Yaşayan bir müze “Kotor”

13 dakikada okunur

“Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” sorusu her zaman tartışmaya açılır. Okumak ve gezmek arasında bir ayrım yapılmaya çalışılır belki de. Benim için bu sorunun cevabı nedir diye düşündüğümde gezmenin, seyahat etmenin bir adım öne çıktığını görürüm. Okumakla zihnen gittiğim dünyaların sayısının az olmamasına rağmen. Fiili olarak bir seyahat etmenin, o seyahati deneyimlemenin öğrettiklerinin bambaşka olması ağır basıyor. İkisinin birlikte olduğu şeklinin de en güzeli olduğunu diyelim ve yazının konusuna geçelim. Karadağ’ın Orta Çağ’dan kalma kasabası Kotor’dan bahsedelim. Kotor seyahatimizi anlatarak oralara tekrardan gidelim. Kayda geçirmiş olalım.

Kotor son zamanların popüler rotalarından. Bu popülerliğin başlıca sebebi Karadağ’ın bizden vize istememesi. Vizesiz olmasının yanında İtalya esintilerinin olduğu bir kasaba olmasının da etkisi var. Ama hepsinin önüne geçen Instagram’da karşınıza sık sık çıkıyor olması olabilir. Bizim rotamızda da bu sebeplerden yer aldı denilebilir. İyi bir seyahatin iki önemli noktası var; birincisi kiminle gittiğiniz, ikincisi de nasıl planladığınız. Bu iki noktada şanslı olduğumu söylemezsem olmaz. Seyahat arkadaşım, kız kardeşim Nur Sultan, a’dan z’ye bir plan yaptı. Bana da bu plana uymak düştü. Evet, seyahatlerde hazır plana uyan o kişi benim. Belgrad aktarmalı Kotor uçuşumuz İstanbul’dan rötarlı başladı. İstanbul’da yediğimiz rötar sonrasında Belgrad’da bavulu kaybetme, aktarma uçağını kaçırma telaşları yaşadık. Bu telaşlarımızdan sonra Belgrad’da da rötar yediğimizi öğrendik. Rötarların sonunda Podgorica’ya indik. Kalacağımız yere vardık. Ertesi gün Kotor’a gitmek için Podgorica’dan otobüse bindik. Üç saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra Kotor’a vardık. Ama vardığımızda bu seyahate dair bir heyecanımız kalmamıştı. Kendimizi Helal Food dükkanına attık. Bizim tabirimizle cacık soslu döner onların tabiriyle traditional gyros yedik ve bir nebze kendimize geldik. Sonrasında kalacağımız yeri bulmak üzere Google Haritalar öncülüğünde yola koyulduk ve kaybolduk. O kaybolduğumuz anda yol yorgunluğumuz açığa çıktı. Kotor seyahatimizin nasıl geçeceğine dair belirleyici bir andaydık. Ne ben kız kardeşime bir şey dedim ne de o bana… Olan bavula oldu. Çünkü sinirimizi biraz ondan çıkardık. Sonrasında yolu bulduk ve kalacağımız yere ulaştık. Ev sahibimiz bizi gördüğünde neler yaşadığımızı anlamış gibiydi. Odamıza geçtiğimizde bütün tatili burada klimanın altında geçirebiliriz düşüncesindeydik.

Seyahatin kırılma noktası

Heyecanımızı geri kazanmak için ne yapabiliriz derken denize girersek keyfimiz yerine gelebilir diye düşündük. Haşemalarımızı giydik ve kaldığımız yerin önündeki sahil kenarında denize girdik. Kotor böyle bir yer. Denize her an girebilirsiniz. Biraz dalgalı ve tuzlu ama güneşin suya vurduğu an her şeye bedel. Deniz, güneş ve Kotor’da olduğumuzu hissetmek bizi kendimize getirdi. Nerede olduğumuzun farkına vardık. Diğer günlerimizin planına geçtik. Kotor ile anılan Budva’ya gitmek ile tekne turunu ne zaman yapmak arasında kaldık. Önce Budva dedik. Ertesi gün erken saatte Kotor’dan Budva otobüsüne bindik. Evet Kotor’da her yere ulaşmakta otobüs iyi bir araç. Budva’ya geldiğimizde turistik bir yerde olduğumuzu daha da hissettik. İlk baş Budva Old Town’u gezmeye başladık. Orta Çağ sokakları arasında dolaşırken Citadel Kütüphanesi dikkatimi çekti. Giriş ücreti yüksek olduğu için kardeşim; “Senin alanın abla, sen gir.” dedi. Kütüphane umduğum gibi çıkmasa da manzarası beni benden aldı. Hem geniş bir Budva resmi hem de bir Eric Rohmer filmi sahnesini görmüş gibi oldum. Citadel’den sonra bir dilim pizza alarak Budva Old Town’un eteklerine oturarak turist olduğumuzu hissettik. Sonrasında Adriyatik Denizi’nde bir kez daha denize girme şansını kaçırmayalım diyerek Old Town’un kuzey kısmında yer alan plaja gittik. Kendimizi denize attık. Ferahladık. Sonrasında otobüse gitmek için yola koyulduk.

Perast’a tepeden bakmak

Akşamımızı tekne turuna ayırdık. Karadağ uzun bir adadan oluşuyor. Seyahatinizin süresine bağlı olarak rotanızın seyri de değişebiliyor. 1,5 saatlik turumuzda Our Lady of Rocks ve Perast’a gittik. Our Lady of Rocks bir ada. Kotor’dan, Perast’tan gelen taşlarla iki yüzyılda inşa edilmiş. Gittiğimizde kapalı olduğu için kiliseyi göremedik. Ama adanın kendine has görüntüsü yetti. Aynı zamanda bir evlilik teklifine şahit olmak da güzel bir anı olarak bize kaldı. Sonrasında Perast’a geçtik. Perast da Kotor gibi bir kasaba. Old Town’a uzak olduğu için araba kiralayanlar burada da konaklamayı tercih edebiliyor. Perast’a biz tepeden bakmayı tercih ettik. Uzun bir merdiven yolculuğu sonrası yol kısmına çıkarak Perast’a tepeden baktık. Gördüğümüz manzara o merdiven yolculuğuna değdi. Tekneyle Kotor’a geri döndük. Uzun bir günün akşamını kahvelerimizle sahilde oturarak sonlandırdık. Kurban Bayramı’nda gittiğimiz için de bayram aramalarını o arada yaptık. 

Budva’ya, Our Lady of Rocks’a,  Perast’a gittik de az kalsın yanımızdaki Kotor Old Town’a gidemiyorduk. Ama rota olarak sona bırakmamıza rağmen gittik. Kotor Old Town kedileriyle meşhur. Kedilerin Orta Çağ’da orayı kurtardığı söyleniyor. Sokaklarında dolaşmak sizi bir dönem filminde hissettiriyor. Her sokak farklı bir yere çıkıyor. Birden çok kilisenin yer aldığı Old Town’da kiliseleri gezmek için ayrı bir ücret ödemek gerekiyor. Bu da avronun durumunu düşününce bizim için bir seçenek olmadı. Kotor’da dikkatimi çeken başka bir şey de müzelerinin olmamasıydı. Belki de şehri koruyarak yaşayan bir müze yaptıkları içindir. Burada da pizzamızı yedikten sonra, ağız tadıyla kahvemizi içmeliyiz, dedik. Kahveyle arası çok iyi olmayan biri olsam da kahvenin kalitesinin fark ettiğine değinmeden edemeyeceğim. O sırada meydanda o kafede otururken insanları gözlemlemek, kahveni yudumlamak bambaşka bir deneyimdi. Zamanın içinde yeni bir pencere açılmıştı sanki. İstanbul, işim ve geri kalan her şeyin uzaklarda kaldığını hissettiğimi hatırlıyorum. Bir seyahatten daha ne beklenebilir ki?

Kotor’dan Podgorica’ya gitmek üzere ayrıldık. Podgorica’ya havaalanına yakın olduğu için gittik. Seyahatimizin son sürprizi Podgorica’da kaldığımız yer oldu. Kaldığımız yerleri Airbnb’den kiraladık. Orada da toplu konutlarda yer alan bir evde kaldık. Podgorica iç kesimlerde kaldığı için orada yerli halk yoğunlukta. Bizim kalacağımız yer turistik kısımdan da uzak olduğu için biraz tedirgin olduk. Yemek için yakınlarda bir pizzacıya gittik. Pizzacı çift bizi “Selamünaleyküm, bayramınız mübarek olsun” diyerek karşıladı. Şaşırdık ve mutlu olduk. Pizzamızı yedik ve eve geçtik. Son akşamda yorgunluğumuz gün yüzüne çıktı. Son bir düzlük kalmıştı. O da evimize dönmekti. Geldiğimizdeki gibi rötar yer miyiz düşüncesiyle sabah erkende havaalanına gittik. Ufak bir rötar sonrasında Belgrad’a uçtuk. Orada da uçuşumuzun saatine vakit olduğu için havalimanında 3-4 saat geçirdik. Rötarsız şekilde İstanbul’a geldik. İstanbul’a indiğimizde eve dönmüş olmanın huzurunu hissettik. Eve dönmek yorgunlukların ortaya çıkmasıdır bir nevi. Birkaç gün önce yaşadıklarının artık bir anı olduğunu da anlamaktır. Anılarımızı kayda geçirdik, yeni seyahatlerin planlarına başladık bile.

Önceki Yazı

Bir davet, bir kitap, bir şehir, birçok zaman: Bir Kahire seyahatnamesi

Sonraki Yazı

“Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri” raflarda

Son Yazılar

Bir ailenin duygusal otopsisi

2023 yılının en çok konuşulan filmlerinden olan ve Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye layık görülen Justine