“Bir nevi edebiyatın işçisiyim”

KÜLTÜR SANAT Röportaj

Taşıyacak Bizi Rüzgar isimli kitabıyla Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü’ne layık görülen Merve Uygun; “Yer yer zorlayıcı gibi görünse de dergideki düzenli görevlerim, redakte etmem gereken metinler ve yazı ödevlerim beni fazlasıyla diri tutuyor. Bir nevi edebiyatın işçisiyim aslında. Sadece kendi metnimi yazarak değil bir “emekçi” olarak da edebiyat için uğraşıyorum” dedi. 

 Taşıyacak Bizi Rüzgar isimli kitabıyla Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü’ne layık görülen Merve Uygun’la edebiyat üzerine söyleştik. Kitabı ve edebi kariyeri üzerine sorular yönelttiğimiz Uygun’un içtenlikli cevaplarını okuyacaksınız. 

Taşıyacak Bizi Rüzgar ismi, Abbas Kiyarüstemi ve Füruğ Ferruhzad çağrışımları uyandırıyor. Bu isim sizin için nasıl oluştu, kişisel bir hikâyesi var mı?

Kitabın ismi sahiden çağrışımsal. Daha önce de bunun üzerine konuşmuştum. Benim zihnim çağrışımlarla ilerler. Bağlantılar kurma konusunda oldukça maharetlidir. Bunda disiplinlerarası çalışmamın etkisi vardır belki, bilemiyorum. Bu bağlamda ilk öykü kitabımın ismi bana ve metinlerime dair birçok çağrışımı üzerinde topluyor diyebilirim. Kısaca Taşıyacak Bizi Rüzgâr’ın taşıdığı çağrışımlardan bahsedecek olursam, kitaba bu ismi veren öykümü kurarken Calvino’nun Görünmez Kentleri’nden Zora’yı mekân olarak seçtim. Atmosferi ise “Le Vent Nous Portera” şarkısının video klibi belirledi. 15’li yaşlarımdan bu yana en sevdiğim şarkı ve video klip bu sanırım. Nasıl özümsemişsem kader bizi tamamen bağladı birbirimize. Zaten kitaba da karekod olarak koyduk, öyküyü bitiren okurun yolu şarkıya çıkıyor. Klipte rüzgârlı bir sahil kenarındayız, göz gözü görmüyor. Dalgalar yükseliyor. Kumlar havalanıyor. Azıcık ürkütücü. Tekinsiz hissettiriyor. Tıpkı öykümdeki gibi. Klipte anne oğul birbirinden ayrı düşüyor. Öyküde de anne kız. Ve böylece daha başından hikâye, şarkının adını aldı yani “Rüzgâr Bizi Taşıyacak”. Ben onu devrik cümle yapıp sahiplendim işte. (Henüz yazmadan ismini bulan tek öyküm bu.) Abbas Kiyarüstemi’nin filmini hatırlayıp Füruğ’un “Rüzgâr Bizi Götürecek” şiirini de düşününce ayrıca hoşuma gitti.

“Dergiler, genç yazar için hâlâ birer okul”

İki ayda bir yayınlanan Post Öykü dergisinin mutfağı da sizin beslendiğiniz kaynaklardan birisi desek ne dersiniz? Bu çağda öyküye dair bir dergi çıkarmanın anlamı nedir?

Nitelikli bir edebiyat dergisinin mutfağında yer almanın yazar açısından çok geliştirici olduğunu düşünüyorum. Yer yer zorlayıcı gibi görünse de dergideki düzenli görevlerim, redakte etmem gereken metinler ve yazı ödevlerim beni fazlasıyla diri tutuyor. Bir nevi edebiyatın işçisiyim aslında. Sadece kendi metnimi yazarak değil bir “emekçi” olarak da edebiyat için uğraşıyorum. Ayrıca bir dergi çevresinde yer almak, kendin gibi okuryazar insanlarla düzenli olarak görüşmeyi, sohbet etmeyi de beraberinde getirdiği için fazlasıyla besleyici. Evet, yazarlık bir anlamda asosyallik gerektirir, bilgisayarın ve kitaplarınla baş başa kalmak şarttır, bir çalışma disiplinine sahip olman hayatidir. Fakat temas ettiklerinin aynı dünyadan insanlar olması ve ettiğin sohbetlerin edebiyat/sanat üzerinden ilerlemesi, etrafında kitaplardan ve yazmaktan heyecanla bahseden birilerinin bulunması paha biçilemez. Ayrıca bu dijital çağda bile dergiler, genç yazar için hâlâ birer okul. Yolu dergilerden geçmemiş bir yazarın pek ciddiye alınacağını sanmıyorum. 

