Çocuğu kim gezdiriyor?

EDEBİYAT Köşe Yazıları KİTAPLIK

Her şeyden önce ismi insanı kapağını açmaya sevk ediyor. İki kelime alıp götürüyor çocukluğun günlerine ve unutulmuş sahne ve cümlelere  kapı açıyor. Kimler gezdiriyor çocuğu, nerelerde gezdiriyor? Çocuk özel bir muamele görürmüş gibi hissettiriyor cümle ve sanki bu gezdirmeler bütün sevgili çocuklara yapıldığı üzere bir merasim titizliğiyle gerçekleşiyor. Çocuğun bir tarlada çıplak ayaklarla ve başak denizi içinde elleriyle kendine yol açarak bir amacın peşinde ilerleyişini gösteren kapak resmi, üzerine sayfalarca yazı yazdırabilir.  

 

Çocukluk, dünyanın bizim için her keşfimizle yeniden oluştuğu ve tabiat gibi evrenin de bizim için uzayıp genişlediği, bize hazırlandığı hissiyle varlığımıza temel olan çağımız. Çoğu zaman yazmak, o yıllardaki hislerimizi ve düşüncelerimizi geçen zamanın silmesinden duyduğumuz endişenin de sürüklediği bir kurtarış eylemi. 

 

Ömer Erdem bir öyküler bütünü tadı duyuran deneme kitabında işte o çocukluğa ilişkin yazılmadan edilmemesi gerekenle karşılaştırıyor okuru. Hayret yeteneği, saflık, arkası gelmeyen merak, masalların geliştirdiği hayaller… Bir manzaraya dalıp gitmek, dağın sırtlarındaki gizemli ışık, hep duyup da cismi görülmemiş canavarlar… 

 

Ömer yaşça benden küçük olsa da dönemsel yakınlığın sağladığı ortak pek çok imge nedeniyle daha bir heyecanla okudum kitabı. İfadeleri sıklıkla Refahiye’de geçen çocukluğumun “sobanın puf puf sesleri” eşliğinde geçen akşamlarına taşıdı beni, bu cümlede  olduğu gibi: “Çocukluğu Anadolu’da geçmiş çocuklar için hastalık zamanları, var olmayı karanlıktan yarı loş, biraz ekşimsi, biraz ürpettici, biraz gölgeli fakat çok lezzetli bir ortama çeker. Hastalık, çocuğu, sesi birden duyulmaya başlamış gizli bir saatin tıkırtısı gibi duyulur kılar.” O uzamda lapa lapa ateşten bir kar yağar mı, yağar. (sf. 44) Ve iyiden ağırlaşan göz kapaklarımızın arasından tavandaki ladin ve ardıçları izleriz ateşler içinde hasta yatan çocuğun gözleriyle.  Ladin zaten ismiyle müsemma, büyülü bir ağaç. “Bir vakitler,” diye devam ediyor yazarımız, “Toroslar’ın zirvelerine yakın yerlerde kostak birer ladin ağacı idiler.” Şair vefası insanlara yönelik olmakla kalmaz, tavandaki ladin ağaçlarının hatırasına da uzanır. Ardıçın tütmesi, ağaçların gözenekleri, sapasağlam günlerinde peşinde koşulmuş kuş sürülerini andıran budaklar, muhayyilede şekilde şekile girip nihayet kendi içine çeken bir çembere dönüşür. Bedeni de uyum gösterir bu şekil değiştirmeye. Aldığı yorgun haz diline vurur ve sayıklamaları sırasında annesinin dilinde iyi temennilere yorulacak bir cümleye dönüşür: “Çocuğu gezdiriyorlar.”

 

Kim gezdiriyor çocuğu, halası sorar. Bir çocuğu en yakınlarının dışında kim böylesine  mutlu sayıklamalara sebep olacak şekilde gezdirebilir? En iyi anne biliyor: Oğlu henüz başka bir dünyaya ait bir bakışla da görüyor, ayakları yere basmadı daha, koşup oynasa da… Oyunla ve tabiattan öğreniyor. Çiçekten böcekten balondan rüzgârdan buğday tarlalarından, onu buğday tarlaları arasında koşmaya sevk eden iç seslerinden ve kitaplardan. Kitap da gezdirir çünkü, sevilmeye aday yazarlar el birliği edip çocuğu gezdirirler, büyüme yolunda, adım adım. Mesela “suça sürüklenen çocuk” bu şekilde gezebilseydi, sokaktaki her insanı düşman gibi görmeye yatkın olur muydu?

 

Ebeveynin çocuğa sunacağı en değerli hediyedir evde bir kitaplık, Ömer Erdem “Çocukla Oynamak” başlıklı bölümde bunu açıyor: “Ve anne babalar, önce onlar, çocuklarını devlete ve sokağa kaptırmadan önce, onlarla gerçekten oynamayı başarmalılar.” 

 

İnsanı geliştiren merak duygusunun bastırılmaması sanki niye her çocuğa nasip olmasın? Çocuğu Gezdiriyorlar bu soruya cevabın da kitabı. O çocuk çünkü, hastalığın sızılı örtüsüne bürülü dolu dolu bir zamanı, anlatma ihtiyacı oluşturan izlenimleri yüzünden de hiç unutmadı ve biz de böylelikle ruhumuzu durulayan, zihnimizi berraklaştıran şiirler ve denemeler okumayı sürdürüyoruz kaleminden.

Yorum Yaz