Fildişi kulenin anahtarından kurtulma

DİJİTAL EKRAN

Bazen, modern dünyanın o bitmek bilmeyen performans koşturmacasının tam ortasında, sırtımızdaki yükleri fırlatıp en yakın limandan ilk gemiye ilk vapura binmek isteriz. Ve dilimizde ara ara o popüler kültür nakaratı: "Her şeyi bırakıp bir adaya yerleşeceğim." Kabul edelim, bu sadece bir kaçış arzusu değil; günümüz için felsefi bir duruş, aristokratik bir melankoli, hatta sosyal medyada altı çizilen şık bir statü göstergesi. Bir tür modern inziva.

Benim içinse bu durum bir fanteziden çok daha öte, oldukça eski ve köklü bir yol arkadaşlığı. Keşfettiğim o ilk gençlik yıllarımdan bu yana, her yıl en azından bir kez dönüp mutlaka izlediğim, ruhumu temize çektiğim bir film var: Süreyya Duru'nun yönetmenliğini üstlendiği üstlendiği 1988 yapımı Ada.

Filmin bendeki etkisi o kadar sahici, hissettirdiği o melankoli o kadar tanıdık ki... Ne zaman buralardan uzaklaşmak istesem, kendimi o gri, soğuk havadaki vapur güvertesinde bulurum. Türkan Şoray’ın o rüzgarda uçuşan saçları, pardesüsünün yakasını kaldırıp adaya doğru gidişi, o puslu deniz kadrajı her izlediğimde içimde tarif edilemez bir sızıya dönüşür. Anlatısı, mekan seçimi, o insana yalnızlığını fısıldayan rüzgarlı mevsim dokusuyla benim sinema yolculuğumda değeri gerçekten paha biçilemez bir yerde duruyor bu yapım.

İşte geçen akşam, tam da Byung-Chul Han’ın o meşhur "yorgunluk toplumu" üzerine düşünürken, kendimi yine o çok iyi bildiğim, ara ara mutlaka ziyaret ettiğim adanın rüzgarına bırakırken buldum. Ve fark ettim ki, son zamanlarda sinefiller arasında adeta gizli bir hazine gibi kulaktan kulağa yayılan bu film, bugünün "her şeyden arınma" trendlerini tam ortasından ikiye bölmek için bugün hâlâ en çok ihtiyaç duyduğumuz rehber.

İnzivanın kibri, gerçeğin ritmi

Pek çok Yeşilçam anlatısının aksine, Şoray’ın kamerası bizi ters köşe bir felsefi eşiğe bırakıyor. Filmde sistemin yükünü taşıyamayıp adanın o izole yalnızlığına, o "romantik mülksüzlüğe" sığınan kişi erkek (Rutkay Aziz). O, şehri ve arkada bıraktığı kurulu düzeni bencilce reddederek, Han’ın bahsettiği o "eylemsizlik" (vita contemplativa) alanına kaçar. Sistemin sürekli tüketen çarklarından dışarı fırlar; üretmek ya da birinin eşi olmak için değil, sadece "olmak" için o güvenli limanın ilizyonuna sığınır.

Ancak benim ara ara o ekrana kilitlenmeme sebep olan, her izleyişimde içimi yeniden kuran o duruş, Türkan Şoray’ın canlandırdığı kadın karakterde gizli. O, bu dayatılmış basitleşmeyi, hayatın o statik donma halini elinin tersiyle reddeder. Yüzünü yeniden şehrin o tekinsiz, kaotik ama yaşayan ritmine döner.

Bu yer değiştirme, sinemamız için sadece sıra dışı bir hamle değil; bugün bizim bile unuttuğumuz varoluşsal bir gerçeğin ilanı. Şoray, erkeğin o entelektüel kibirle ördüğü "doğaya dönüş" mitini usulca yapısöküme uğratır. Bir insanın tek başına mücadelesini, öyle korunaklı bir kayalıkta, konforlu bir fildişi kulede değil; hayatın tam göbeğinde, o gerilimli sokaklarda başlatır.

