Çocuk edebiyatı çocuk işi değildir

EDEBİYAT Güncel

Yazar Nehir Aydın Gökduman: “Evet, çocuk edebiyatı nicel anlamda birçok kitapla renklendi. Ancak nitelik anlamında aynı seyri gösterip göstermediği tartışılır. Bu orantısızlığa da çocuk edebiyatına ‘çocuk işi’ diye bakan anlayışın sebep olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için yazmak; sanki yetişkinlere yazmaktan daha kolay, daha hızlı yol alınan, daha kazanç sağlayan bir işmiş gibi algılanıyor.” 

“Çocuk bir cihandır,” demişti Abdülhak Hamit, her defasında yeniden keşfi mümkün bir yeni dünya. Çocuk edebiyatı, işte tam da bu dünyaya dokunabilme hüneriyle, geçmişten bugüne büyümüş, sessizce derinleşmiş ve şimdilerde çok daha yüksek sesle konuşabilen bir alan. Yüksek çıkan her ses doğruyu mu söyler, bir çocuğun gönlünde yer etmek ne demektir, çocukken okuyup hiç unutamadığım bir kitap vardı sözünün muhatabı olmanın mahcup sorumluluğu ve daha nicesi... 

Bu söyleşide, Necip Fazıl Kültür Sanat Ödülleri’nde Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne layık görülen Nehir Aydın Gökduman ile bir araya gelerek çocuk edebiyatının ihmal edilen derinliğini, yazmanın sorumluluğunu ve hayal gücünün sağaltan gücünü konuşuyoruz.

Bu yıl Necip Fazıl Kültür Sanat Ödülleri’nde Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne layık görüldünüz. Öncelikle tebrik ediyor ve kitaplarınızla daha nice çocuğun gönlüne dokunmanızı diliyorum. Epeyce gerilere gidip hikayenizin başlangıcına dair bir soruyla giriş yapmak isterim: Çocuklar için yazma, onların düşünsel serüvenine katlı sağlama hikâyeniz nasıl başladı?

Teşekkür ederim. Bu ödülü Necip Fazıl gibi çok değerli üstadın isim çatısında aldığım için mutluyum. Bilvesile sayın jüriye teşekkürlerimi iletiyorum. 

Çocukluğumdan beri okuma ve yazmaya ilgiliydim; o yıllarda yazma denemelerim olur, okuduğum hikayelerden esinlenerek benzer şeyler yazardım. Ortaokulda katıldığım yarışmalardan aldığım ödüller, yazmaya olan ilgimi artırdı ve bu dönemde yazarlık hayalim şekillendi. Ancak o dönemin Türkiyesi'nde maalesef yazarlık pek ciddiye alınmıyordu ve diğer pek çok aile gibi benim ailem de, geçimimi sağlayabileceğim bir meslek edinmemi istiyordu. Böylece sağlık alanında eğitim aldım ama yazma fikri hep aklımın bir köşesindeydi. En sonunda gözümü karartıp devlet dairesindeki işimden ayrıldım ve çocukluk hayalimin peşine düştüm.

İlk yetişkin romanımı yazmaya 23 yaşımda başladım ve iki yıl içinde yayımlandı. On yıl boyunca dokuz roman ve öykü kitabım daha okurlarla buluştu. Çocuk edebiyatına ise her zaman ilgim vardı. Editör arkadaşlarımın da tavsiyesiyle bu alanda okumalarımı artırarak dünya masallarını inceledim. Bugün de inandığım gibi, çocuk edebiyatının temeli masallara dayanır ve farklı kültürlere ait bu metinler ilham vericidir.

2005 yılında yayımlanan ilk çocuk kitabım Dedem Eve Dönüyor aslında benim için hoş bir sürpriz oldu. Çünkü çocuk edebiyatına girerken ilk kitabımın bu kadar sevileceğini ve bugün bile çok satanlar arasında yer almasını tahmin etmiyordum. Bu başarı beni yüreklendirdi ve çocuk edebiyatında daha çok çalışmama vesile oldu.  Sonrasında istikrarlı bir seyirle çocuk edebiyatında yol aldığımı söyleyebilirim; çocuk ve gençlere ağırlıklı olarak masal, öykü, roman ve siyer alanlarında yazdım, yazmaya devam ediyorum.