 “Bizim Le Guin’imiz olursun belki”

Fantastik edebiyat dediğimizde dünya üzerinde birçok örneği var. En bilineni bir kadın olarak; Ursula K. Le Guin var. Güncelde de birçok isim var. Sizin için fantastik türü nasıl bir alanda kalıyor? 

Ursula K. Le Guin’in eserlerini gerçekten çok severim. Bilhassa Yerdeniz serisi ile Mülksüzler benim için çok özeldir. Ali Yağan, kitabımı okuduğunda “bizim Le Guin’imiz olursun belki” demişti. Aldığım en güzel iltifatlardan biriydi. Taşıyacak Bizi Rüzgar’daki üç öyküm için fantastik tanımlamasını kullanabilirim. Fakat ben aslında fantastikten ziyade büyülü gerçekçi öyküler kaleme alıyorum. 

Fantastiğe dair konuşacaksak, ilk olarak fantastiğin hayal gücünün sınırsızlığını işaret etmesini çok sevdiğimi söylemeliyim. Gündüz düşlerinin müptelasıyım. Fantastik, geçmişte uzun yıllar gerçek edebiyat kabul edilmemiş, yan bir tür olmuş, üvey evlat gibi büyüyüp gelişmiş; yer yer de bu metinlerin çocuklar için olduğu kabul edilegelmiş. Gerçekte olmayan şeylerin temsilleri biçiminde tanımlansa da fantastik unsurlar kullanan yazarlar da insana dair olanı anlatır, insanlığın değişmez meselelerini/özlerini ele alır, insana/hayata temas eder. Ursula; “Tolkien Yüzüklerin Efendisi’ni yazmaya 1937’de başlamış ve on yıl sonra bitirmişti. O yıllar boyunca Frodo Güç Yüzüğünü kullanmaktan kaçınmış ama ülkeler kaçınmamıştı” der. Şimdi düşünelim, II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı yılları kapsayan bu süreçte yazdıklarıyla Tolkien, gerçekte olmayan şeyleri mi anlatmış oldu? Fantastik şeklinde adlandırabileceğim “Taşıyacak Bizi Rüzgâr” öykümde ülkemizdeki terör meselesini ele aldım. “Erbörü”de ise zulmetmeyi, kötülüğü kurtadam maskesiyle ortaya koydum. Büyülü gerçekçilik içinde pekâlâ benzer şeyleri ifade etmemiz gerekir. Latin Amerika’nın büyülü gerçekçileri kendi ülkelerinin ve halklarının siyasi tarihleri, acıları üzerine eserler kaleme alıyorlar. Gerçeküstü unsurlar barındırmaları onları daha az sahici yapmaz. Bu sadece yazarın üslubuyla ilgilidir, anlatmayı tercih ettiği yol budur. Ben de ilk kitabımdaki öykülerimde bu yolu seçtim. 


Julio Cortazar, Edebiyat Dersleri’nde sanat insan ilişkisini açıklarken, sanatı hayata en yakın olarak gördüğünü söylüyor. Siz öykülerinizde bu ilişkiyi kurarken, gerçeğin doğası ve sanat üzerine nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Bence hayata en yakın insandır, zira insan hayatı dolayımsız yaşar, hayatın merkezindedir, dahası hayatın kurucusudur. Hayatla temas konusunda bunun dışındaki her yol dolayıma tabiidir. Bilimin hayatla kurduğu bağları da hafife alamayız, zira bilim de ondaki yasaları bulup önümüze koyar. Sanatsa daha çok özlemlerimizle, hayallerimizle, beklentilerimizle… Bir anlamda duygu durumumuzla hayatla bağ kurar. Bu bağ elbette hayatı zenginleştirir ve gerçeğin başka görünümlerini açığa çıkarır.

