Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Yazar Georgi Gospodinov’un bu yıla damgasını vuran eseri Bahçıvan ve Ölüm’de şöyle bir can alıcı cümle geçer: “Babam bahçıvandı, şimdi bir bahçe.” Yasın fiziğine dair ne manidar bir cümledir. 2025 geride kalırken bu yıl, kültür-sanat camiamızdan da kaybettiğimiz isimler oldu.
Öte dünyaya göçmenin Müslüman insanlar için ayrı bir yönü var. Söz gelimi yönetmen Nacer Khemir, Bab'aziz filminde ölüm üzerine tasavvufi temelli yaklaşımlarda bulunuyor. Aslında bu yeni bir şey değil. Kadim geleneğimize baktığımızda Hz. Mevlana, ölümü bir düğün gecesi olarak görüyor. Allah’a kavuşulan bir gün olarak.
2025 yılını tamamladığımız şu günlerde her birimiz ölüme biraz daha yaklaşıyoruz. Merhum şair Mevlana İdris, “En son ölüm gelir yine de erken deriz.” derken aslında her ölümün biraz erken oluşunu da haber vermişti bizlere.
Zaman geçtikçe Dante gibi ortasında olduğumuz o ömürde, insan sevap heybesini biraz daha nasıl doldurmalı sorusu üzerine kafa yoruyor.
Hadis-i şerif de buyurulduğu üzere: “Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir.” Topluma mal olmuş isimlerin aramızdan ayrılması, bu hadisi de hatırlatıyor hepimize.
Bu yıl kültür sanat camiamızda aramızdan ayrılan ve her biri Türk kültür ve sanatına katkıda bulunmuş o isimlere değinmek istiyorum böylece. Söze edebiyatçılarla başlamak yerinde olacak.
Kendi sesini arayan üretken bir kalem: Selim İleri
Yazı hayatına Yeni Ufuklar dergisinde başlayan Selim İleri, edebiyatımızın üretken kalemlerinden biriydi. Dostlukların Son Günü adlı hikaye kitabı ona Sait Faik Armağanı’nı kazandırdı. Ve bunu birçok ödül takip etti. Onun eserlerinde temel malzeme duygudur, denebilir. Kahramanlarının ortak noktası ise anlaşılmamaktan ötürü duydukları hüzündür.
“Sanatlar Arası Kardeşlik” başlıklı yazısında şöyle söylemiştir yazar: "… Hayattan, gerçek kişilerden yola çıkarak romanlar, öyküler yazdım. Ama onlara hayat veren hep edebiyat sanatı oldu. Okuduğum şiirler, okuduğum romanlar, tiyatro oyunları, öyküler, bazen bir deneme, bazen bir şairin düzyazısı. Asıl onlardı yazmak dürtüsünü kışkırtan, hayat değil. Hayattan edindim, edebiyattan beslendim. Kırk yılı aşkın çabama bakıyorum, her kitapta başka kitapların, beni yıllarca sarıp sarmalamış edebi eserlerin yansımalarını çözümlemeye çalışıyorum. Hele bir iki romanım var ki doğrudan doğruya edebi eserden kaynaklamış. Halit Ziya'nın Bir Acı Hikaye'si olmasaydı Kırık Deniz Kabukları'nı yazamazdım…”
Lise yıllarında Albert Camus, Franz Kafka ve Jean-Paul Sartre romanlarıyla birlikte Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan, Jane Austen, Nezihe Meriç, Oktay Akbal, Virginia Woolf gibi edebiyatçıların eserlerini okuyan yazar, edebiyatı adeta yaşamın kendisi olarak görmeye başladı. Necati Cumalı, Oktay Akbal, Sait Faik Abasıyanık ve Sabahattin Ali öyküdeki ilk ustaları oldu.
85 yaşında İstanbul’da hayatını kaybeden yazar, edebiyatseverleri tıpkı romanlarına konu olan karakterler gibi hüzne boğdu. Roman yazarı olmaya dair şöyle söylemişti yazar: "Tek kişi olunamayacağına inandığım için, sahiden aşkla sevmeyi öğrenebilmek için roman yazıyorum. Salt bunlar için. Ölünceye kadar da yazmak istiyorum."
Kitap aşığı bir şair: Yavuz Bülent Bakiler
“Kitapsız ve kütüphanesiz Müslüman Türk evi olmaz” demişti bir söyleşisinde. Şaşırdım Kaldım İşte şiiriyle hafızalara kazındı. Aslında bu eksik bir tanım. Çünkü Yavuz Bülent Bakiler, bu şiirden ibaret değil. En az bu şiir kadar kıymetli birçok şiiri var.
