Beyaz perdede korkunun izleri

DİJİTAL EKRAN

Eskiden korku filmi denince kafamızda metafizik canlıların, “öcülerin”, “canavarların” korku unsuru olarak karşımıza çıkarıldığı, gerçek hayatta rastlamamızın pek mümkün olmadığı anlatılar canlanırdı. Fakat geldiğimiz noktada, korku sineması gerçek hayatta karşımıza çıkması o kadar da imkansız olmayan, genellikle bizi fiziksel değil de psikolojik olarak alt edebilecek canavarlarla karşılıyor. Korktuklarımız artık dışarıda, tekinsiz bir ormanda ya da ıssız ve terk edilmiş bir şatoda değil; evimizin, hayatımızın tam ortasında.  

Belki de bu yüzden korku sineması son yılların en popüler ve en üretken türlerinden biri haline geldi. Çünkü günümüz insanının kaygıları da artık doğaüstü tehditlerden çok, gündelik hayatın içinden doğuyor. Modern hayatın bizi hapsettiği, sözde güvenli plazalardan çıkıp evimize döndüğümüzde bizi kucaklayan yalnızlık, bu yalnızlığı paylaşmak için tutunduğumuz elin bir sosyopata ait olma ihtimali o kadar gerçek ve yakın ki artık korkmak için yatağımızın altındaki canavarlara ihtiyaç duymuyoruz. Takıntılar, saplantılı ilişkiler, dijital dünyanın görünmez tehlikeleri, mahremiyetin giderek daha kırılgan hale gelmesi ve gerçeklik algısının bulanıklaşması, çağdaş korku anlatılarının temel malzemeleri arasında yer alıyor. Tür sineması da bu değişime kayıtsız kalmıyor; korkuyu görünmeyen yaratıklardan alıp insan zihninin karanlık köşelerine taşıyor.

Haziran ayının ikinci yarısında vizyona giren filmler de bu dönüşümün izlerini taşıyor. Curry Baker'ın Obsession'ı, insanı kendi zihninin içinde sıkışıp bırakabilecek kadar güçlü bir saplantının peşine düşerken; Backrooms, internet çağının en ilginç şehir efsanelerinden birini merkeze alarak tanıdık mekânların nasıl birer kabusa dönüşebileceğini sorguluyor. Gerilim türündeki Disclosure Day ise hakikatin giderek daha tartışmalı hale geldiği günümüz dünyasına gözünü çeviriyor. Korkunun biçimi değişse de izleyiciyi rahatsız etme gücü yerinde duruyor; üstelik artık çok daha tanıdık yüzlerle karşımıza çıkıyor.

Obsession 

Henüz yirmili yaşlarının ortasında olan yönetmen Curry Barker, son yıllarda dijital platformlarda ürettiği kısa filmler ve internet içerikleriyle adından söz ettiriyordu. Geçtiğimiz haftalarda vizyona giren ve yönetmenin ilk uzun metraj çalışmalarından sonra çektiği Obsession, yönetmeni yalnızca internet dünyasının değil, korku sinemasının da dikkat çeken yeni seslerinden biri haline getirdi. Başrollerinde Michael Johnston ve Inde Navarrette'in yer aldığı film, ilk bakışta karşılıksız bir aşk hikâyesi gibi görünse de çok kısa süre içinde karanlık ve rahatsız edici bir psikolojik korkuya dönüşüyor.

Film ilk başta bize tatlı bir arkadaş grubundan sempatik bir çocuğun yine gruptan bir kıza olan masumane hislerini izleyeceğimizi düşündürüyor. İlk sahnede Bear’ın Nikki’ye açılmak için karşısına bir başkasını alıp prova yapması, tam da gençlik yıllarında yaşanan o tatlı heyecanı yansıtır nitelikte. Zaten Bear da filmin ilk dakikalarından itibaren uzun bir süreye kadar çocukluk arkadaşı ve birlikte çalıştığı Nikki'ye karşı hislerini bir türlü dile getiremeyen, içine kapanık genç bir adam olarak çiziliyor. Nikki’ye aldığı küçük tatlı dilek çubuğu, onun hakkında edindiğimiz pozitif ilk izlenimi destekliyor. Derken, Nikki’ye açılamayan Bear bu dilek çubuğunu kendi dileği için kullanıyor ve film sevimli bir gençlik hikayesinden başka yerlere evriliyor.

