Müziğimle üretmek hayatımın merkezinde

/
27 dakikada okunur

 

Sanatçı Yaprak Sayar ile Taksim Kitabevi’nde buluştuk. Onunla klasik Türk müziğini, kendisinin gelenek ile olan ilişkisini, türkülerin hayatındaki yerini ve daha birçok şeyi konuştuğumuz bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisi müziğin hayatındaki yerini; “Hem işkolik bir insan olmam sebebiyle hem de her zaman söylediğim gibi müziği bir iş gibi görmemem nedeniyle müzikle üretmek hayatımın merkezinde” diyerek anlatıyor.

Hayatın binbir koşturmacası arasında röportaj yapmak bir soluklanmak gibi oluyor. O soluklanmanın kendi içinde bir heyecanı da ortaya çıkıyor. Hem o röportajın hazırlık süreci hem de röportajın gerçekleştiği an başka bir dünyanın kapıları açılıyor. Değerli sanatçı Yaprak Sayar ile uzun zaman önce Atatürk Kültür Merkezi’nde Alparslan Babaoğlu’nun sergisinin açılışında tanışmış ve bir röportaj için sözleşmiştik. O söz geçtiğimiz günlerde Taksim Camii’nde yer alan Taksim Kitabevi’nde yerine geldi. Yaprak Hanım ile röportaja başlamadan önce kendiliğinden bir sohbete başladık. O sırada genç bir hanımefendi yanımıza yaklaşarak müsaade istedi. Muhabbetimizi duyunca Yaprak Hanım’ı fark ettiğini, kendisinin de tanbur çaldığını ve Özer Özel’in öğrencisi olduğunu ekleyerek bir fotoğraf çektirmek istediğini söyledi. Ben de genç arkadaşımızın Yaprak Hanım ile fotosunu çektim. Bu karşılaşma aslında röportajımızında seyrinin öncüsü oldu diyebilirim. Yaprak Hanım ile üretmenin hayatındaki yerini, klasik Türk müziğinin etiketlerini, dijitalleşmenin sonunun nereye varacağı gibi meseleleri konuştuk.

Keyifli okumalar…

Caz Musikisi son albümünüz. YouTube sayfanızda “Zamanın İzinde” Türküler, Klasikler başlığıyla çeşitli parçaları seslendiriyorsunuz. Aynı zamanda da TRT İstanbul Radyo’da programınıza devam ediyorsunuz. Yaprak Sayar için bir üretim faaliyeti içerisinde olmanın anlamı ve önemi nedir? Müziğinizle üretmeyi hayatınızın neresine koyuyorsunuz?

Hem işkolik bir insan olmam hem de her zaman söylediğim gibi müziği bir iş gibi görmemem nedeniyle müzikle üretmek hayatımın merkezinde. Seçtiğim meslek için hep şükrediyorum. Çünkü kendimi hiçbir zaman bir iş yapar gibi hissetmiyorum. İster istemez duyduğum sorumlulukla üretmek benim için mecburi bir şey. Çünkü üretmezsem mutsuz oluyorum. İster istemez verilen o yeteneğe, bize bahşedilen güzel sese, emanete hıyanet ediyormuşum gibi hissediyorum.  Üretmek benim için yeteneğin zekatını vermek gibi bir şey. Tabii bunu direk o niyetle yapmıyorum. Sadece üretmediğim zaman  o huzursuzluğu veren şeyin sebebi bu oluyor. Çünkü bu meslek aşk duyulmadan yapılacak bir şey değil. Sanatın her dalı içinde bu geçerli bence. Eminim bütün sanatçılar aynı şeyi hissediyordur. O yüzden mesleğimle ilgili üretmek benim için çok önemli bir noktada. Ürettikçe yaşam enerjim artıyor ve daha pozitif olduğumu hissediyorum. 

Her üretim yeni bir keşif

Bu üretim sürecinde illaki her şey güllük gülistanlık olmuyor. Karşılaştığınız zorluklar size ne hissettiriyor?

