Dijital dünyanın panzehiri sanattır

KÜLTÜR SANAT

Yazan: Neslihan Ünsal

Ebru sanatçısı, koleksiyoncu, yüksek mimar İbrahim Hakkı Yiğit: “Dijital dünya kontrol edilemez bir noktaya geldi. Ama sanatla meşgul olmanın bunun panzehirlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Herkesi bir şekilde sanatla meşgul kılmak lazım. Bunun büyük bir sanatçı olmakla ilgisi yok. Bir şey üretmek, bir zanaatla uğraşmak, sanat eserine bakmak bile insanın dünyayla ilişkisini değiştiriyor.”

Ebru sanatçısı, koleksiyoncu, yüksek mimar ve Mim’ar Mimarlık’ın kurucu ortağı İbrahim Hakkı Yiğit, mimarlık, ebru, hat, resim, çini ve seramik gibi farklı sanat alanlarına bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Sanatı, insanın dünyayla ve Rabbiyle kurduğu ilişkinin bir parçası olarak görüyor. 2000 yılında Fuat Başar’ın atölyesinde ebruya başlayan Yiğit’in düşünce dünyasında hocası Turgut Cansever önemli bir yere sahip. Cansever’in hayata bakışının merkezinde bulunan tevhid anlayışının ve insanın özgürlük alanına saygı fikrinin sanat ve dünya görüşünü oldukça etkilediğini ifade eden İbrahim Hakkı Yiğit’le sanatlar arasındaki ilişkiyi, sanatın manevi boyutunu ve farklı alanları bir arada düşünmenin insana kazandırdıklarını konuştuk.

Mimarlık, ebru, hat ve diğer sanatlar arasında kurduğunuz ilişki dikkat çekici. Bu alanları nasıl konumlandırıyorsunuz?

Zihnimde “şu mimari, bu ebru, bu hat, bu resim” şeklinde bir ayrım yok. Ben bütüncül bakıyorum. Mimari konuşurken ebruya, resme, başka sanatlara geçebilirim. Zaten doğrusunun da böyle olduğunu düşünüyorum. Bu alanları birbirinden ayırmak bugün gördüğümüz büyük problemlerden biri. Her şey kendi iç sınırları içinde değerlendirildiğinde bunların menşei ortak. Sanki resmi başka bir tanrının izniyle, diğer sanatları Allah’ın izniyle yapıyormuşuz gibi zihnimizde garip bir ayrışma oluşuyor. Ben bir resim, hat veya heykel sergisine gittiğimde bu yüzden rahatım. Dini sınırları içinde kaldığı sürece bunların menşeinin aynı olduğunu düşünüyorum. Antikacıya girdiğimde neyle ilgilendiğimi sorduklarında “Güzel olan ne varsa, cam, seramik, halı, kilim olabilir,” derim. Seramiğe çağdaş sanat, çiniye geleneksel sanat deniyor. Bu kavramları da sorgulamak lazım. Ebru “geleneksel sanat”, resim “güzel sanat” oluyor. Niye güzel, niye geleneksel? Gelenek çok daha derin ve felsefi bir kavram, gelenekçilik ise yüzeysel bir şey.

Turgut Cansever de yalnızca mimaride başarılı değildi aynı zamanda neyzen ve ressamdı. Halil Dikmen’in talebesiydi, Halil Dikmen hem neyzen hem ressam, hem de Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapmış bir insandı. Dolayısıyla Cansever’de de bu alanların birbirinden ayrılmadığını görüyorsunuz. Benim zihnim de böyle çalışıyor.

Ebru sanatıyla yolunuz nasıl kesişti?

2 Nisan 2000’de, pazar günü Milli Gazete’de Şevket Eygi’nin köşe yazısında Fuat Başar’ın ebru dersleri verdiğine başladığı ilanını gördüm. İlanın üzerindeki numarayı aradım, “Gelecek hafta gel,” dediler. Böylece 9 Nisan 2000’de Fuat Başar’ın atölyesinde ebruya başladım. 19 Mayıs 2001’de de Davut Bektaş’la hat sanatına başladım. Fuat Hoca’nın atölyesine sabah gidip geceye kadar kalıyordum. Ebrunun yalnızca tekniğini değil, kimyasını ve fiziğini de çalıştım. Suyun sertliği çok önemli olduğu için kimya okudum, Osmanlı arşivlerinde çalıştım, ebrunun tarihini ve malzemesini araştırdım. Kontrol altına alabildiğiniz, anlamlandırabildiğiniz şeyden korkmazsınız. Ebrunun tarihini, malzemesini, kimyasını ve fiziğini bildiğim için onunla daha rahat ilişki kuruyorum. Bana “Ebru yapıyor musun?” diye soruyorlar, “Ebrusuz günüm geçmiyor,” diyorum çünkü teknede çalışmasam bile mutlaka o gün ebruyla ilgili bir şey düşünmüş oluyorum. Ebrunun benim için bir başka tarafı da hızlı sonuç vermesi. Ben hareketli ve heyecanlı bir insanım. Hat çok daha uzun süre isteyen bir sanat; beş-altı yıl meşk edeceksiniz, sonra icazet alacaksınız. Ebru da ise daha kısa sürede gelişebiliyorsunuz. İcra ederken de geçerli bu, hat daha uzun sürede ortaya çıkar, ebruda hızlı olmalısınız. 

“Dilin zenginliğinden mahrumuz”

 Aynı zamanda koleksiyon yapıyorsunuz. Koleksiyonculuk sizin için ne ifade ediyor?

İnsanlar sanatla iki şekilde karşılaşıyor. Ya sevdiği için biriktiriyor, koleksiyon yapıyor, evine koyuyor ya da onu icra ediyor. Ben ikisini de yapan taraftayım. Hem icra ediyorum hem koleksiyon yapıyorum. “Koleksiyon” kelimesini de pek sevmiyorum. Bu kavramları güncellememiz gerekiyor. Dilin zenginliğinden mahrumuz. Hem icra etmek hem koleksiyon yapmak benim için biraz terapi. Lisedeki sanat tarihi hocamız “Üniversite size meslek kazandırır ama bir de altın bileziğiniz olsun,” derdi. Sanat ve zanaatla meşgul olmak altın bileziğe sahip olmayı mümkün kılıyordu.

“Telkinin haram olduğunu söylerdi”

Turgut Cansever düşünce dünyanızda önemli bir yere sahip talebesi olduğunuzdan. Onu nasıl hatırlıyor, ondan neler öğrendiğinizi düşünüyorsunuz?

Turgut Cansever çok heyecanlı bir adamdı. Hayatındaki her şeyde tevhidi merkeze alıyordu. Bütüncül bakıyordu.  Beklenmedik şeylere karşı müthiş ilgisi vardı.

Turgut Cansever’in mimarisinin ana fikrinin tevhid olduğunu düşünüyorum. Tevhid, bana göre Rabbinin ve kendinin farkında olmak demek. Bu, insanın hiç hata yapmayacağı anlamına gelmiyor ama dünyaya ve yaptığı işe nasıl bakacağını belirleyen bir merkez oluşturuyor.

Onda hiç kimsede görmediğim heyecanı gördüm. Doksan yaşında bile ilkokul çocuklarına konuşması istendiğinde konuşurdu, “Bunlardan da bir şey çıkar mı?” demezdi. Hak sözü ifade etmekte de tereddüt etmezdi. Cansever’den öğrendiğim çok önemli bir şey de “telkin” meselesiydi. Telkinin haram olduğunu söylerdi. Tebliğ yapabilirsin, bir şeyi anlatabilirsin ama telkinde insanın özgürlük alanına giriyorsun. Ben hayatta en çok bunu yapmaya çalışıyorum. Bir yerde durmayı bilmeliyiz ve karşıdaki insana kendi düşüncesini oluşturması için bir pay bırakmalıyız. Sanat konusunda da “Sanat eseri varlık-kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır,” derdi. Turgut Cansever sanatı doğrudan ahlakın alanına yerleştirirdi. Buradaki sanat ahlakı, basit anlamda “ahlaklı insan” meselesi değil, insanın varlıkla ve dünyayla kurduğu ilişkiyle ilgili.

“Sanatın amacı da insanın içindeki cevherin ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır”

Sanata yaklaşımınızı şekillendiren temel mesele nedir?

Sanatın insanın manevi tarafıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Sanat, insanın Rabbine yaklaşabileceği alanlardan biri. Sâd Suresi’nde “Ben güzel şeyleri bana Rabbimi hatırlattığı için severim,” ayetinde buyrulduğu gibi. 

İnsanların eşit olduğunu söylüyoruz ama bu herkesin her alanda aynı olması demek değil. Bir insan sanatta iyidir, bir başkası başka bir alanda. Bu kabiliyetlerle birbirimizi dengeleriz, toplamda eşitiz. İnsanın iç kumaşında bir kabiliyet varsa ve onu ortaya çıkarabiliyorsa orada başarılı olur. Güzellik meselesini de buradan okuyorum. Bütün insanlar bir güzellik fikriyle yaratılmıştır. Sanatın amacı da insanın içindeki cevherin ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır. Bunu bazı sanatçılarda çok güçlü biçimde görüyorum. Ressam Muhsin Kut’un evine gittiğimde onda çok ulvi bir şey görmüştüm. Sanat icra eden herkes için aynı şeyi söyleyemem ama bazı insanlarda bunu hissediyorsunuz. Sanatın bir başka önemli tarafı da insanları ortak bir zeminde buluşturması. Bana göre ben dindar bir insanım ama daha seküler insanlarla sanat üzerinden iletişim kurabiliyorum. Başka meselelerde duvarlar oluşsa bile sanat ortak bir alan açabiliyor.

Farklı alanları bir arada düşünebilmek insana nasıl bir bakış kazandırıyor?

Daha geniş ve bütüncül bir bakış kazandırıyor. Dünyanın en büyük arızalarından biri, bütüncül bakmayı bırakmış olmamız. İnsan bir alanın içine kapanınca hem kendisini hem de dünyayı daha dar bir çerçeveden görmeye başlıyor.

Mehmet Genç Hoca bunu şöyle tarif ederdi “Amerika’da başarılı insanın önü açılır, Osmanlı’da ise başarılı insanın kolundan tutulur ve başarısı daha da ileriye taşınır.” Tarihimizde bir insanın aynı anda birçok alanda varlık gösterebildiğini görüyoruz. Yirmi altı yaşında vezir olan bir insan aynı zamanda komutan, şair, hattat ve musikişinas olabiliyor. Ahmet Cevdet Paşa bunun son büyük örneklerinden. Hem ordu kumandanı, hem hukukçu, hem tarihçi. Bugün bu kadar farklı alanı aynı zihinde bulundurmak imkânsız görünüyor.

Benim çini, ebru, resim, hat, heykel, seramik ve halı gibi alanlarla ilgilenmemin arkasında da bütüncül düşünme var. Bunların hepsi benim mimarlık zihnimin içinde bir yere oturuyor. Türk sanatı denildiğinde halı, kilim ve çini akla geliyor. 16. yüzyıla ait bir Uşak halısı dünya klasmanında en üst düzey işlerden biridir. Dolayısıyla insan hangi mesleği yaparsa yapsın, bu alanlar hakkında en azından temel bir malumata sahip olmalı. Bunun maddi bir karşılığı yok, kültürel bir vazife. Bütüncül bakışın kazanılması da eğitimle mümkün. Mürebbiyelere ihtiyacımız var. 1910 yılının İstanbul’unda bir bakkalın şiir konusunda bugün bir edebiyat mezunundan daha fazla bilgi sahibi olabileceğini düşünüyorum. Fuzuli’yi bilirdi. İran’a gidince bunun izlerini hâlâ görebiliyorsunuz. Ama bütüncül bakış her şeyi bilmek demek değil. Her şeyi okumamız, her alanın uzmanı olmamız mümkün değil. Asıl mesele farklı alanlar arasındaki ilişkiyi görebilmek. Bir şeyi bütün ayrıntılarıyla bilmiyorsanız bile ona nasıl bakacağınızı öğreniyorsunuz. Bence bunun insana kazandırdığı en önemli şey de bir firâset, bir bakış biçimi.

Sanatla uğraşmanın insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirdiğini düşünüyor musunuz?

Kesinlikle. Özellikle dijital çağda sanatın daha da önemli hâle geldiğini düşünüyorum. Dijital dünya kontrol edilemez bir noktaya geldi. Ama sanatla meşgul olmanın bunun panzehirlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Herkesi bir şekilde sanatla meşgul kılmak lazım. Bunun büyük bir sanatçı olmakla ilgisi yok. Bir şey üretmek, bir zanaatla uğraşmak, sanat eserine bakmak bile insanın dünyayla ilişkisini değiştiriyor. Eski bir Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın kız kardeşi doksanlı yaşlarında Fuat Hoca’dan hat öğrendi ve bir Kur’an-ı Kerim yazdı. Bu çok mucizevi bir şey. Böyle hikâyeleri yaygınlaştırmamız gerekiyor. Sanatın insanın yaşına ve konumuna bakmadan yeni kapılar açabildiğini gösteriyor.

Yorum Yaz