Nikki’nin bir anda ve anlaşılmaz bir biçimde Bear’a aşık olması, ortaya geri dönülmez ve akıl almaz sonuçlar doğuruyor. Başlangıçta filme adını veren “saplantı”nın Nikki’nin bu aşkı olduğu gibi bir yanılgıya düşüyoruz. Fakat film bize, bir insanın sevdiği kişi tarafından sevilme arzusunu romantik bir ödül olarak değil, kontrol edilmesi mümkün olmayan bir felaket olarak sunuyor. Yalnız ve içine kapanık bir profil çizen Bear’ın başta bize masum görünen aşkının, derinlerde saplantılı, korkutucu ve toksik bir sahip olma arzusu olduğunu görüyoruz. Film ilerledikçe Nikki'nin Bear'a duyduğu ilgi, sağlıklı bir ilişkinin sınırlarını aşarak kimliğini ve iradesini tüketen bir saplantıya evriliyor. Böylece Obsession, günümüz korku sinemasının sıkça başvurduğu bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Bir insanın özgürlüğünü elinden alarak elde edilen sevgiye gerçekten sevgi denebilir mi?

Barker'ın filmi zaman zaman kara mizahın alanına yaklaşsa da yarattığı huzursuzluk hissini hiçbir zaman kaybetmiyor. Özellikle Nikki karakteri üzerinden kurulan rahatsız edici atmosfer, filmin akılda kalan en güçlü yanı. Çünkü Obsession'ın anlattığı hikâye aslında oldukça tanıdık: Hepimiz sevilmek isteriz. Film ise bu arzunun sınır tanımadığı noktada nasıl bir kabusa dönüşebileceğini gösteriyor.

Backrooms

İnternetin kendi içinden doğup büyüyen Backrooms, içeriğiyle değil de ortaya çıkış şekliyle vizyonda ses getiren yapımlardan biri . Başta kısa videolarla yayılan, sonra giderek bir evrene dönüşen bu hikâye, genç bir YouTuber olan Kane Parsons’ın yönetmenliğinde yeni ortaya çıkan korku türünün çarpıcı bir örneği olarak izleyiciyle buluştu ve A24’ün yeni bir gişe rekoruna imza atmasını sağladı . Henüz 20 yaşında olan yönetmenin ilk uzun metrajı olan Backrooms, Renate Reinsve’nin hayat verdiği terapist Dr. Mary Kline'ın, Chiwetel Ejiofor’ın canlardırdığı kayıp hastası Clark'ı aramak için başka bir dünya boyutuna, yani "Backrooms"a girmesini konu alıyor.

Hikayede korku unsuru olarak öne çıkan da tam olarak bu mekan. Nereden geldiğini açıklayamadığımız korkularımızı “liminal alan” denen bir mimari terimle açıklamakla kalmayıp bizi bu mekana taşıyan film, bir hastane koridorunda, ışıkları kapanmış bir ofis katında ya da mesai sonrası boşalmış bir alışveriş merkezinde hissettiğimiz tuhaf ve tedirgin edici duyguları sonsuz bir evrene çevirip bizi içine hapsediyor. Kendimizi bir anda sonu olmayan sarı duvarların, birbirine benzeyen odaların ve çıkışı olmayan koridorların içinde buluyoruz. İlk andan itibaren sıradan görüntüsüne rağmen bizi huzursuz etmeyi başaran bu mekan, zaman geçtikçe garip bir şekilde yön duygusunu yok etmeye başlıyor. Nerede olduğumuzu değil, nereden geldiğimizi bile hatırlamak zorlaşıyor.

Parsons’ın yaptığı şey aslında büyük jestler ya da sürekli karşımıza çıkan “tehditler” değil. Daha çok mekânın kendisini rahatsız edici bir düzene çevirmek. Aynı ışık, aynı duvar, aynı boşluk… Hepsi tekrar ettikçe bir tür sıkışma hissi yaratıyor. Bir süre sonra filmde ne olduğundan çok, içinde kaldığımız o klostrofobik boşluk etkili olmaya başlıyor. Mekan bizi öylesine tedirgin ediyor ki filmin olay örgüsünü takip etmek zorlayıcı bir hal alıyor. Başta karşımıza çıkan mobilya mağazasının sahibi, başarısız bir mimar olan Clark ve onun öfke problemiyle, boşanmanın getirdiği yükle baş etmek için gittiği terapisti Mary, filmin ilerleyen dakikalarında kendi rollerinin dışına çıkıp anlaşılmaz bir paydada bir araya gelip anlaşılmaz bir yüzleşme yaşıyorlar. Bu anlamda filmin, yarattığı evrende yakaladığı başarıyı olay örgüsü noktasında sürdüremediğini söylemek mümkün.  

Backrooms'u diğer korku filmlerinden ayıran şey aslında ne anlattığından çok ne hissettirdiği. Film boyunca hissedilen duygu korkudan çok tedirginlik. Bir şeyin yanlış gittiğini biliyorsunuz ama neyin yanlış olduğunu tam olarak tarif edemiyorsunuz. Belki de filmin internet çağında bu kadar karşılık bulmasının nedeni bu. Çünkü günümüz insanının kaygıları da çoğu zaman böyle çalışıyor. Ortada görünür bir tehdit olmadan, sürekli bir huzursuzluk hissiyle yaşamak…

Disclosure Day 

Vizyonda öne çıkan gerilim filmlerinden bir diğeri Disclosure Day, aslında ilk andan itibaren kendini büyük bir “ifşa” fikri üzerine kuruyor. 8 yılın ardından bilim kurgu türüne dönen Steven Spielberg’in yönettiği, senaryosunu David Koepp’in yazdığı filmde Emily Blunt, Josh O’Connor ve Colman Domingo gibi isimleri bir arada görüyoruz. Hikâye, uzun zamandır üzeri kapatılmış bazı bilgilerin artık gizlenemeyecek hale gelmesiyle başlıyor. Devletin elinde tuttuğu bu verilerin açıklanacağı gün, sadece politik bir kırılma anı değil; aynı zamanda toplumsal bir çözülmenin de başlangıcı gibi kurulmuş.

Ama film asıl kırılmayı açıklamanın kendisinden sonra yaşıyor. O bilgi ortaya çıktıktan sonra ne olduğuna baktığında, ortada netleşen bir şeyden çok daha fazla dağılmış bir gerçeklik görülüyor. İnsanlar aynı şeyi duysa bile aynı yere varmıyor. Hatta bazen duyulan şey, anlamaktan çok daha fazla kafa karıştırıyor. Bu noktada film yavaş yavaş “bilgi” meselesinden çıkıp “algı” meselesine kayıyor. Emily Blunt’ın canlandırdığı karakter üzerinden ilerleyen hikâye de tam burada daha kişisel bir hale geliyor. Çünkü film sadece dış dünyada olan biteni değil, o dış dünyanın insan zihninde yarattığı kırılmayı da takip ediyor. Karakterlerin neye inandığı, neyi hatırladığı ya da neyi yanlış hatırladığı giderek birbirine karışıyor. Bir noktadan sonra mesele artık “ne oldu?” sorusu olmaktan çıkıyor, “biz neyi nasıl anlıyoruz?” sorusuna dönüşüyor.

Emily Blunt’ın canlandırdığı karakter üzerinden ilerleyen hikâye de tam burada daha kişisel bir hale geliyor. Çünkü film sadece dış dünyada olan biteni değil, o dış dünyanın insan zihninde yarattığı kırılmayı da takip ediyor. Karakterlerin neye inandığı, neyi hatırladığı ya da neyi yanlış hatırladığı giderek birbirine karışıyor. Bir noktadan sonra mesele artık “ne oldu?” sorusu olmaktan çıkıyor, “biz neyi nasıl anlıyoruz?” sorusuna dönüşüyor. Bu noktada Emily Blunt’ın performansı da filmin en güçlü taraflarından biri haline geliyor. Çok büyük dramatik patlamalara yaslanmadan, daha içe doğru çöken bir oyun kuruyor. Özellikle karakterin sürekli bir şeyleri çözmeye çalışırken aslında kendisinin de çözülmeye başlaması hissi iyi geçiyor. Sanki film ilerledikçe o da bizimle birlikte aynı belirsizliğin içine çekiliyor.

Spielberg aslında bize bir “gerçek ortaya çıktı” hikâyesi anlatmıyor. Daha çok, gerçek ortaya çıktığında bile herkesin kendi gerçekliğini yaratmaya devam ettiği bir dünya kuruyor. O yüzden film bittiğinde elde kalan şey net bir cevap değil, biraz rahatsız edici bir boşluk hissi oluyor. Disclosure Day de zaten burada duruyor. Ne tam bir bilim kurgu çözümü, ne de klasik bir gerilim finali… Daha çok, açıklanan şeylerin bizi rahatlatmak yerine daha fazla karıştırdığı bir noktada bitiyor. Ve belki de filmin en kalıcı tarafı bu: bir şeyin açığa çıkmasıyla değil, açığa çıkan şeyin bizde bıraktığı o dağınık hissiyle akılda kalması.

Yorum Yaz