Öykünün de diğer formlara karşı başka olanakları var 

Öykü de işiniz biraz daha az kelimeyle, ne roman gibi geniş bir alanınız var, ne de şiir gibi imge sığınağı. Bu sınırlı alanda sizce iyi bir öykücü neleri başarabilir?

Edebi formlar, hatta genel anlamda sanat formlarının birbirine üstünlüğü yoktur. Öykünün doğası böyle, bunu başından itibaren bilerek yazmaya başlıyorsun. Öykünün de diğer formlara karşı başka olanakları var, hem şiir gibi imge kullanabiliyorsun hem de roman gibi tahkiye kurabiliyorsun. Kısa olması nedeniyle şok etkisi yaratabiliyorsun.

Yapay zekâ yaratıcılık konusunda olumsuz bir yerde

ChatGPT gibi yapay zekâ araçlarının öykü yazımını etkileyeceğini düşünüyor musunuz? Bir yazar olarak bu araçlara nasıl bakıyorsunuz?

Yapay zeka yokmuş gibi davranamayız, dijital bir çağda yaşıyoruz. Elbette biz yazarlar da yapay zeka araçlarından faydalanacağız. Bence iyi bir asistan. Kimi fotoğraf sanatçıları hâlâ negatifle çalışmak gerektiğini iddia ederler. Dijital olanaklarla fotoğrafla oynamanın fotoğrafın doğallığını bozduğunu söylerler. Benzer tartışma sinemacılar arasında da vardır, onlarda da negatife çekmek gerektiğini söyleyenler var. Halbuki fotoğraf ya da sinema ilk icat edildiğinde dönemin son teknolojik ürünüydü. Sonrasında da negatifteki ve lenslerdeki gelişmeler hep dönemin son sürüm ürünleri oldu. Bu tür direnmeler üzerine düşünmeliyiz. Dediğim gibi ben yapay zekanın iyi bir asistan olduğunu düşünüyorum. Fakat sorumuz öykü özelindeyse, yanıtım olumsuz. Yaratıcılık noktasında epey eksik kaldığını düşünüyorum. Yaratıcılık gerektiren metinlerde ne kadar gelişirse gelişsin fazla başarılı olacağını sanmıyorum. Çünkü ister istemez beni taklit edecek, klişeye düşecek, özgün bir şey ortaya koyması güç. Eleştiri metinleri açısından ise maharetli olduğu fikrindeyim. Güvenirliğini kontrol etmek kaydıyla bilgiye ulaşma ve listeme konusunda da fazlasıyla yetkin. Zamanla bu alanda söz sahibi olacağını düşünüyorum. Akademik metinlerde vesaire yapay zeka ile yazılıp yazılmadığı kontrol ediliyor zaten. Zaman içinde bu tür metinlerde yapay zeka araçlarının kullanımının iyice yaygınlaşacağını ve tez ya da makale yazmanın, eğer yeni bir şey söylemiyor, kendinden yepyeni bir katkı sunmuyorsan, tarihe karışacağını düşünüyorum.

“Ödüllere hep bir iltifat gözüyle baktım”

Taşıyacak Bizi Rüzgar öykü kitabınızla Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü’ne değer görüldünüz. Ödülün sizin için anlamı ve önemi nedir? 

Eskiler “marifet iltifata tabidir” derler. Ben de ödüllere hep bir iltifat gözüyle baktım. Ödül almak, bir nevi ortaya koyduğum işin kendi içinde doğrulandığını gösteriyor. Üstelik Necip Fazıl Ödülü bir jüri tarafından veriliyor; başvuru yok. Yani tamamen resen verilen bir ödül. Bu açıdan da kıymetli bence. Hiç haberiniz yokken yetkin bir jüri toplanıyor, metninizi keşfediyor ve ödüle layık buluyor. Eserimin kendiliğinden fark edilmesi ve bunun ödülle taltif edilmesi benim için mutluluk verici.

Yorum Yaz