Defterimden

Köşe Yazıları

Geçtiğimiz temmuz ayında on gün kadar Belgrad’taydım ve yazarlık hayatımda ilk kez bir öykümün içime doğup şekillenmesi yurt dışında gerçekleşti. Çoğunlukla hikâyenin belirmesi ve filizlenmesi epey yavaş olur bende; notlar ala ala ilerler, bir salyangoz hızıyla örerim öykümü. Fakat birkaç öyküm istisnadır. İşte bu istisnalardan birini daha Belgrad’ın atmosferi yaşattı.

İnsanın yurt dışında gezdiği şehirde geniş bir zamanı varsa —üç günde ana hatlarıyla önemli yerlerinin görülebileceği Belgrad’ta on gün geçirmem gibi— sıkılabiliyor. Mekâna ait hissetmemek -şahane bir Avrupa kentinde ya da otantik bir Asya şehrinde olsan bile- boşluğa düşmeyi hızlandırıyor. Bu şehir senin değil; senin ortamın, gerçekliğin yok, evin kilometrelerce uzakta, sorumluluk sahibi değilsin burada, sadece bir turistsin. Bugünkü anladığımız şekliyle tam bir turist olamadığın için de aslında bu sıkılmışlığı yaşıyorsundur. Bir müddet konakladığın bu yerde; turistik, tarihi, modern ya da doğa güzelliği taşıyan mekânların tümünü ziyaret etmeyi amaçlıyorsan başka… Fakat benim gibi, belli başlı yerleri gördükten sonra bol bol yürüyüp gözlem yaparak oranın yerlisi gibi davranmaksa muradın, sıkılmak kaçınılmaz. Buradaki çelişkinin farkındayım. Zira “Evin yok, sorumlulukların yok,” yazdım az önce. Böyle yabancı bir yerde nasıl oranın yerlisi gibi takılabilir ki insan?

Dün akşam Cemal Şakar Hoca ile bir telefon görüşmesi yaptık. Kendisi Londra’daki beşinci gününün akşamından arayıp genel izlenimlerini paylaştı benimle. Londra gibi karnaval havasındaki bir şehrin bile tükenebildiğini hocanın konuşmaları neticesinde fark ettim. Yanına okumak için kitap da almayan hoca, gün içinde bir yerden sonra “sıkılmıştı”. Yalnız gittiğim ve yakın seyahatlerimden biri olduğu için capcanlı biçimde hatırladığım Kopenhag gezimde; şehirdeki son günümde sokakları adımlarken, kafelere oturup defterime yazarken zaman zaman içine düştüğüm o sıkılma hissi aklıma geldi. Yakama yapışan sıkıntıyla ziyaret etmiştim Kierkegaard’ı ve Lego mağazasını.

Kopenhag, Belgrad’a göre çok daha bitimsiz ve cazip bir şehirken neydi orada sıkılıp Belgrad’ta beni sıkmayan şey? Yanıt, zihnimde şekillenen öyküyle hemhâl olmamdı. Belgrad’ın eski Yugoslavya atmosferinden beslenerek yazdığım, yer yer sosyalizme yaslanan öykümü; Hitler’in onlarca insanı idam edip günlerce ibreti alem için asılı bıraktığı Terazije Meydanı’nda bir kafede oturup gelip geçenleri seyrederek soluksuz notlandırdım. Karakterimi etrafımdakilerden topladığım parçalarla inşa ettim. Onun gibi adımladım, onun beyniyle düşündüm, onun gözleriyle baktım. Sıkılmadım. Bir “yazar seyahat”ini belki de ilk kez böylece deneyimledim.

Tam da burada, Orhan Pamuk’u anmak istiyorum. Seyahat ettiği her yerde romanını yazmaya devam eden ustayı artık daha iyi anlıyorum. Kelimeler ve Resimler’de bahsettiği Cannes gezisini anımsıyorum hızla. Film festivaline jüri olarak davet edildiği bu seyahatinde, öğleden önce otel odasında romanını yazdığını, öğleden sonra ise festival filmlerini izlemeye gittiğini anlatmış. Evet, Pamuk’unkinin yer yer “abartı” geldiğinin farkındayım; üstelik Cannes örneğinde bir sorumluluk da var, sıkılması mümkün değil. Belki sabahları Cannes sokaklarını adımlayıp etrafı gözlemlese… Ancak otel odasından da manzarasını bulan Pamuk, romanına devam ediyor. Yurt dışı seyahatinin has bir yazar için bu şekilde daha anlamlı ve tatlı olduğu muhakkak.

 

Şayet Paris’te bir çatı katı yahut New York’un tuğla binalarında bir daire kiralarsam ve bu güzeller güzeli “yabancı” diyarda en azından iki hafta geçirirsem romanımla birlikte gitmiş olacağım ya da yeni bir uzun öyküyle… Değilse nerede olursan ol, ait değilsen o yere, sıkıntı illaki yakana yapışacak.

Yorum Yaz