Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Tanpınar Bursa’da Zaman şiirinde "fetih günlerinin saf neşesi" tabirini kullanır. Uzun anlamları olan bir hülasa gibi. Tam 700 yıl olmuş güzel Bursa bizim olalı. Takvimler 1326’yı göstermiyor. Biz de o devrin yalınkılıç âdemleri değiliz. Bir sur parçasına bakışlarımızı emanet ediyoruz. Taşlar konuşur mu diye merak edenleri şahitliğe çağırırcasına, lisan-ı münasiple durduğu yerden anlattıkça anlatıyor sanki Bursa. Osman Gazi’nin ufkunda bekleyen şehir, Orhan Gazi’nin vardığı kapı. Fethin on yıllık uzun bekleyişini düşündükçe zihnimdeki cenk görüntülerinin arasına başka sahneler de karışıyor: akşam yemeğini ateşte pişiren kadın, uyuklayan nöbetçi, geceyi gözetleyen derviş, uzaklara dalmış kumaş tüccarı, eve dönmeyi bekleyen sürgün, çocuklarına su taşıyan adam, ocağını toplayan demirci, mışıl mışıl uyuyan bebek… Tarihin büyük anlarının yanında günlük hayatın olağan rutinleri. Saltanat kapısını açan tarih, kapının ardındaki hayatların da tarihidir.
Ulu Şehir kapılarını açmaya hazırlanırken, biz bir otobüsün içindeyiz. Bursa neden güzel, onu tarihe mühürleyen yedi asırlık yolculuğu bize ne söylüyor? Bu soruların peşinde ama şehrin anlattıklarıyla aynı yerdeyiz. Bursa, Osman Gazi ve kılıç erlerinin ilk rüyası. Orhan Gazi’nin nazlı gelini, uçların incisi. Surlarına ateş kusmadan, yollarını kan deryası eylemeden, mukimlerine kılıç üşürmeden, çehresine yaralar açmadan, o tertemiz yüzüyle Osmanoğlu’na yar olsun diye kapısında yıllarca usul usul beklemeleri yetmezmiş gibi, can suyunu temin etmek için kendi canlarından aziz bilmişler bu şehri. İşte çınarın en yeşil yaprağı olmasının hikâyesi de böylelikle çınarın gövdesine kazınarak yedi asır sonrasına erişmiş. Bursa’ya bakıp bunları görmenin çiçeği.
Yedi asırlık bir hatıra
Orhan Gazi’nin, 1322’de Bursa’yı kuşatmak üzere ordusuyla surların önüne gelişini anlatan bir minyatüre bakıyorum. Kılıç sesleri yerine şenlikli bir bayram havasını duymanın eşiğindeyim. Fütuhat için sefere değil de, hayırlı bir iş için naz evine giden gelin alayı gibi anlatılmış bu muhasara yürüyüşü. Tasvirdeki alay başı Orhan Beg, gelin ise elbette Bursa. Muhasara alayına bakarken gelin almaya gidilen bir yolculuk tasviri görmek tamamen benim tahayyülüm belki. Ama onu incitmemek için yıllarca bekleyen de Âl-i Osman.
Fetih güzergahını izleyerek bu ulu şehri adımlamanın duygusunu şöyle tarif edebilirim; Bursa’nın içindeyim ama Bursa’ya yaklaşıyorum. Hissettiğim tam olarak bu. Yeniden tanıdığım Bursa’ya, artık ne nazarla bakacağımı bilmenin peşindeyim. Babasultan’daki suyu, Söğüt’teki nöbeti, Kuyulu Mescid’in bahçesindeki çiçeği, Edebali zaviyesindeki tabiri, çınarın devlet ömrünü ve Ertuğrul’un uykusunu heybeme atıyorum. Aynı cümlenin yedi asırlık anlamları bunlar.
Bir otobüsün içinde, zamanı kurcalayan çilingirler gibi, tarihin arşa doğru yükselen böyle parıltılı anlarını tecrübe etmek üzere yedi yüzyıllık bir hatıranın Bursa’sındayız. Vaktin ortasında ikamet eden keşşaflardan el almışçasına sükûnet doluyuz. Yirminci yüzyılın ruhunu taşıyan bir grup edebiyatçının gözünden, zamana yolculuk değilse bile, zamanın içindeki anlamlara doğru olağanüstü keşifler bunlar. Rota yeniden oluşturulurken, aklımdan geçen tek şey: Bursa’nın içindeyim, Bursa’ya yaklaşıyorum.
Yorum Yaz