Altın Koza'dan Filmekimi'ne sinemada görünürlük meselesi

SİNEMA

Yazan: Asude Karagöz

Sonbahar, sinemanın yalnızca yeni filmlerle değil, o filmlerin etrafında kurulan karşılaşmalarla da kendini hatırlattığı bir mevsim. Dünyanın farklı köşelerinde düzenlenen festivallerde ilk kez seyirci karşısına çıkan yapımlar kazandıkları ödüllerle gündemde kalırken bir yandan da yeni gösterim alanları arıyor. Türkiye'de de sinema takviminin hareketlendiği bu dönemde iki ayrı durak radarımıza takılıyor. Yerli sinemanın en önemli festivallerinden Adana Altın Koza Film Festivali ve uluslararası festivallerde dikkat çeken yapımları bizlerle buluşturan Filmekimi…

İlk bakışta farklı işlevlere sahip bu iki etkinliği ortak bir soru etrafında düşünebiliyoruz aslında. Bir film nasıl görünürlük kazanır ve bu görünürlük ne ölçüde kalıcı bir karşılık bulur? Bir festivalde ödüllendirilmek ve seyirciye ulaşmak, uluslararası bir seçkide yer almak ve sinema kültürünün parçası hâline gelmek ne yazık ki aynı şey değil. Filmlerin üretildiği koşullar kadar gösterildikleri alanlar, haklarında yürütülen tartışmalar ve gösterim sonrasında kurabildikleri ilişki de sinemanın bugünkü konumunu belirliyor.

Altın Koza'nın ödülleri ve Filmekimi'nin uluslararası seçkisi, bu ilişkinin farklı yönlerini düşünmek için bize iyi bir pencere aralıyor. İki festivalin programları arasındaki ayrımlardan çok, sinemanın hangi hikâyelere alan açtığına ve bu hikâyelerin kimlerle buluşabildiğine bakmak, sonbaharın festival gündemini bir haber takviminin ötesine taşımamıza olanak tanıyor.

 

Ödüllerin ardından: Altın Koza'nın açtığı alan

  1. Adana Altın Koza Film Festivali, bu yıl da yerli sinemanın farklı üretimlerini aynı yarışma çatısı altında buluşturdu. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'nda Ali Vatansever'in Bir Arada Yalnız filmi En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü'nü ve kazanırken Banu Sıvacı'nın Günyüzü filmi Yılmaz Güney Ödülü'ne layık görüldü. Pınar Yorgancıoğlu’nun yönetmenliğini üstlendiği Karanlıkta Islık Çalanlar ise yarışmada senaryo dalında öne çıktı.

Ödül listesi, festivalin geride bıraktığı günleri özetlemek için iyi bir başlangıç. Ancak bu listeyi asıl anlamlı kılan, filmlerin nasıl bir sinema ortamında karşılık bulduğunu düşünmeye imkân vermesi. Çünkü bir festivalin yarışma seçkisi, yalnızca o yılın öne çıkan yapımlarını bir araya getirmiyor, aynı zamanda hangi yönetmenlerin, hikâyelerin ve anlatım biçimlerinin tartışmaya açılacağını da belirliyor. Bu nedenle ödüller, sonuçları açıklanan bir yarışmanın ötesinde, sinema gündeminin nasıl şekillendiğine dair bizlere ipuçları sunuyor.

Yine de ödül alan filmleri sıralamakla onları gerçekten görünür kılmak arasında mesafe var. Bir filmin festivalde karşılık bulması, ne yazık ki onun festival sonrasında da izlenebileceği anlamına gelmiyor. Gösterim olanağı bulamayan, dağıtım sürecinde kendine yer açamayan ya da seyirciyle yeniden buluşamayan yapımlar için festival, geniş bir dolaşımın başlangıcından çok kısa süreli bir karşılaşma olarak kalıyor. Bu durum özellikle bağımsız yapımlar açısından önemli çünkü bir filmin festivalde kazandığı ilgi, onu izlemek isteyen seyirciye ulaşabileceği yeni alanlarla desteklenmediğinde kolayca sönümlenebiliyor.

Altın Koza gibi festivallerin ülkemizde düzenleniyor oluşu aslında biraz da bu yüzden önemli. Yerli sinemanın farklı örneklerini aynı çatı altında buluştuğu bu festivaller, filmlerin yalnızda sektörün içinde zaten öne çıkan isimlerin gündeminde kalmasını önlüyor. Sinemayı daha geniş bir izleyici çevresinin gündemine taşıyor. Fakat festivalin etkisi, ödül gecesiyle sona ermemeli. Yarışmada öne çıkan filmlerin sonraki gösterimleri, dağıtım olanakları ve haklarında sürdürülen tartışmalar, festivalin açtığı alanın ne kadar genişleyebildiği gibi konuları da konuşmaya devam etmeliyiz.

Bir filmin etrafında kurulan dünya: Filmekimi

Festivallerle kıyasladığımızda Filmekimi'nin bizlere sunduğu deneyim biraz farklı. Bu organizasyon sayesinde Cannes, Venedik ve Toronto gibi festivallerde adından söz ettiren filmler, İstanbul'daki gösterimlerle daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşma fırsatı buluyor. Program hem dünyaca ünlü yönetmenlerin yeni filmlerini bir araya getiriyor, hem de farklı ülkelerden gelen hikâyelerin aynı şehirde, benzer zaman aralıklarında izlenebilmesini sağlıyor. Böylece tek bir ulusal sinemanın sınırları içinde kalmadan, birbirinden farklı toplumsal meseleleri ve anlatım biçimlerini karşılaştırma olanağı buluyoruz. 

Bu yılın öne çıkan yapımlarından Cristian Mungiu imzalı Fjord, bu karşılaşmanın dikkat çekici örneklerinden biri. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazanan film, Romanya'dan Norveç'in fiyortlarla çevrili ücra bir köyüne taşınan bir aileyi merkezine alıyor. Geleneksel değerlerine bağlı çiftin yeni yaşamı, ergenlik çağındaki kızlarının vücudunda fark edilen morluklarla birlikte bambaşka bir hâl alıyor. Köy halkı ve polis, ailenin inançlarını, çocuk yetiştirme biçimini ve ebeveynlik anlayışını sorgulamaya başlıyor.

Mungiu'nun kurduğu gerilim, bir ailenin başına gelenleri anlamaya çalışmanın ötesinde. Filmin asıl meselesi, insanların birbirleri hakkındaki yargılara hangi koşullarda vardığı ve bu yargıların ne kadar çabuk bir toplumsal denetime dönüşebildiği. Ailenin özel alanı, kızın bedenindeki izlerle birlikte kamusal bir tartışmanın konusu hâline geliyor. Bir yanda ebeveynlerin kendi değerleri ve çocukları üzerindeki hak iddiaları, diğer yanda çocuğun korunması gerektiği düşüncesi ve çevrenin müdahale etme isteği var. Bu gerilim, kimin haklı olduğuna dair kolay bir yanıt vermekten çok, farklı değer sistemlerinin karşı karşıya geldiği noktalara odaklanmamızı sağlıyor

Paweł Pawlikowski'nin Fatherland filmi, Filmekimi'nin öne çıkan yapımları arasında ayrı bir yerde duruyor. Ida ve Soğuk Savaş filmlerinden tanıdığımız yönetmen, bu kez Nobel ödüllü yazar Thomas Mann ile kızı Erika Mann'ın hikâyesini ekrana taşıyor. 1949 yazında, savaşın ardından henüz toparlanamamış ve Soğuk Savaş'ın ikiye böldüğü Almanya'da geçen filmde baba ve kız, yıllar süren sürgünün ardından ülkeye dönüş yolculuğuna çıkıyor. Amerikan kontrolündeki Frankfurt'tan Sovyetlerin denetimindeki Weimar'a uzanan bu yolculuk, bir ülkenin parçalanmışlığını ve aynı aile içindeki uzaklıkları odağımıza taşıyor. 

Pawlikowski'nin ilgilendiği mesele, tarihsel kırılmaların insanların hayatlarında bıraktığı izlerle sınırlı değil. İnsanın geçmişiyle, ülkesiyle ve ailesiyle kurduğu ilişkinin ne kadar çelişkili olabileceği de filmin merkezinde yer alıyor. Fatherland, bu yönüyle yönetmenin önceki filmlerinde karşılaştığımız kimlik, suçluluk ve aidiyet meselelerini savaş sonrası Avrupa'nın siyasi atmosferi içinde yeniden ele alıyor. Cannes'da En İyi Yönetmen ödülünü paylaşan film, büyük tarih anlatısını iki insanın arasındaki ilişkiye indirerek kişisel olanla politik olan arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.

Filmekimi’nde en çok ilgi çeken bir diğer film de Kazuo Ishiguro’nun romanından uyarlanan Taika Waititi imzalı Klara ile Güneş… Film çok farklı bir yerden yola çıkıyor. Jenna Ortega'nın canlandırdığı Klara, insanlara arkadaşlık etmek ve yalnızlıklarını hafifletmek üzere tasarlanmış, güneş enerjisiyle çalışan bir robot. Josie’nin onu mağazadan satın almasıyla, Klara’nın hayatı aslında yeni başlamış oluyor. Josie ile kurduğu bağ, onu yalnızca bir yardımcı ya da teknolojik ürün olmaktan çıkarıp sevgi, bağlılık ve umut üzerine düşünmeye çağırıyor. 

Filmin ilgi çekici tarafı, insan duygularını taklit etmek üzere üretilmiş bir varlığın, insan ilişkilerindeki eksiklikleri ve kırılganlıkları görünür kılması. Klara'nın dünyayı merakla ve büyük bir sadakatle algılaması, insanların birbirlerine karşı geliştirdiği mesafeyi de daha belirgin hâle getiriyor. Yapay zekânın gündelik hayatın giderek daha fazla parçası olduğu bir dönemde Klara ile Güneş, insanın yakınlık ve şefkat ihtiyacını nereye yerleştirdiğine bakmamızı sağlıyor. Bu nedenle filmin bilimkurgu çerçevesi, geleceğe dair bir teknoloji tartışmasından ziyade bugünün yalnızlığına ve insan ilişkilerinin dönüşümüne açılan bir kapı hâline geliyor.

Filmekimi'nin böyle filmleri İstanbul'a taşıması, uluslararası festival gündemini uzaktan takip etmekle yetinmeyen seyirciler için önemli bir fırsat. Ancak burada da programda yer almakla seyirciye gerçekten ulaşmak arasında bir ayrım bulunuyor. Bir filmin festival seçkisinde olması, onu izlemek isteyen herkesin kolayca izleyebileceği anlamına gelmiyor.

Festivalden sonra ne kalıyor?

Altın Koza ile Filmekimi'ni aynı yazıda buluşturan mesele, bu noktada daha belirgin hâle geliyor. Altın Koza, Türkiye'de üretilen filmlerin görünürlük kazanması ve daha geniş bir dolaşıma çıkması için alan açıyor. Filmekimi ise uluslararası festivallerde öne çıkan yapımları İstanbul'daki seyirciyle buluşturuyor. Biri yerli sinemanın üretim ve dolaşım koşullarını, diğeri dünya sinemasına erişimin olanaklarını düşünmek için farklı bir kapı aralıyor.

İki festivalin ardından geriye yalnızca kazanan filmlerin listesi ya da izlenen gösterimlerin sayısı kalmamalı. Bir Arada Yalnız gibi bir filmin festivalden sonra seyircisiyle yeniden buluşabilmesi de Fjord gibi bir yapımın merak uyandıran bir festival başlığından ibaret kalmaması da çok önemli meseleler. Filmlerin açtığı tartışmaların sürmesi, yeni izleyicilere ulaşması ve sinema gündeminde kendine yer bulması, festival deneyimini birkaç güne sıkışmaktan çıkarmaya yardımcı olacaktır.

Zira bir festivalin başarısını yalnızca kaç film gösterdiğiyle ya da kaç ödül dağıttığıyla ölçmek eksik kalır. Asıl soru, o filmlerin festival süresince kazandığı ilginin sonrasında neye dönüştüğü. Seyircinin filme ne oranda ulaşabildiği, filmin seyirciye ne kadar dokunabildiği ve daha fazlası… Sinemayla kurduğumuz ilişki, yalnızca belirli tarihlerde düzenlenen etkinliklere katılabilenlerin deneyimi olmamalı. Filmlerin daha uzun süre dolaşımda kalabildiği, seyircinin onlara farklı kanallardan ulaşabildiği ve festivalde başlayan tartışmaların devam edebildiği bir ortam, hem yerli sinemanın hem de dünya sinemasının daha güçlü bir karşılık bulmasını sağlar.

Yorum Yaz