Festival bir pazar. Bu işin marketi ve vitrini. Dolayısıyla herkes ürününü o vitrine sokmak için uğraşıyor. O marketin raflarında bir ürün olabilmek için uğraşıyor ve bunun için de tabii ki dağıtımcılara ihtiyaç var. Birinin sizin ürününüzü alıp rafa koyması lazım. Bizim bu filmde, bu projede en büyük eksiğimiz bu. İşte ilk film biraz kadersiz oluyor. Bütün bu süreci gözden geçirdikten sonra filmin bitmiş, tamamlanmış olması bile kendi içinizde bir başarı haline geliyor. Çünkü en azından set patlamadan, film yarım kalmadan, paramız bitmeden ya da borç harçla tamamlamamış oluyoruz. Günahıyla sevabıyla film bitiyor ve ondan sonraki gösterim süreci başlıyor. Bu tabii ki bir mutluluk, bir rahatlama. 

Semih Kaplanoğlu benim için bir okuldu

Semih Kaplanoğlu Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden hatta 90 sonrasında da sayılan yönetmenler arasında. Bu tecrübeyi nasıl anlatırsınız? Onunla beraber çalışmanın size nasıl katkıları oldu?

Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar mezunuyum. Okulu bitirirken çizmekten çok yazarak bir şeyler yapmak vardı kafamda. Reklam senaristliği düşünüyordum ve sektörden tecrübeli insanlarla elimde yazdıklarımla gidip görüşüyordum. Ajanslara girmek de o dönemlerde çok kolay bir şey değildi. Görüşmeler sırasında Semih Kaplanoğlu’yla da görüştüm ve daha ilk görüşmede o benim aklımı çelen birtakım önerilerle bana yaklaştı. Kendisi reklamdan gelen hatta kristal elmaları olan, reklam sektöründe o yıllarda çok başarılı olan bir yönetmendi. Ama radikal bir kararla, aslında radikal de değil hep yapmak istediği şey olan sinemaya geri dönmüş ve tüm o reklam sektörünü elinin tersiyle itmişti. Bu tabii ki çok takdire şayan herkesin yapamayacağı bir duruş.  Bana da o konuşmamız esnasında dedi ki; reklamda güzel para kazanırsın, ama sadece para kazanırsın. Bence kendi projelerin üzerine düşün, kendi projelerin üzerine harca vaktini dedi. Bu benim için akıl çelici sözlerden bir tanesiydi ve “Evet ama nasıl?” sorusu belirdi kafamda. Bunu düşünmeye başladım. Yazmış olduğum amatörce de olsa bir senaryo da vardı. Senaryoyu da kendisine bırakmıştım. Birkaç ay sonra beni aradı. Senaryoyu okumuştu ve bana görüşmek istediğini söyledi. Bana setinde, Meleğin Düşüşü filminde sanat grubunda yer verdi. Benim en büyük şansım buydu. Semih Kaplanoğlu gibi bir yönetmenin bana gel ve başla demesiydi. Bu herkesin yapmayacağı bir teklif. Ama sağ olsun o bazı bir şeyler gördü herhalde. Sanat eğitimi almış olmam, senaryo yazmak istiyor olmam gibi unsurların yanı sıra benim de bir manevi arayışım vardı ve o bunu fark etmişti. Belki de asıl ortak paydamız buydu. Meleğin Düşüşü’nden sonra da biz birlikte devam ettik ve Yusuf üçlemesini çalışmaya başladık. Onun yanı sıra başka işlerde de çalıştık. Aslında benim için bir okuldu Semih Kaplanoğlu’nun yanında olmak. Ve çok büyük bir şans tabii ki. Şu an bu işle uğraşıyor olmamın en büyük etkenlerinden birisidir.

Bir film öyle ya da böyle bitti. Yönetmenlik yolu sizin için açıldı. Şu an yeni bir film hazırlığı var mı? Neler yapıyorsunuz?

Yeni hikayeler var tabii kafamda. Ama daha acele etmiyorum diyeyim. Çok uzun bir süreç. Bir filme başlamak yine dört senemizi alır bizim. Bugün başlıyoruz desek, onun fonlaması, projenin geliştirilmesi, hazırlık süreci derken neredeyse iki senemiz geçiyor. Ondan sonra çekimi, post prodüksiyon kısmı, festival süreci yine bir üç buçuk dört seneye yayılıyor. Dolayısıyla kafamda konular var ama hali hazırda yazmaya başladığım, bunu yapacağım dediğim bir proje yok henüz. Arıyorum, düşünüyorum. Şunu da düşünüyorum, dünya çok hızlı değişiyor, ilerliyor. Bir filmi üç senede dört senede yapıyoruz. Bugün anlatmak istediğim hikâye dört sene sonra ne kadar geçerli olacak? Bu önemli bir soru.  

 

Önceki Yazı

Perde gazeli

Sonraki Yazı

Acının Beşiğinde Edebî-yâd

Son Yazılar

Şehir, mimari ve sanat

Hepimizin ortak derdi olan hususlarla ilgili birkaç soru soralım; Mimarlık eğitimi ülkemizde bu kadar geliştiği halde