Onun hayatını incelediğimizde, anılarına baktığımızda, okumanın, kitapla, kültürle iç içe olmanın hayatî önemini anlıyoruz. Aynı zamanda devamlı onu buna yönelten bir aile ortamı, okul ortamı içinde büyüdüğünü görüyoruz merhum şairin.
İlk okuduğu yazarın Necip Fazıl Kısakürek olduğunu ifade eden şair, “Daha sonra Necip Fazıl tiryakisi oldum.” diyor.
Bir programdaki şu ifadeleri hala hatrımdadır: “O Sivas üzerine yazdığım şiirden sonra sınıf öğretmenimiz beni sınıfın şairi ilan etti. Çocuklar yarın biyoloji dersinde mesela, hiç unutmadığım bir anı, güleceksiniz. Çocuklar yarın biyoloji dersinde sindirim sistemini okuyacağız. Sınıfın şairi de sindirim sistemi üzerine bir şiir yazarak gelsin. Sindirim sistemi üzerine nasıl şiir yazılır. Ama öğretmen istemiş sizin de hevesiniz var. Bir kere yazdığınız da duvar gazetesine geçmiş. Gelip eve oturuyorsunuz ve yazıyorsunuz. Sindirimin yollarında bağırsakların kollarında yağlarında ballarında düşe kalka gideriz biz.”
Yavuz Bülent Bakiler, okumayla, yazmayla ve kültürle geçen ömrünü tamamlayarak 89 yaşında aramızdan ayrıldı.
Yapımlarıyla hayatımızı aydınlatan yönetmen: Osman Sınav
Edebiyat camiası dışında bu yıl sanat, sinema ve müzik dünyasından da kaybettiğimiz isimler oldu.
Ekmek Teknesi, Deli Yürek, Kurtlar Vadisi gibi dizilerin yönetmenliğini üstlenen Osman Sınav da aramızdan ayrıldı.
Yalnızca yönetmenlik değil yapımcı kimliğiyle de Türk sinemasına katkı sundu.
Yine yönetmenliğine katkı sunduğu dizilerden biri olan Süper Baba’yı unutmak mümkün değil. Yeditepe İstanbul, Yedi Numara tadı aldığımız güzel dizilerden biriydi Süper Baba. 90’larda çocuk olmanın böyle güzel dizilere ve yapımlara şahitlik etmek gibi bir yönü var. Aynı zamanda Ekmek Teknesi’ndeki bilge karakter Kuşçu da yine gönlümüzde yer eden karakterlerden biriydi.
Osman Sınav’ın adeta beyaz sinemamıza sunduğu katkıları, Türk kültüründe yaktığı bu meşaleyi unutmayacağız.
Edip Akbayram, Volkan Konak, İlhan Şeşen, Ferdi Tayfur
Müzik dünyasında da yıldızlar bir bir kaydı.
Türk rock müziği sanatçısı Edip Akbayram, Türk halk müziği sanatçısı Volkan Konak, müzisyen İlhan Şeşen ve sanatçı Ferdi Tayfur da aramızdan ayrılan isimler arasındaydı.
Geleneksel Sanatlar: Hasan Çelebi ve Etem Çalışkan
Geleneksel sanatlarımızdan da bazı isimler hayata veda etti. Hattat Hasan Çelebi, bu isimlerden biri. Ömrünü hat sanatına adamış kıymetli bir isimdi.
Albaraka Yayınları’ndan çıkan Hasan Çelebi ile Nehir Söyleşi (Meşkin Efendisi) adlı eser kendisinin bu sanata verdiği değeri gözler önüne seriyor.
Günümüzün “reisü’l-hattatin”i addedilen Hasan Çelebi, çok sayıda öğrenciye icazet verdi.
88 yaşında, Şubat ayında vefat etti.
Kendisi hakkında Yedi İklim Dergisi’nde hazırladığımız özel sayıda öğrencisi Hattat Hilal Kazan, onun için şöyle söylüyor: “Merhum Hasan Çelebi hoca benim otuz yıllık hocamdı. Otuz yıl aralıksız ben onun rahle-i tedrisinde bulundum. Meşk ettim. Meşkin haricinde yayınladığımız bir kitap münasebetiyle de ikili ilişkilerimiz ilerledi. Şu manada ilerledi. Hocanın hayatı, yaşantısına dair, yaşadıklarına dair birçok hususun kaydını tuttum. Sonucunda da Noktalar ve Çizgiler Arasında Hattat Hasan Çelebi kitabı ortaya çıktı. Bu münasebetle hocamın dizinin dibinden ayrılmadım. Yeri geldi onu bir baba gibi kabul ettim. Her türlü bir şeye başlamadan önce mutlaka ona danışır, onun fikrini alırdım. “Ne dersiniz uygun mudur, sizce” şeklinde. Onun onay verdiği şeyleri yapardım. Vermediklerinde de vardır bir hayır diyerek kenara çekilirdim. Hocamla hiç bırakmadığımız böyle bir ilişkimiz, irtibatımız vardı. Zaman zaman o da aynı şekilde “şimdi hadi hocalığı bırakalım da şimdi sana arkadaşça soruyorum” diyerek o da benden bazı konularda fikrimi öğrenmek isterdi kendi konusuyla alakalı. Bizim için buna cevap vermek tabii güç olsa da bu kitap çalışması vesairenin getirdiği onda oluşan güven sebebiyle biz de ufak tefek fikirlerimizi kendisine beyan ederdik. Böyle bir ilişkimiz vardı. Baba kız gibi, hoca talebe gibi. Birbirimizin mütemmim cüzü gibiydik.”
