Sazların konuşmadığını kim düşünür ki?

Köşe Yazıları

2020 kışında okuduğum en keyifli kitaplardan birisi Gönül Alpay Tekin’in Hayat Ağacı/Makaleler ve Simurg’un Kanadı/ Mitoloji ve Edebiyat Makaleleri adlı iki ciltlik kitabı oldu. Meğerse Türk müziğinin en eski çalgısı çeng sazıymış. Nasıl olur da şimdiye kadar bu bilgiden mahrum kalmışım! Bir müzisyen olarak kendimden utandım… Kitaptan öğrendim ki Sümerler zamanında çalınan “zagsal” sazı da çengin yirmi tellisiymiş. Yani çeng ailesinde. O kadar eski bir çalgı. Bu bilgiyi dost çevremde anlatırken çeng sazının ne olduğunu merak edip Google’dan arama yaptılar hemen. Görseli görür görmez “bu Arp” dediler. Arp ve çeng birbirinden farklı sazlar. Tını ve görsel olarak tabii ki benzerlikleri var ama biraz araştırınca arpın tarihinin milattan öncesine kadar giden antik bir saz olduğunu görüyoruz. Çeng, arp, lir, kithara ve zither birbirine benzer çalgılar. 

 

Kitaptan öğrendiklerimle devam edeyim. On dördüncü ve on beşinci yüzyılın başlarında yaşamış Anadolu ve Çağatay edebiyatının en büyük şairlerinden Ahmed-i Dâi Çeng-nâme adlı mesnevisinde çengi merkeze alarak yani solo çalgı yaparak, diğer musiki aletlerini onun etrafında toplamış; bir yandan da çengin onlara üstünlüğünü anlatmış. Ahmed-i Dâi, Çeng-nâme’de musikiye ait faslını tasvir ederek musiki ilmine ait özel teknik terimleri hem birer musiki terimi olarak hem de onların diğer kelime manalarını göz önüne alarak kullanmış; böylece hem kendi musiki bilgisini ortaya koymuş, hem de edebi değer taşıyan bir eser meydana getirmiştir. Musiki tabirlerini de anlatmıştır. Çeng-nâme’de bütün Türk ve Doğu musikisine ait eserlerde makamların sayısı on iki makam olarak gösterilmektedir. Bu on iki makamın, on iki burç ve on iki ay ile ilgisinin olduğunu söyler Ahmed-i Dâi. Dolayısıyla insan kaderinin burçlarla ilgili olduğuna inanılmış ve insanlar musiki ile tedavi edilmiştir. 

 

Çeng-nâme’de hikâyeyi anlatan şair, bir gün bir bahçede, ilkbaharda, baharın gelişini kutlamak üzere toplanmış bir grup insan görür. Orada bu insanları eğlendiren, onlarla gülen, onlarla ağlayan bir çeng çalınmaktadır. Şair, çenge niçin garip halde olduğunu, boyunun neden iki büklüm olup ağladığını, bazen de güldüğünü sorar. Bu soru üzerine çengin tahtasını meydana getiren servi ağacı uzunca bir cevap verir. Soru-cevap olarak uzunca bir bölüm vardır. Çengin tahtası yani servi ağacının konuşmasından yola çıkarak defterime Yenişehirli Avni’nin şiirinden not ettiğim bir beyiti paylaşıp şerh etmeye çalışayım. 

 

“Gönül kim râz-ı aşkı perde-i Mansûr’dan söyler

Peyâm-ı nahl-i Tûr’u tahta-i santûrdan söyler”

 

(Gönül, aşkın sırlarını Mansur makamından, Tur’daki hurma ağacının haberini de santur tahtasından bildirir.)

 

“Peyâm-ı nahl-i Tûr’u” denilirken şu anlatılmak isteniyor: Hz. Musa, Mısır’a giderken uzaktan bir ateş görüyor ve ateşe doğru yürüyor. Ateşin bir ağaçtan geldiğini gördüğü an ağaç “Ben Allah’ım” diyor. Allah, Hz. Musa ile yanan bir ağaç üzerinden konuşuyor. Birinci mısrada Mansur’un adının geçmesi de Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” (Ben Allah’ım) dediği gibi ağacın da “Ben Allah’ım” demesiyle bağlantı kuruyor şair. Santur da ahşaptan yapılan bir enstrümandır. Divan edebiyatında birçok şair, santuru göğüs kafesine benzetmiştir. Santurun sesi, göğüs tahtasında (ön kapağında) yer alan iki çiçek desenli delikten çıkar. Santurda parmağa geçirilen iki mızrap ile göğüs tahtasındaki eşiklerin üstündeki tellere vurularak sesler elde edilir. Bu yüzden şairler “sinem santur ettim” gibi ifadelerle santuru göğüs tahtasına benzetirler. Bunları yazarken hemen aklıma Niyazi-i Mısrî beyiti geliyor: 

 

Demidir denirse nola âşk hevâ sazına tanbur

Bir zerre ki mir’ât-i Hakk’a oldu ayan nûr 

Bu sırrı sana remzle çün keşf ede santur 

Her şey çalışır bir sıfatı eyleye mâ’mur 

Sen cümle sıfat ilini virâna mı geldin

 

 (Tambur, aşk arzusunun nefesidir dense yeridir, Nur, bir zerre ki Hakk’ın aynasında görünür, Santur, bu sırrı sana örtük biçimde açıklar, Her şey bir sıfatı mamur etmek için çalışır, Sen tüm sıfatlar ülkesini yıkmaya mı geldin?) 

 

Yenişehirli Avni de Niyazi-i Mısri de santurun sesinin sırları olduğunu söyler. Yani ben öyle anladım. (Mısri beyiti için kaynağım: Niyazi-i Mısri, Divan-ı İlahiyat ve Açıklaması, Haz. İsmail Hakkı Altuntaş, C. 2, İstanbul 2010, s. 416. Beşliğin italik dizilmiş son iki dizesi Azbi’ye aittir.)

 

Ahmed-i, on beşinci yüzyılın ilk yarısında yazılmış bir münazarasından yani “Sâzlar Münâzarası”ndan da bahseder. 130 beyitten oluşan ve mesnevi tarzında yazılmış bu münazarada şair, bir gece yarısından sonra, canı sıkılarak evinden dışarı çıkar; yürürken ansızın meyhane tarafından gelen bir gürültü duyar ve meyhaneye gider. Meyhanede başta tanbûre olmak üzere ud, çeng, kopuz, rübâb, yatuğan ve kingire toplanmışlar; birbirleriyle kavga etmektedirler. Tanbûre bütün sazlardan daha üstün olduğunu söylemekte, ötekiler bu iddiayı reddetmektedirler. Bu kavga sırasında, meyhanenin sahibi bir köşede uyumuş olduğu için gürültüyü duymamıştır. Şair bu kavgayı seyretmeye başlar. Her saz kendisinin daha üstün olduğunu uzunca anlatır. Nihayet hikâyenin sonunda bütün musiki aletleri şeref ateşi ile yanıp, bahs ve makâmatta canlarından bezerler. Bu minval üzere figan ederler ve bir musiki faslı kurarlar. Böylece her eser birlikte çalındığında ortaya çıkan sesin en üstün ses olduğunu kabul ederler. 

 

Sazıyla gerçek anlamda dost olan hangi müzisyen sazların konuşmadığını düşünür ki?

Yorum Yaz