Aynaları kırmak: Agnès Varda’dan Türkan Şoray’a

Ada’yı her seyrettiğimde, zihnim beni ister istemez Fransız Yeni Dalgası’nın o şahane klasiğine, Agnès Varda’nın Cléo 5’ten 7’ye filmine de götürür. Paris sokaklarında dış dünyanın, erkek bakışının (male gaze) estetik bir nesnesi olarak dolaşan Cleo, filmin bir yerinde o süslü aynaları kırar ya hani... Dünyayı artık başkalarının ona baktığı gibi değil, kendi gözleriyle görmeye başlar. Sokak onun için bir tehdit değil, özgürleşme alanı olur.

İşte Ada’nın kadını da benim için tam olarak bu aynaları kıran figür. Erkek için ada, dünyanın yorgunluğundan kaçtığı bencilce inşa edilmiş bir sığınakken; kadın için o ada doğanın romantizmi falan değil. Aksine; hayatın durması, eylemsizlik ve bir başkasının entelektüel fantezisine hapsolmak demek. Karakter, o adada kalıp bir gölgenin sığınmacısı olmayı reddeder. İskeledeki o rüzgârı arkasına alıp kararlı adımlarla vapura yürürken bize şunu fısıldar sanki: Tek başına var olmak, bir adaya saklanarak değil, hayatın o devingen akıntısının içinde kendi ayakları üzerinde durarak mümkün.

Lüks bir yorgunluk olarak felsefe

Düşünür Byung-Chul Han haklı; hepimiz çok yorgun birer kitleyiz. Ancak filmdeki o erkeğin kaçışına dikkatli baktığımda, bunun sahici bir eylemsizlik değil, sistemin yükünü kaldıramayan burjuva bir aydının konforlu bir geri çekilişi olduğunu görüyorum.

Kadın ise bu sözde "kutsal zamanı" kabul etmiyor. Çünkü onun için hayatta kalmak, henüz felsefesi yapılacak lüks bir yorgunluk değil; somut, sıcak ve her gün yeniden üretilmesi gereken bir varoluş kavgası. Erkeğin adadaki o statik zamanını terk edip, şehrin acımasız ama yaşayan zamanına adım atar. Şoray’ın bir şair-yönetmen gibi kadraja mühürlediği şey de o adadaki dalgalar değil; insanın kendi kaderini yazmak için o iskeleye doğru yürüyüşündeki o mağrur duruşu zaten.

Bugün bu filmi neden konuşmalıyız?

Gelelim bugünün dergilerinin sayfalarında neden Ada’yı haykırmamız gerektiğine... Bizler, her köşe başında "dijital detoks", "doğaya kaçış", "minimalizm" masalları dinleyen bir kuşağız. Konforlu sığınaklar inşa etmekte, fildişi kulelerimize çekilip dünyayı uzaktan eleştirmekte üstümüze yok. İşte Ada, melodramın o tanıdık ve güvenli sularını tamamen kurutan, kıymeti gecikmeli bir adaletle yeni anlaşılan modern bir başyapıt olarak tam da bu yüzden bugün yeniden konuşulmalı.

Film, seyirciyi kendi içindeki adalarla, sahte kaçış planlarıyla ve yüzleşmekten korktuğu o büyük sessizlikle baş başa bırakıyor. Bize vaat edilen o huzurlu, korunaklı adaları reddetmenin estetiğini öğretiyor.

Yazıyı bitirirken, kendime ve size şu soruyu bırakmak isterim:

Dünyanın gürültüsünden kaçıp bir adaya sığınmak mı daha büyük bir cesaret, yoksa o gürültünün tam ortasında kendi sesini bir an bile kaybetmeden yürüyebilmek mi?

Bazen en sahici başkaldırı, o konforlu sığınakları yakıp, hayatın o engebeli, gerçek kavgasının içine tek başına adım atmak. Ve inanın; o şehir ne kadar tekinsiz, o kalabalık ne kadar boğucu olursa olsun, kendi adasını kendi içinde taşıyan bir ruhu hiçbir dalga yutamaz. Ada, sinema hafızamızda paslanmaya bırakılmayacak kadar parlak bir ayna; benim her yıl en azından bir kez olsun sığındığım, ama her seferinde beni şehre, yani hayatın ta kendisine geri gönderen zamansız bir modern klasik.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz