Sinema Gündemi: Bir veda, bir heyecan ve bir çocukluk

DİJİTAL EKRAN

Sinemamız da tıpkı bizler gibi yoluna devam ediyor; büyüyor, değişiyor ve bazen de çok ağır kayıplarla sarsılıyor. Geçtiğimiz günlerde alacağı en acı verici darbelerden biriyle sarsıldı belki de. Hayatında hiç sinema salonunda oturup beyazperdenin büyüsüne kapılmamış birine dahi sorsanız, yüzünde bir hayranlıkla anımsayacağı bir ismi kaybetti. Kadir İnanır’ı… Annelerimizin çocukluk aşkı, ilk kalp çarpıntısı. Babalarımızın ise tırnak içinde “delikanlı” olmayı öğrendikleri, sesini, yürüyüşünü taklit ettikleri belki de ilk rol modelleri…

Öte yandan gündemde uzun süredir heyecanını koruyan Dünya Kupası var. Tüm dünyayı etkisi altına alan bu büyük organizasyonun yarattığı atmosfer, sinemada da karşılığını buluyor; turnuvanın efsanelerini ve unutulmaz anlarını hatırlatan filmler yeniden gündeme geliyor. Türkiye erken veda etmiş olsa da bu heyecanı ekrandan takip etmeye devam ederken futbolun sinemadaki izlerini yeniden görmek mümkün.

Öte yandan bizi çocukluğumuza götüren, nostaljiyle eğlenceyi aynı anda taşıyan bir başka gündem daha var. Vizyondaki Oyuncak Hikâyesi 5. Sadece bir devam filmi değil, büyümeyi, değişmeyi ve hatırlamayı aynı potada eriten bir dünya.

Sinema gündeminde öne çıkan başlıklar genel olarak bunlar; şimdi bu filmlerin her birine daha yakından bakalım…

Yeşilçam’ın unutulmazlarını bir kez daha anmak adına…

Kırık Bir Aşk Hikayesi

Yeşilçam zaten hepimiz için tüm klasik anlatıların içinde boğulan yapımlarına rağmen nostaljisiyle kalbimize dokunan filmlerle dolu. Fakat bu filmlerin içinde bazı yapımlar, o dönem on filmden dokuzunda anlatılan konuyu ele alsa bile bize o dokuzun içinde bir taneymiş gibi hissettiriyor. Gerek oyunculuklarıyla gerek senaryosuyla gerekse aklımıza kazınan görüntüleriyle hep bizimle kalacak, her bir sahnesini gördüğümüzde içimizden bir şeyleri eksiltecekmiş gibi geliyor. İşte Kırık Bir Aşk Hikayesi de bu filmlerden. Tıpkı ismi gibi, bize kırık bir hikâye anlatırken paramparça olmamıza sebep oluyor.

Hikâyenin Selim İleri ve Ömer Kavur ’un elinden çıkmış olması ve yönetmen koltuğunda da Ömer Kavur’un olması bize bu filmin zaten başka bir film olduğunun sinyallerini veriyor aslında. Başrollerinde Kadir İnanır ve Hümeyra’nın, üstüne bir de karakteristik duruşuyla filme bir mekân değil de karakter gibi katkı sağlayan Ayvalık’ın olması, izleyiciye görsel bir şölen sunuyor. Zengin kız, fakir oğlan, zengin kıza âşık olmayan ama şartlar dolayısıyla hayatını onunla kurmak zorunda kalan bir fakir oğlan hikayesi, bu yüzden belki de o kadar da klişe gelmiyor. Filmin anlatısındaki nahiflik, cümlelerin birçok anlama gelmesi ve her anlamda bizi başka yerden yakalaması, hayatın aslında tam da böyle olduğunu bize bambaşka bir gerçeklikle sunuyor.

Filmin merkezinde, işleri kötü giden zeytinyağı fabrikası sahibi Fuat vardır. Ailesinin ve çevresinin baskısıyla sevmediği biriyle nişanlanmak zorunda kalan Fuat'ın yolu, kasabaya yeni atanan edebiyat öğretmeni Aysel ile kesişiyor. Aysel ve Fuat’ın birbirlerine besledikleri hisler gittikçe büyürken, Fuat’ın hayatında da işler rayından çıkmaya başlıyor. Bir yanda Aysel’e duyduğu saf sevgi, diğer yanda yürütmek zorunda olduğu çıkar ilişkileri, baş etmesi gereken ekonomik zorluklar, kasabanın herkesin hayatına müdahale eden görünmez duvarları ve tüm bunların çıkar yolunun onuruna vurulan bir darbe gibi zengin bir adamın kızıyla evlenmesi oluşu… Aysel’in ise yalnızca âşık bir kadın değil; kendi kararlarını alabilen, onurundan taviz vermeyen güçlü bir karakter olması.

Belki de filmi bugün hâlâ bu kadar etkileyici yapan tam da budur. Kavur, aşkı büyük tesadüflerin ya da dramatik rastlantıların üzerine kurmuyor. Tam tersi, hayatta bazen çok büyük bir sevgi bile bir şeyleri yoluna koymak için yetmez. İnsanın yaşadığı düzen, ekonomik koşullar ve hepsinden önemlisi toplumsal baskı en güçlü duyguların bile önüne geçebilir. Bazen mutluluk yanımızdan gelip geçer ve biz ihtimallerin yıkıcılığıyla yaşamaya devam ederiz.

Kırık Bir Aşk Hikâyesi, üzerinden kırk yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ ilk günkü kadar etkileyici. Çünkü anlattığı şey yalnızca yarım kalmış bir aşk değil; hayatın, bazen insanın en çok sevdiği şeyden bile vazgeçmesini istemesi. İşte bu yüzden Yeşilçam'ın eskimeyen klasikleri arasında yer almayı bugün de fazlasıyla hak ediyor.

70’lerde Dünya Kupası nasıldı?

Annemler Tatilde

Futbol filmleri denildiğinde çoğumuzun aklına ilk olarak sahadaki mücadele, unutulmaz goller ya da efsane futbolcular gelir. Oysa bazı filmler futbolu yalnızca bir oyun olarak değil, insanların hayatını şekillendiren ortak bir duygu olarak ele alır. Brezilyalı yönetmen Cao Hamburger'in 2006 yapımı Annemler Tatilde filmi de tam olarak bu filmlerden biri. Dünya Kupası'nı anlatıyor gibi görünse de aslında çocukluğa, aileye, aidiyet duygusuna ve umuda dair son derece insani bir hikâye anlatıyor.

1970 Dünya Kupası'nın coşkusunun tüm Brezilya'yı sardığı günlerde geçen film, askeri diktatörlüğün gölgesinde yaşamaya çalışan on iki yaşındaki Mauro'nun gözünden ilerliyor. Anne ve babası siyasi nedenlerle ülkeden ayrılmak zorunda kalınca Mauro, dedesine emanet edilmek üzere São Paulo'ya gönderiliyor. Ancak daha şehre adımını attığı gün dedesini kaybediyor ve hiç tanımadığı Yahudi mahallesindeki insanların arasında bambaşka bir hayatın içine düşüyor. Başrollerini Michel Joelsas, Germano Haiut ve Daniela Piepszyk'in paylaştığı film, küçük bir çocuğun dünyasını anlatırken bir ülkenin içinde bulunduğu siyasi atmosferi de büyük bir doğallıkla hissettiriyor.

İlk bakışta oldukça sade görünen bu hikâye, ilerledikçe katman katman derinleşiyor. Mauro'nun anne ve babasının geri döneceği günü bekleyişi, aslında yalnızca ailesine duyduğu özlemi değil; ait olduğu yere kavuşma isteğini de temsil ediyor. Bu bekleyiş boyunca Dünya Kupası ise sokaklarda, evlerde ve mahallede yaşayan insanlar arasında görünmez bir bağ kuruyor. Farklı inançlardan, farklı yaşamlardan gelen insanlar, aynı maçın heyecanında bir araya geliyor. Futbol, kısa süreliğine de olsa bütün ayrılıkların önüne geçiyor.

Cao Hamburger, Dünya Kupası'nı hikâyenin merkezine yerleştirmiyor; onu karakterlerin nefes aldığı, umut ettiği ve birbirine yaklaştığı bir atmosfer olarak kullanıyor. Tribünlerin coşkusu ile bir çocuğun sessiz yalnızlığını aynı kadrajda buluştururken, futbolun bazen yalnızca doksan dakikalık bir oyun olmadığını, insanların hafızasında yer eden ortak bir duygu olduğunu hatırlatıyor.

Annemler Tatilde, üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ ilk günkü sıcaklığını koruyan filmlerden biri. Çünkü anlattığı şey yalnızca 1970 Dünya Kupası değil; çocuk olmanın kırılganlığı, beklemenin sabrı ve en zor zamanlarda bile umudun hiç umulmadık yerlerde filizlenebilmesi. Belki de bu yüzden, Dünya Kupası heyecanı yeniden yaşanırken dönüp bakılacak en samimi ve en dokunaklı filmlerden biri olmayı bugün de fazlasıyla hak ediyor.

Perdeden çocukluğumuza aralanan kapı; Oyuncak Hikâyesi 5

Bazı filmler vardır; ne kadar zaman geçerse geçsin onları izlediğimizde yeniden çocuk oluruz. Daha sinema nedir bilmezken karşımıza çıkmış olmalarından mıdır yoksa anlattıkları hikâye kaç yaşında olursak olalım içimize dokunduğundan mıdır bilinmez, biz büyüsek de o filmler çocukluğumuza ait kalırlar. Yukarı Bak ‘taki uçan evi, Buz Devri’ndeki Sid’i ya da Shrek’teki Eşek’i her gördüğümüzde içimizde oluşan o çocuksu mutluluğun sebebi de budur. Biz bu karakterleri gördüğümüzde, onların çocukluk benliğimizle kurdukları bağı, o güzel arkadaşlığı da görürüz.

Geçtiğimiz günlerde bu filmlerden biri olan Oyuncak Hikayesi’nin devam filminin vizyona girmesi bu yüzden büyük küçük demeden hepimizi heyecanlandırdı. Oyuncak Hikayesi, çoğumuz için yalnızca bir animasyon değil, çocukluğumuzun en güzel anılarından biri, belki de çocuk aklımızla oyuncaklarımıza farklı gözle bakmamızı sağlayan ilk hikâyelerden biri. Aradan geçen otuz yıla rağmen Woody'nin, Buzz Lightyear'ın ya da Jessie'nin isimlerini duyduğumuz anda yüzümüzde oluşan tebessümün sebebi de tam olarak bu.

1995 yılında başlayan ve animasyon sinemasında adeta yeni bir dönemin kapısını aralayan seri, her devam filminde yalnızca oyuncakların macerasını anlatmadı; büyümeyi, vedalaşmayı, değişmeyi ve geride bırakmayı da anlattı. Andy'nin çocukluktan yetişkinliğe uzanan yolculuğunu izlerken aslında kendi büyüme hikâyemize de tanıklık ettik. Oyuncaklar kutulara kaldırıldı, odalar değişti, hayat değişti; ama Woody ve arkadaşları hafızamızdaki yerini hiç kaybetmedi.

Şimdi ise Oyuncak Hikâyesi 5, yıllardır kurduğu bu bağı yeni bir hikâyeyle sürdürmeye hazırlanıyor. Andrew Stanton'ın yönetmenliğini üstlendiği filmde Woody, Buzz ve arkadaşları bu kez çocukların ilgisini giderek daha fazla ele geçiren teknolojiyle yüzleşiyor. Değişen oyun anlayışı, ekranların oyuncakların yerini almaya başlaması ve yeni neslin bambaşka bir dünyada büyüyor oluşu, filmin temel çatışmasını oluşturuyor. Ancak seri, her zamanki gibi bu değişimi yalnızca çocuklar üzerinden değil, onları büyürken izleyen yetişkinler üzerinden de anlatmayı başarıyor.

Oyuncak Hikâyesi serisinin yıllardır bu kadar sevilmesinin nedeni tam olarak bu. Her yeni film, çocuklara eğlenceli bir macera sunarken yetişkinlere de geride bıraktıkları yılları hatırlatıyor. Oyuncaklar değişiyor, çocuklar büyüyor, dünya dönüşüyor. Ama bazı hikâyeler, tıpkı çocukluk anıları gibi, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin aynı sıcaklığı koruyor. Oyuncak Hikâyesi 5 de tam bu yüzden yalnızca vizyona giren yeni bir animasyon değil; hepimizin çocukluğuna bırakılmış küçük bir selam niteliği taşıyor.

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz