Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yeni bir yıla girerken sinema, her zamanki gibi hem aynayı hem kaçış kapısını elinde tutuyor. Perdede anlatılan hikâyeler yalnızca estetik bir deneyim sunmakla kalmıyor; yaşadığımız dünyanın ruh hâlini, çelişkilerini ve dönüşümünü de kayda geçiriyor. Sinema bültenleri, festivaller ve ödül sezonları ise bu büyük anlatının nabzını tutan duraklar olarak karşımıza çıkıyor.
Bu yılın ilk günleriyle birlikte sinema dünyasında ödül sezonunun en görünür başlığı olan Oscar adaylıkları da açıklandı. Akademi Ödülleri, her ne kadar zaman zaman tartışmalı tercihleriyle gündeme gelse de hâlâ küresel ölçekte sinema endüstrisinin yönelimlerini, estetik eğilimlerini ve politik kırılmalarını okumak için önemli bir referans noktası olmayı sürdürüyor. Oscar ve benzeri ödül törenleri, yalnızca “en iyileri” seçmekten ziyade, hangi hikâyelerin öne çıkarıldığını ve hangilerinin sessizce geride bırakıldığını da gözler önüne seriyor. Bu nedenle Akademi Ödülleri gibi yapıların sektörün sanatsal yanından çok ekonomik dinamikleriyle ilişkili olduğunu söylemek mümkün.
Yine de sinemanın ruhunu ve ödül törenlerinin yarattığı heyecanı takip etmek, bu sanatın izleyicileri için hâlâ ilgi çekici olmaya devam ediyor. Üstelik sinema artık yalnızca salonlarla sınırlı değil. Dijital platformlar, alternatif anlatıların ve bağımsız yapımların daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan yeni bir alan açmış durumda. Festival filmleriyle ana akım yapımlar arasındaki sınırlar bulanıklaşırken, sinema salonlarında izleme şansı bulamadığımız pek çok filmde platformlarda kendine yer bulabiliyor.
Akademi adaylarının parlayan yıldızları
Bu yıl açıklanan Oscar adaylıklarında tabloyu belirgin biçimde şekillendiren yapımların başında, 16 dalda aday gösterilerek öne çıkan Sinners geliyor. Onu, aynı şekilde güçlü bir görünüm sergileyen One Battle After Another takip ediyor. Son dönemde sinema çevrelerinde adından sıkça söz ettiren Joachim Trier imzalı Sentimental Value, sekiz adaylıkla daha ölçülü ama istikrarlı bir yerde konumlanırken, Chloe Zhao’nun Hamnet’i ve Del Toro imzalı bir Netflix yapımı olan Frankenstein yedi dalda aday gösterilerek bu yılın öne çıkan edebiyat uyarlamaları arasında yer alıyor. Josh Safdie’nin yazıp yönettiği bir aksiyon-biyografi filmi olan Marty Supreme, yedi dalda aday gösterilerek listede yerini alıyor. Öte yandan Yorgos Lanthimos’un Emma Stone ile sürdürdüğü iş birliklerinin son halkası olan Bugonia, yalnızca üç adaylıkla beklentilerin altında kalarak yarışın daha sönük kalan yapımlarından biri olarak öne çıkıyor. Bu dağılım, Akademi’nin bu yıl hem büyük ölçekli yapımları hem de daha kişisel anlatıları aynı çerçevede değerlendirdiğini gösteren dikkat çekici bir tablo sunuyor.
Marvel’ın sevilen filmlerinden Black Panther’in yönetmeni Ryan Coogler imzasını taşıyan Sinners, bu yıl Akademi Ödülleri’nde adından en çok söz ettirecek yapımlardan biri olarak öne çıkıyor. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Özgün Senaryo gibi ana kategoriler dâhil olmak üzere 16 dalda aday gösterilen film, başrollerinde Michael B. Jordan, Delroy Lindo ve Jack O’Connell’ı buluşturan Amerikan gotik doğaüstü bir korku anlatısı sunuyor. Sorunlu hayatlarından kaçıp yeni bir başlangıç umuduyla memleketlerine dönen ikiz kardeşlerin hikâyesiyle açılan film, bu dönüşün onları çok daha büyük bir kötülüğün beklediği bir girdaba sürüklemesiyle karanlık bir hâl alıyor. Kasabanın yüzeyde sakin, derinde ise tehditkâr yapısı içinde ilerleyen hikâye, ikizlerin ait olduklarını sandıkları toprakların onlar için bir yuva mı yoksa bir cehennem mi olacağı sorusunu merkezine alıyor.
There Will Be Blood filmiyle ismine aşina olduğumuz Paul Thomas Anderson, başrolünde Leonardo DiCaprio’nun yer aldığı One Battle After Another ile bu yılın en çok konuşulan adaylarından birine olmaya hak kazanıyor Sean Penn, Teyana Taylor, Benicio Del Toro gibi isimlerin yer aldığı güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, eski bir devrimcinin geçmişiyle yeniden yüzleşmesini konu alan kara komik bir suç hikâyesi anlatıyor.
Zamanının azılı anarşistlerinden biri olan Bob, kızının doğumuyla birlikte eski hayatını geride bırakıp daha sakin bir düzen oturtuyor. Ancak aradan 16 yıl geçmesine rağmen, devrimcilik yıllarında baş düşmanı olan bir devlet görevlisi çıkageliyor. Bu davetsiz misafirin ortaya çıkması, Bob’un kızının ortadan kaybolmasıyla kesişince, Bob kendisini istemeden de olsa eski mücadelenin içinde buluyor. Kızını kurtarmak için yol arkadaşlarıyla bir araya gelip bir maceraya atılıyor. Filmin bu süregelen hikayesine paralel olarak işlenen göçmenlik, derin devlet, polisin baskıcı yapısı gibi alt metinler filmin daha katmanlı bir hal almasını sağlıyor. Çarpıcı görsel dili ve katmanlı anlatısıyla film, ödül sezonundaki yerini ne ölçüde sağlamlaştıracağı merak edilen yapımlar arasında.
Dünyanın En Kötü İnsanı ve Oslo, 31 Ağustos filmleriyle çağdaş İskandinav sinemasının öne çıkan yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Joachim Trier, Sentimental Value ile topladığı övgülerin boşuna olmadığını bir kez daha ispatladı. Sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen film, aynı zamanda Akademi tarihinde en fazla adaylık elde eden Norveç yapımı olma özelliğini taşıyor.
Yıkılmanın eşiğindeki bir ailenin geçmiş travmalarını merkezine alan filmde, Trier filmlerinde aşina olduğumuz Renate Reinsve, Stellan Skarsgård ve Elle Fanning gibi isimler yer alıyor. Yönetmen filmde, nesilden nesile aktarılan travmaları muhteşem bir ev metaforu üzerinden anlatırken, baba-kız ilişkisi, abla-kardeş ilişkisi ve çocukken yaşadığımız anıların ne denli güçlü ve sarsıcı olabileceğine dair küçük hikayeleri minimal bir perspektifle gösteriyor. İki kız kardeşin yıllar önce kendilerini terk eden babalarının, annelerinin cenazesinde geri dönmesiyle başlayan film, bu iki kardeşten biri kendisine bir hayat kurabilmişken diğerinin yaşanan kayıpları bir türlü aşamayıp babasıyla olan çatışmasını sonlandıramayışına odaklanıyor. Geçtiğimiz haftalarda baba rolünü canlandıran Stellan Skarsgard’a Altın Küre ödüllerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü kazandıran film, bakalım Oscar’da da hak ettiği değeri elde edebilecek mi?
Dijitaldeki festivalliler
Oscar adaylıkları her yıl yalnızca yarışın içindeki filmleri değil, geçmiş yıllarda ödül sezonunda iz bırakan yapımları da yeniden gündeme taşıyor. Bugün dijital platformlar sayesinde, festival ve salon dolaşımını çoktan tamamlamış bu tür yapımlara yeniden ulaşmak mümkün. Sinema salonlarında izleme fırsatı bulamayan ya da aradan geçen zamanda filmi yeniden hatırlamak isteyen izleyiciler için dijital platformlar, ödül sezonunun geçmişini bugüne taşıyan önemli bir arşiv işlevi görüyor.
Tabii
Akademi’nin Uluslararası Uzun Metraj Film dalında son yıllarda dikkat çeken tercihlerinden biri olan Asghar Farhadi imzalı A Hero, bu anlamda ödül sezonunun hafızasında yer etmiş filmlerden biri. Yönetmenin filmlerinde bizleri ortasında bıraktığı ahlaki ikilemler, bu filmde de mevcut. Film, özgürlüğüne kavuşmak ve sevdiği kadınla evlenebilmek için paraya ihtiyacı olan bir adamın, yolda bulduğu bir çanta dolusu altınla ne yapması gerektiğine, tercihinin onu ahlaklı ama mahkûm bir adam mı, yoksa ahlaksız ama evli ve özgür bir adam mı yapacağına odaklanıyor. Bireysel etik, toplumsal baskı ve vicdan kavramlarını sorgulayan film, Farhadi sinemasının tanıdık ama etkisini yitirmeyen çizgisini sürdürüyor. Asghar Farhadi’nin ahlaki ikilemler etrafında ördüğü anlatılarıyla tanınan A Hero’yu Tabii platformunda izlemek mümkün.
Prime Video
Geçtiğimiz yıllarda Banshees of Inisherin filmiyle akıllara kazınan İrlandalı bir oyun yazarı Martin McDonagh, diğer filmlerinin de daha çok izlenilmesini hak eden bir yönetmen. Belçika’nın bir şehrinde geçen In Bruges, Oscar’da En İyi Özgün Senaryo dalında aday gösterilen bir film. Başrollerinde Colin Farrell ve Brendan Gleeson’u izlediğimiz film, iki kiralık katilin bu ıssız Avrupa şehrine kaçıp saklanmalarını ve patronlarından haber beklerken geçirdikleri süreyi olabilecek en sanatsal görüntülerle bize sunuyor. Filmin kara mizahı ve varoluşsal sorgulamarı şehrin Ortaçağı andıran sokaklarıyla birleşince suç sinemasında beklemediğimiz bir duygusal derinlikle karşılaşıyoruz ve karşımıza seyir zevki epey yüksek ve özgün bir film çıkıyor. Belçika’nın tarihi şehri Brüj’de kaybolmak ve bir yandan da heyecanlı bir yolculuğa çıkmak için bu filmi Prime Video’da bulabillirsiniz.
HBO Max
Cillian Murphy’ye ıssız bir şehrin karla kaplı sokaklarında ilgili bir baba olarak rastladığımız Small Things Like These, Claire Keegan’ın aynı isimli novellasından uyarlanan bir film. Yönetmenliğini Tim Mielants’ın üstlendiği tarihi drama filmi, ailesini geçindirmek için kömür tüccarı olarak çalışan bir babanın, yardıma muhtaç bir kızla karşılaşmasını ve bu kızın onu kendi babasız geçen çocukluk anılarına götürmesini izliyoruz. Rastladığı kızın şehrin manastırında kötü muameleye maruz kaldığını anlayan Bill, kendi geçmişi ve yaşadığı toplumun gerçekleriyle acı bir şekilde karşılaşıyor ve bir seçim yapmak zorunda kalıyor. İrlanda’da küçük bir kasabada geçen film, gündelik hayatın sıradanlığı içinde bastırılan suç ortaklıklarını ve ahlaki sorumluluğu merkezine alıyor. Büyük dramların her zaman yüksek sesle anlatılmadığını hatırlatan minimal anlatımı ve güçlü atmosferiyle film, HBO Max’te gösterimde.
Yorum Yaz