“Türkülerimizde insan ruhunu yücelten soylu bir hüzün var”

Röportaj

Türk Halk Müziği Sanatçısı Bayram Bilge Tokel: “Bizim türkü repertuvarımızın çok önemli bir bölümü bir şeyi anlatmak, duyurmak, hissettirmek, yaşamak ve yaşatmak için yakılmışlardır. Aşık, ozan kaynaklı türkü külliyatımız özellikle böyledir. Fakat şunu da ifade etmek isterim ki, bizim ağlatan, hüzünlendiren türkülerimizde de insanı yücelten, insan ruhunu yükselten soylu bir hüzün vardır.”

Türk Halk Müziği’ne kelimenin tam anlamıyla gönül veren Bayram Bilge Tokel akademisyen kimliğinin yanı sıra icracı olarak da geleneğin geleceğe aktarılması konusunda önemli çalışmalara imza attı. Müzik alanında 2025 Yılı Necip Fazıl Ödülleri’ne değer bulunan Bayram Bilge Tokel, “Türküler, sanıldığının aksine hiçbir zaman donuk, durağan ve statik bir yapı değil, son derece dinamik, değişken ve ait olduğu toplumun sosyolojisi ile de çok yakın bağı olan kültürel verimlerdir.” diyor. Yeni nesle dair ümidini ise “Her şeye rağmen, türkülerle, türkü kültürüyle ve Türk kültürüyle çok sıkı bir bağı olan bir damar, bir akım var genç kuşak içinde” sözleriyle ifade ediyor. Ötesini biz sorduk kıymetli hocamız cevapladı… 

 

Uzun yıllardır türküler ve Türk Halk Müziği ile ilgili hem akademik anlamda hem de sahada üretimler yapıyorsunuz. Türkülerle aranızda nasıl bir bağ var? Bu ünsiyet nasıl oluştu?

 

Türkülerle bağım oldukça eski. Aklım erdiğinde türkülerle tanıştığımı söyleyebilirim. Babamım sazı sayesinde oldu bu. Rahmetli babam Orta Anadolu türkülerini ustaca çalar ve okurdu. Bir de tabi Yozgatlı olmanın bir kazancı diyelim erkenden türkülere aşina olmak. Çünkü hep söylerim, Yozgat sadece “Yiğidin harman olduğu yer” değil, aynı zamanda türkülerin de harman olduğu bir diyardır. Hayatını türkülerin derlenmesi, toparlanması, notaya alınması, doğru olarak icra edilip gelecek kuşaklara aktarılması yolunda TRT’de bir ömür harcayan iki isimden biri Yozgatlı, benim de manevi hocam diyebileceğim Nida Tüfekçi’dir. Birincisi biliyorsunuz merhum Muzaffer Sarısözen, Sivaslı. Ben de gücüm yettiği ölçüde hem sazım hem kalemimle derleme, icra, ders verme yanında tâ baştan itibaren eksikliğini hissettiğim bu alandaki yazı ve kitap konusunda da gayret göstermeye çalışıyorum.

 

Bu yıl Necip Fazıl Ödülü’ne layık görüldünüz. Necip Fazıl ismi sizin ruh dünyanızda nasıl izler bıraktı? Bu manada onun adına verilen bir ödülü almak size neler hissettirdi?

 

Necip Fazıl “şehirli” bir isimdir. Yani şehir kültürü ile yetişmiş, yoğrulmuş biri. Türküler özü ve kaynağı itibariyle şehirli olmaktan çok “köylü” dür. Kırsal kesimin sesi ve soluğudur daha çok. Şehrin müziği eskiden “sanat/lı müzik” idi, son yıllarda pop ve arabesk oldu. Üstad Necip Fazıl müzik zevk ve kültürü yönünden türküden ziyade şarkıya yakındır. Paris macerasından sonra Klasik Batı müziğine de büyük ilgi duymuştur fakat türkülere ve türkü kültürüne, mesela bir A. Hamdi Tanpınar’la kıyaslanamayacak kadar uzaktır başlangıçta. Fakat Necip Fazıl bir dönemden sonra, Tanpınar’dan da, hatta Yahya Kemal’den de daha fazla kendini halkın içinde hissetmiştir. Halkın inancına, dini değer ve kültürüne duyduğu bu yakınlık onu başta musiki olmak üzere halkın diğer değerlerine de yaklaştırmıştır denebilir. Meşhur Sakarya şiirine “Sakarya Türküsü” adını vermesi tesadüf olmasa gerek. Fakat O şairlik gücü yanında daha çok olağanüstü hitabet yeteneği ile halkı, geniş kitleleri etkileyen, yönlendiren bir “eylem adamı” olarak geniş kitlelerin takdir ve hayranlığını şairliği ile kazanmıştır. Türk şiirinin çağımızdaki zirvesi bir isim olarak adına düzenlenen ödüle layık görülmek elbette sevindirici. Takdir edenler sağ olsunlar. 

 

Sosyal medyaya girmemek için çok direndim

 

Türküler ve halk müziği hakkında pek çok kitaba imza attınız. Bir süredir de sosyal medyada kendi adınıza açtığınız mecrada tecrübelerinizi paylaşıyor, bir arşiv oluşturuyorsunuz. Yazıdan sosyal medyaya geçme fikrine alışmanız kolay oldu mu? 

Sosyal medya işine girmemeye çok direndim, oralarda harcayacak vaktim gerçekten yoktu ve yıllarca uzak durdum. Eşin dostun YouTube kanalı açmam konusundaki ısrarlarına da epey direndim. Fakat bir dostun, “Oraya yükleyeceğiniz türkü videoları gelecek kuşaklar için çok önemli bir arşiv işlevi görecektir” şeklindeki yaklaşımı beni kararımdan caydırdı. Ve gerçekten bir buçuk yıl olmasına rağmen özellikle konservatuar hocaları ve öğrencileri ağırlıklı seviyeli bir takipçi kitle oluştu. Her hafta en az bir tane yeni ve canlı icra edilmiş türkü videosu yüklüyoruz. Yurt içinden dışından çok bilinçli, seviyeli bir izleyici kitlesi oluştu. Bunda en çok repertuvar kalitemizin belirleyici olduğunu düşünüyorum. Ve gerçekten şimdiden yüz elli türkü civarında bir arşiv oluştu. Yıllardır televizyonlarda yapmaya çalıştığımız işi, yani “türküsünü arayan dinleyicilerle, dinleyicisini arayan türküleri buluşturma” misyonumuzu devam ettirme gayretindeyiz. Bu işi ısrarla televizyon ekranlarında, özellikle TRT’de yapmamızı isteyen dostlara da buradan söyleyelim: Artık bu konular sanırım TRT’nin ilgi alanına girmiyor.

 

Her ruh hâlinde dilimize dolanan türküler var. Neşeliysek, hüzünlüysek, gurbetteysek, öfkeliysek, yasta isek türkülere sığınırız. Buradan bakınca türkülerin bizi sağalttığını, iyileştirdiğini söyleyebilir miyiz?

Elbette söyleyebiliriz. Çünkü bizim türkü repertuvarımızın çok önemli bir bölümü bir şeyi anlatmak, duyurmak, hissettirmek, yaşamak ve yaşatmak için yakılmışlardır. Biliyorsunuz eskiden türküler yakılırdı. Yani yananların yaktığı bir şeydi. Bizim oyun havalarımızın bile çoğu böyledir. Rahmetli üstad Neşet Ertaş, bir TV programında, kendisini dinlerken ağlayan sunucuya şöyle demişti: “Biz bu türküleri ağlatmak için değil, anlatmak için söylüyoruz …”  Aşık, ozan kaynaklı türkü külliyatımız özellikle böyledir. Fakat şunu da ifade etmek isterim ki, bizim ağlatan, hüzünlendiren türkülerimizde de insanı yücelten, insan ruhunu yükselten soylu bir hüzün vardır. İşte bu, şair Hilmi Yavuz’un tabiriyle “Bize en çok yakışan” hüzündür aynı zamanda. Mesela arabeskteki hüzünle bu, çok farklıdır. 


Bilinçli bir genç sanatçı kitlesi geliyor

Yeni neslin peşine düştüğü müzikler hem ses ve tını hem de sözleriyle yabancılaşma ve kimliksizleşmeye yol açıyor. Siz bu gidişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kuşağın müzik ile özellikle türkü ile ilgisi ve ilişkisi ayrı, derin, önemli ve sancılı bir konu. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki, her şeye rağmen, türkülerle, türkü kültürüyle ve Türk kültürüyle çok sıkı bir bağı olan bir damar, bir akım var genç kuşak içinde. Bunu hem sosyal medya mecralarında görüyorum, hem derslerine girdiğim Müzik Üniversitesi öğrencileri arasında. Özellikle türkülerimizin en eski, köklü ve aslî sazı olan bağlama icracılığında tam bir devrim yaşanıyor son yıllarda. Gelenekle bağını koparmadan yeni ve modern ile çok sağlam köprüler kuran bilinçli bir genç sanatçı kitlesi bir dip dalga halinde geliyor inşallah.. Hem mektepliler hem alaylılar arasında var bunlar. Hatta alaylılar arasında daha çok diyebilirim. Fakat sizin kimliksizleşme ve yabancılaşma olarak nitelendirdiğiniz “kaçınılmaz” durumları moda ve popüler kültürün, hatta kitle kültürünün doğal ve spontane bir yansıması olarak görüp, çok da büyütmemek gerektiğini düşünüyorum.

 

Türküler bu yozlaşan müzik zemininde kültürel anlamda toplumumuz için nasıl bir misyona sahip? Türkülere tutunmak bize ne kazandırır?

Türkülere tutunmayı, ayette geçen “Allah’ın ipine tutunma”nın dünyevi/kültürel/sanatsal boyutu veya versiyonu olarak görürüm. Onun içindir ki, bizim tâ Dede Korkut’tan tevarüs ettiğimiz sözlü kültür ve gelenek hem ozanı, hem ozanın elindeki sazı/kopuzu kutsal bir değer olarak görür. Biz Anadolu’ya gelirken göç kervanlarımızın en ağır/kıymetli yükü kopuz ve kopuzun telleriyle taşıdığımız türküler, bozlaklar, baraklar, mayalar, hoyratlar, ağıtlar, destanlar, semahlar, nefesler, deyişler vb. idi. Ozanın sazına “Telli Kur’an”,  sözüne “nutuk/nefes/ayet” diyen kadim bir kültürel damarın varlığından pek haberdar olmadığımız için bu konuları sıhhatli konuşamıyoruz bile. “Hangi yere devlet gelse, kopuzu ile ozan da gelir” bir Oğuz/Türkmen atasözüdür.

 

Gelenek yenilenerek yaşatılır

Aşık Veysel’ler, Neşet Ertaş’ların türkülerinin nesilden nesle aktarılabilmesinin ve hep tazeliğini korumasının nedeni nedir sizce? Türküler ve türkü icracıları o günlerden bu günlere değişim gösterdi mi?

 

Elbette gösterdi. Türküler, sanıldığının aksine hiçbir zaman donuk, durağan ve statik bir yapı 

değil, son derece dinamik, değişken ve ait olduğu toplumun sosyolojisi ile de çok yakın bağı olan kültürel verimlerdir. Bu hem anonim, hem âşık/ozan kaynaklı türkü repertuvarımız için geçerlidir. Asırlardır devam ettirilen bu gelenek, kendini yenileme yeteneğini kaybetmediği için yaşamaktadır. Bir gelenek aynen tekrar edilerek değil, yenilenerek yaşatılır. Geleneğin büyük ve önemli isimleri geleneği en kapsamlı ve en üst seviyede yenileme yeteneği ve kapasitesi olan isimlerdir. İşte Aşık Veysel ve Neşet Ertaş isimleri bunların başında gelir. Bu iki isim kendileri yeni bir gelenek oluşturacak kadar geleneği yenilemişlerdir. Fakat asıl Veysel’deki tasavvufî derinliğin ve irfanî kültürün, Neşet Ertaş’taki Yunusça dil ve edanın farkında olmayanların bu iki ozanımızı tam olarak anlamaları biraz zordur. 


BAYRAM BİLGE TOKEL KİMDİR?

1957 yılından Yozgat’ta doğdu. Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu (1979). Profesyonel müzik hayatına 1986’da Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Topluluğunda saz sanatçısı olarak başladı. ABD Maryland Üniversitesi Etnomüzikoloji bölümünde ve Gazi Üniversitesinde halk müziği ve bağlama dersleri verdi. Bugüne kadar TRT ve çeşitli özel kanallarda yayınlanan Gönül Dağı, Salkım Söğüt, Bozkırın Nefesleri ve Can Özünden adlı halk müziği programlarını hazırlayıp sundu. TRT’den bir ekiple Neşet Ertaş’ın hayatını ve sanatını anlatan Bozkırın Tezenesi; Ürgüplü Refik Başaran’ın hayatını anlatan Şen Olasın Ürgüp adlı belgeseller hazırladı. Editörlüğünü yaptığı Orta Anadolu türkü ve bozlak ustaları Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Nida Tüfekçi, Refik Başaran ve Bayram Aracı’nın albümleri Kalan Müzik Arşiv Serisi’nden yayınlandı. Bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında pek çok solo konser ve resitaller verdi. Türkü formunda besteleri ve çok sayıda derlemesi vardır. 2004-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü olarak görev yaptı, 2007’de emekli oldu.

Yorum Yaz