Üretiyorsunuz ama bazen karşılığını alamayabiliyorsunuz. Beklediğiniz kadar bir geri dönüşü olmayabiliyor.  Dinleyiciye istediğiniz kadar çabuk ulaşmayabiliyor.  Takip eden kitleye sizin duyduğunuz heyecanı vermeyebiliyor. Ama her şeye rağmen üretmeye devam etmek gerektiğine inanan, inatçı bir karaktere sahibim galiba. Bu işi yaparken bir geri dönüş almak, alkışlanmak, güzel sözler duymak illaki istiyoruz. Ama bir yerde bu benim mesleğim. Aynı zamanda bu üretimim benim kendimle mücadelem. Dışarıya bir şey sunmak niyetindeyim ama esas mücadelem kendimle. Çünkü üretim sağladıkça her yeni bir şeyde kendimde bir şey keşfediyorum. Keşfettiğim şeyi ürettiğim şeye dahil ediyorum. O da beni geliştiriyor. Daha çok ışıldadığımı da hissediyorum.  

Üretirken sahip olduğunuz ışıltıyla genç bir sanatçı olarak klasik Türk müziğinin zamanımızla entegresinde kendinizin bir görevi var gibi hissediyor musunuz yoksa sadece üretmek mi diyorsunuz?

Bir görev gibi hissediyorsunuz ama bunu görev olarak düşünmek bana samimi gelmiyor. Bir geleneği devralıyorsunuz birilerinden bu doğru. Bunu devam da ettiriyorsunuz ama bunu misyoner bir düşünceyle yapmak samimi gelmiyor. Biraz da enaniyeti yükselten de bir şey gibi. O yüzden ben sadece iyi niyetle, güzel hislerle müzik yapmayı ve herkes gibi daha çok insana ulaşmayı istiyorum. Bu temeli de maneviyata dayalı kuruyorum.

(Rabia Bulut ve Yaprak Sayar)

Detaycı bir hocayım

Yukarıda saydıklarımızın yanında da Bahçeşehir Üniversitesinde hocalık yapıyorsunuz. Bir hoca olarak öğrencilerinizin klasik Türk müziğiyle arasını nasıl görüyorsunuz? Bu dersler nasıl geçiyor?

Başta çok fazla korktuklarını fark ediyorum. Derslerde çok fazla detaylar üzerinde duran biriyim. Hocam Mustafa Doğan Dikmen de bana aynı şekilde öğretti. Keza Murat Bardakçı da bu şekilde öğretti. Kendisi benim hocamdır diyorum, birçok kişi inanmıyor. Ama gerçekten öğretmiştir. Onunla birlikte çokça kayıt dinledim ve o kayıtları nasıl dinlemem gerektiğine kadar bana gösterdi. Dolayısıyla hocalarımdan gördüğüm detaycılık bende de ister istemez zuhur ediyor. Bunu ilk gördüklerinde öğrencilerim bir ürküyorlar. Ama yaş olarak da o kuşağa yakın bir yaşta olduğum için bunun avantajını da kullanıyorum. Onlara hangi kanaldan ulaşabileceğimi bulabiliyorum. O yüzden öğrencilerle bir abla kardeş gibi yeri geldiğinde arkadaş gibi oluyoruz. Bu sıcaklığı yakaladıkları için daha büyük aşkla, müzikten keyif alarak derslere gelmeye çalışıyorlar. Öğrenci profili genelde derslere, bölüme bakıp gelmiş olanlardan oluşuyor. Dinleyerek ve bilerek geliyorlar. Meraklısı buluyor diyebilirim. “Bu müzik bitti”, “Kimse dinlemiyor” derler buna inanmıyorum. Çünkü genç nesil bu müziği hem bilinçli bir şekilde hem de araştırarak takip ediyor. Hatta icra ediyor. Bu müzik herkese hitap etmeyebilir, zevk meselesi ama bu müzik gençlerin yakalayamayacağı bir müzik değil. O makamsallık genetik olarak var. Makamlar, klasik Türk müziği uzak bir şey değil. Gençlere biraz izah ettiğimiz, günümüzde dejenere olmuş üslup dışında gerçek üslubu gösterdiğimiz zaman  merak edip, daha ilgiyle yaklaştıklarını görüyorum. Bu durumun, ilginin hem 13-14 yaş grubunda hem de lise sonrası dönemde dikkat çekme durumunun birebir şahidiyim.