Böylece hat sanatında usta çırak ilişkisinin önemini bu satırlarda daha iyi anlıyoruz.
Bu yıl kaligrafi sanatçısı Etem Çalışkan da hayata gözlerini yumdu.
Kendisiyle gerçekleştirdiğim bir röportajda; “Van Gogh kendi yalnızlığını Gauguin’i bularak giderirken ben de yalnızlığımı Van Gogh’u bularak giderdim.” demişti Etem Çalışkan.
Sorduğum soruya verdiği o cevap sanatın önemini gözler önüne serer nitelikteydi: “Gauguin Van Gogh ikisi birbirlerini çok seven sanatçılar. Yalnız adam Van Gogh’un Gauguin’in dostluğuna ihtiyacı var. Ama kavgasını da eksik etmez çünkü sanatçının gerilimi de olacak kavgası da olacak ama hiçbir zaman küs olmayacaklar barışık olacaklar. Ben onun için derim ki barışı sevmiyorum. Neden sevmem. Barış savaştan sonra geldiği için sevmem. Van Gogh’la Gauguin kavga ediyorlar ama Gauguin’e ustam ustam diyerek saygı gösteriyor. Ama ustam dediği adam gibi resim yapmıyor. Van Gogh gibi yapıyor o. Yani şimdi Van Gogh ne yapıyor. Siz iyi ki bu soruyu sordunuz. Ben de bu konuya izninizle biraz değinmek istiyorum doğrusu. Van Gogh kendisi yalnızlığını Gauguin’i bularak giderirken ben de yalnızlığımı Van Gogh’u bularak giderdim. Güzel Sanatlar Akademisi’ne geldiğim zaman İstanbul’a ilk gelişim, şaşkınlık içindeyim ve kimsem yok. Duygularımı paylaşacağım kimse yok. Çünkü o yıllarım akademi yılları biraz da insanın başını döndürüyor. Sanata o kadar yoğunlaşıyorsunuz ki kendinizi o yoğunluk içinde kaybediyorsunuz. Ve aramaya başlıyorsunuz kendinizi. Bir gün tünelin yukarısında Alman Kitabevi vardı oraya uğradım orada biraz şöyle eskimiş gibi bir kitap gördüm. Van Gogh yazıyor. O kitabı aldım. Yani kitap hala yanımda durur evde. 10,5 lira yazıyor üzerinde. Büyük para 10,5 lira. Yıl 1951-1952. O zaman bir kişi bir ay aşağı yukarı seksen doksan yüz lirayla rahat geçinir. Benim cebimde on buçuk lira vardı. Hepsini verdim ve o kitabı aldım. Akşamın geç saatinde yürüyerek yüksek kaldırımda Galata Köprüsü’nden Eminönü Sirkeci Cağaloğlu Nallıbahçe Sokak. Emin hocanın atölyesine geldim.”
Çok yönlü bir sanatçı: Niyazi Sayın
Aslında bu satırlar bana şunu da düşündürdü. Türk kültür ve sanat dünyasına emek veren bu isimlerin çoğunun ortak noktası bulundukları konuma kolay gelmeyişleri. Binbir emekle o sanat için didinmeleri. Bu noktada bir başka isme değinmek gerekiyor.
Neyzen, ebru sanatçısı ve fotoğrafçı Niyazi Sayın da aramızdan ayrılan isimlerden biriydi. Çok yönlü bir sanatçı olan Niyazi Sayın, adeta bir gönül tercümanıydı.
Tanburi Cemil Bey plakları, onun müzik zevkini şekillendirdi. Onun ney icrasına getirdiği yenilikler takdir toplamıştır. Sanatçı için Kutbun Nâyi(Neyzenlerin Kutbu/Neyzenlere Yol Gösteren) denmiştir.
Son söz olarak “Ses kesilse de nağmeler baki kalır.”
“Gökkubbe de hoş bir sada” bırakan tüm kültür ve sanat insanlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Nağmelerinin baki kalacağına inanıyorum.
Yorum Yaz