Sunum tarzında güncellemeye ihtiyaç var

Klasik Türk müziğiyle ilgili “dinlenmez, dinleyicisi yaşlı olur” gibi etiketler var. Sizce bu etiketlerin sebebi nedir?

Klasik koro senelerdir pazar günleri konserler veriyor. Gidip dinlediğinizde konseri yaş skalasının yükseklerde olduğunu görüyorsunuz. Bence ortamlarda görülen, yıllarca TRT’de sunulan koro görüntüleriyle yaşlı müziğiymiş imajını besliyor olabilir. Bunda genç sanatçıların sahnede ağır kıyafetler giymesinin de bir etkisi vardır. Aslında hepsi sunum tarzıyla ilgili. Bu noktada bir güncellemeye ihtiyaç var. Son zamanlarda birkaçımızın yaptığı değişiklikler, yeniliklerle  bu kırılmaya başladı. Gençlerin dikkatini çekmesinde bu kırılmalar etkili oldu diye düşünüyorum. Caz Musikisi albümünü yapma sebeplerimden biri de buydu. Hatta dünya genelinde dinlenebilir caz müziğiyle birleştirmem dünyaya da bir şekilde hitap etme çabasıydı. 

Dijitalleşmeyi hayatımızın her alanında konuşuyoruz. Türk müziğinin dijitalleşen dünyada yerini, geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türk müziğinin butik ve niş bir müzik olduğunu, genele de hitap etmeyeceğini ve müzikal anlamda belli bir zevke sahip kitlenin bu müziği hissedebileceğini düşünüyorum. Ama bu müziği daha çok kitleye ulaştırmak içinde füzyon çalışmaların yapılması gerektiğine inanıyorum. Bazı hocalarımız buna çok tepki veriyorlar. Caz Musikisi albümünde bunu gördüm. Gelenekle, klasikle cazın ne işi olur dediler. Dikkate aldım ama umursamadım açıkçası. Yeni nesilden birisi olduğum için yeni bir şeyler söylemeye çalışmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Diğer türlü yaratıcılığınızı dahil etmeden bir müzik yapmaya çalıştığınızda sanatçı yönünüzü kapatmış hatta öldürmüş oluyorsunuz.

Hayatıma giren herkes bana şevk verdi

Müziğinizin, sesininizin beslendiği kaynaklar kimlerdir? Kimler sizin sanatınıza yön verdi ya da yönünü değiştirdi?

Çok çabuk geçen zaman içinde hayatıma giren herkes bana şevk verdi. Bir yerde zorlu da bir süreçti. Yukarıda da bahsettiğim Murat Bardakçı ile Tarihin Arka Odası programında çalıştığım süreç kolay değildi. Onunla 21 yaşında konservatuvarda okurken çalışmaya başladım. Müziği biraz bildiğimi zannederek yanına gittim. İster istemez bir anda ne kadar cahil ve müzikle alakalı her şeyden habersiz olduğumu gördüm. Ondan sonra benim için yeni bir çağ başladı. Diğer konularla ilgili cahilliğimi saymıyorum. Murat Bardakçı ve onun gibi insanlar yaptıkları işler için dünyaya gelmişler. Eski kayıtları dinleme şeklinden şarkı söylemeye kadar birçok şeyi orada öğrendim. O program ve Murat Bardakçı ile çalışmak benim için başka bir döneme geçişti. Öncesinde hocam Mustafa Doğan Dikmen ile çalıştığım süreçte başkaydı. Hoca okula üst sınıflara derse girmek için gelmişti. Okulda böyle bir hocanın var olması benim için inanılmazdı. O zaman beraber okuduğum kitlenin profilini bir olayla anlatayım. Allah rahmet eylesin, Alâeddin Yavaşça okula derse gelmişti. Ben heyecandan ölüyorum. Bu heyecanımı arkadaşlarımla paylaşmış ve dersine girelim demiştim. Onların bana “Sen neden bu kadar seviniyorsun? Alâeddin Yavaşça kim ki?” dediklerini hatırlıyorum. Bu tarz bir kitleyle okudum. Sonrasında Doğan Hoca gelince aynı heyecanı yaşadım ama bu sefer heyecanımı arkadaşlarımla paylaşmadım ve kendime sakladım. Sonrasında Doğan Hoca’nın yanına giderek Kültür Bakanlığının sınavına hazırlanmak istediğimi söyledim. Aslında oradaki amacım tamamen Hoca ile çalışmaktı. Sınav bahanemdi. Hoca özgüvenle yanına gelip bu talebimi söylememe  çok şaşırdı. “Bu sınavı kazanamayabilirsin” dedi. Ben de “amacım o değil hocam, sizinle çalışmak istiyorum” dedim. Hoca ile bu şekilde çalışmaya başladık. İki üç gün sonra Doğan Hoca bana “bu sınavı kazanabilirsin” demeye başladı. Onun böyle demesi bana şevk verdi. Hoca sesimi duyunca çok heyecanlandı. O zaman nasıl bir yeteneğe, sesimin nerelere çıkabileceğini anlamıyordum. Bu dönemde benim için çok büyük bir değişime sebep olmuştur. Birincisi Mustafa Doğan Dikmen, ikincisi Murat Bardakçı üçüncü olarak da  TRT Radyo’da çello sanatçısı Uğur Işık’tır. Alaturka Records oluşumunda Uğur abiyle birlikte çalıştık. Hatta onların evinde büyüdüm diyebilirim. Kızları gibiydim. Evde bir ben bir de kedileri vardı. O dönemde müzikal anlamda bana çok güzel şeyler kattı. Hayatıma giren herkes bir şey  kattı. Eğer ben bunları göremeseydim çok yazık olurdu. 

Müziğimizin özü onlara geçiyor

Hem ülkemizde hem dünyada çeşitli konserler veriyorsunuz? Bu konserlerde  klasik Türk müziğiyle ilgili nasıl karşılaşmalar gerçekleşiyor? Unutamadığınız bir anınız varsa onu da dinlemek isteriz.

Türk müziği yurt dışında yoğun ilgiye sebep oluyor. Özellikle klasik formdaki eserler. Her konser sonrası sahneden indiğimde “Söylediğinizden hiçbir şey anlamıyorum ama bu nasıl bir müzik ve bu nasıl bir ses?” cümlesini duyuyorum. Japonya’da bir konserde sahneden indiğimde kulise gidememiştim. Çıkışta tebrik etmek için koca bir güruh beni bekliyordu. Türk kültürüne olduğu gibi Türk müziğine de ciddi bir hayranlıkları var. Kanada, Amerika ve birçok ülkede de aynı şeyi yaşadım. Dinleyici kesinlikle Türk değil. Dedikleri “Ne dediğinizi anlamıyorum ama bu müzik kalbime işledim” şeklinde hep aynı. Bu duyduklarınız size inanılmaz bir duygu yaşatıyor. Çünkü daha da güzel bir şey başarmış oluyorsunuz. Bir insana ne dediğinizi anlamadan bir duyguyu, müziği ve anlatış şeklini ve özünü geçirmiş oluyorsunuz.

Gelenek klasik Türk müziğinin iskeleti 

Klasik Türk müziğinin ve bir sanatçı olarak sizin gelenekle ilişkiniz nasıl? Geleneği hayatınızda, düşünce dünyanızda nereye koyuyorsunuz?

Yaptığım meslekle, ailemin eşimin doğduğu topraklarla birlikte ben gelenekle yaşıyorum diyebilirim. Anadolu’yu, aile bağlarını çok seviyorum. O noktadan da aslında gelenek hayatımda önemli bir yerde. Aynı zamanda da yaptığım müzikte geleneksiz dağılacak bir müzik. Klasik Türk müziğinin iskeleti gelenek. Çünkü nesilden nesile aktarılan kültürel bir miras. Ben Hocam’dan devralmaya yetiştim, o da hocası Alâeddin Yavaşça’dan aldı. Onun hocası da Sadettin Kaynak’tı. Bu silsile böyle uzayarak gidiyor ve bende bu silsileye bir yerden dahil oldum. İster istemez o geleneğin içindeyim. Bununda görevi ve bilinciyle bu yolda devam ediyorum. Geleneği seviyorum ama söylediğim gibi yeni bir şeylerde söylemenin gerektiğine de inanıyorum. Tabii bunu yaparkende geleneği koruyarak, temele yerleştirerek hareket etmek gerekiyor.

Türkülerin bir dinleyici olarak bende etkisi farklı oluyor. Her zaman dinleyebildiğimi söylemek de zor. Türküleri siz nasıl tarif edersiniz? Türküler hayatınızın neresindedir?

Türkülere repertuarımda sıkça yer veriyorum. Bir Erzurumlu olarak o genetik miras bende de var. Birçok insanda türküleri daha rahat söylediğimi söylüyor. Belki olabilir diyorum. Çünkü daha rahat söylediğimi bende hissediyorum. Türküleri ben de çok seviyorum. Anadolu’nun yaşanmışlığını bize geçiriyor. Dediğiniz gibi ben de üç dört parçadan sonra daha fazla türkü dinleyemiyorum. Çünkü bir hüzün çöküyor kalbime ve o duygu beni yoruyor. İster istemez türküde anlatılan hikâyenin içine giriyoruz. Bunun sebebide yaşanmış, hissedilmiş bir şeyin yazılması ve söylenmesi. Bence o yaşanmışlığın ruhu bize tesir ediyor.

YouTube macerası nasıl gidiyor? Orada neyi önceliyorsunuz?

İnsanlar konserlerde icra ettiğim eserleri YouTube, Spotify gibi mecralarda bulamadıklarını söylediler. Son dönemlerde bunu çok daha sık duydum. Okuduklarımı neden kayıt altına almadığımı sordum kendime. Albüm yapıyorum ama bunları ister istemez güncelede taşımam gerekiyor. Bu dönemde görüntüyle birleşen akustik kayıtlar popüler oldu. Türk müziğinde bunu yapan hiç kimsenin olmadığını fark ettim. Oradan yola çıkarak kendimce bir repertuar oluşturdum. Sırayla devam ediyorum. Arada klasikleri de ekleyeceğim. Çünkü klasiği de seven bir kitle var. Klasiği okumaktan zaten inanılmaz bir keyif alıyorum. Bir eser bittiğinde rahatlamış ve hafiflemiş hissediyorum. Belki iddialı bir cümle olacak ama klasik Türk müziği icra etmek bana ibadet etmek gibi geliyor. O yönümü de orada kayıt altına alıp bir arşiv oluşturmak istiyorum. Yaş olarak da tam üretim döneminde ve bu eserleri kayıt altına almam gereken bir süreçteyim. O yüzden de onları kayıt altına alıp hem kanalı zenginleştirmeye  hem de insanlara daha rahat ulaşılabilecekleri hale getirmeye çalışıyorum.

Kulaklarını ve çalma listelerini temizlesinler

Klasik Türk müziğiyle ilgilenmek isteyenler nereden başlasınlar?

Başlanacak nokta temiz ağızdan okuyan kişileri dinlemeye başlamak olabilir. Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla, Bekir Sıtkı Zengin, Alâeddin Yavaşça bu isimler Türk müziğinin vazgeçilmezleri. İsmi aklıma gelmeyen birçok isim daha var. Kulağın aşinalık kazanması için bu isimleri dinleyerek başlayabilirler. Kulağı makamlara, usullere alıştırmak en önemlisi. Dejenere etmiş isimleri dinlerlerse sonrası hiçbir şekilde toparlanamaz bir hale gelir. İnanılmaz bir kulak kirliliği oluşuyor. Bunu okula girdiğim zaman Doğan Hoca ile karşılaştığımda hoca söylemişti bana. Tekrardan söyleyeyim en önemli şey temiz ağızdan dinlemek. Refik Ersan, Özer Özel, Derya Türkan, Yorgo Bacanos gibi saz eseri icra eden isimleri dinlemeyi de söyleyebilirim. İsim vermeyeceğim ama dinlenmeyecek isimler var. Onlardan uzak durmak lazım.

Önceki Yazı

“Mevlana” içşel yolculuğumu başlattı

Sonraki Yazı

“Beni heyecanlandıran format değil, içerik”

Son Yazılar

Bir değirmendir bu dünya

Muhtârî’nin “Men be-pây-ı hod in hatâ kerdem/Tâ be-destâ renc gestem âsiyâb” (Ben kendi attığım yanlış adım