Günümüzde çocuk edebiyatı alanında oldukça niceliksel bir artış gözlemliyoruz. Peki sizce bu artışın peşi sıra nitelik de geliyor mu? Siz bu nitelik-nicelik dengesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

20 yıl önce çocuk edebiyatına adım attığımda Türkiye’de yerli metinler yetersizdi ve kitapların %60’ı çeviriydi. Evet, çocuk edebiyatı nicel anlamda birçok kitapla renklendi. Ancak nitelik anlamında aynı seyri gösterip göstermediği tartışılır. Bu orantısızlığa da çocuk edebiyatına “çocuk işi” diye bakan anlayışın sebep olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için yazmak; sanki yetişkinlere yazmaktan daha kolay, daha hızlı yol alınan, daha kazanç sağlayan bir işmiş gibi algılanıyor ve bu alana vakıf olan olmayan herkes "eser" adı altında yazıp çiziyor. 

Ben kendi zaviyemden bu gidişatı endişeyle izliyorum. Çocuk edebiyatı, çocuklara okumayı sevdirmek içinse ehil kişiler tarafından yazılmayan nitelikten yoksun kitaplarla onları okumaktan soğutmaz mıyız? Ya da kişisel gelişimlerine zarar vermiş olmaz mıyız?

Bu alanda düşünmeden hareket eden pek çok kişi ve kurumdan söz edilebilir. Mesela nitelik gibi bir derdi olmayan sosyal medya fenomenleri… Edebiyattan çok başka mecralarda hesap açmışlarken hazır kitle edinince peş peşe çocuk kitapları yazmayı basitçe kendilerine görev sayabiliyorlar. Yani daha öncesinde tek satır bir şey yazmamış ama fenomen olunca yazar olmak akıllarına gelmiş. Bu niyetleri halis görmek imkânsız.  Fenomense her şeyi bilir, hatta kitabın da iyisini o yazar algısına teslimiyet acaba en çok bizim ülkemizde mi? Özellikle kitap fuarlarında, fenomen/yazar ikilemi o kadar karşımıza çıkar oldu ki, imza için önlerinde sıraya geçen insanları görünce bunun kötü bir şaka olduğunu düşünmeden edemiyorum. Sırf bu yanılsama yüzünden gerçek yazarların kendilerini ifade etmeleri giderek zorlaşıyor ne yazık ki. Önlem alınmazsa bu yozlaşma nesilleri olumsuz etkileyecek ve niteliği önceleyen herkesi küstürülecek gibi geliyor bana. Ünlü bir düşünür der ki: “Ben kitaplarımı ortaya çıkarmadım, kitaplarım beni ortaya çıkardı.” Maalesef sosyal mecralarda bunun tam tersini görmek mümkün. 

Yetişkinler, çocukların anlayamayacağı şeyler olduğunu düşünür. Ancak çoğu zaman çocuklar bizim göremediğimizi görür, duyamadığımızı duyar. Sizce bir çocuk kitabında “sessiz kalan” yerler de konuşur mu?  Siz kitaplarınızda bilinçli olarak böyle boşluklar bırakıyor musunuz?

Evet, çocuklarınki çok özel bir bakış açısı. Yazarken onların hayal güçlerine hitap edebilmek için özgün anlatıyı tercih ediyorum. Motamot ve didaktik olmaktan kaçınıyorum. Çocuklar metnimi okurken heyecanlı bir film izler gibi keyif alsınlar istiyorum. Her şeyi olduğu gibi aktardığımızda çocuğa böyle düşünmelisin, şunları şunları yapmalısın, yoksa bak şöyle olur böyle olur gibi didaktik anlatımlar çocuk ruhunda pek anlam bulmuyor; düşünce, hayal ve anlam dünyalarını beslemiyor. O yüzden tüm öğretiler bazen sessiz, bazen şamatalı, bazen boşluklu, bazen empatiye açık ama her halükârda estetik olmalı. Çocuk edebiyatında yazılmış milyonlarca kitap olabilir. Ama önemli olan bizim neyi nasıl anlattığımızdır. Özel bir anlatım en sıradan bir konuyu bile cazip hale getirebilir.   

Dünyasında pembe fillerin, pamuktan kentlerin, şekerden evlerin olduğu çocuklar için yazmak, yetişkinlerin dünyasındaki kalıplardan bir nebze de olsa uzaklaşmayı mümkün kılıyor. Peki çocuk edebiyatında sizi en özgür hissettiren şey nedir?

Benim naçizane özgürlük felsefem; bir akıma, bir türe bağlı kalmadan, kendimi gelenek ya da modern olanla sınırlamadan, hayatı ve karakterleri siyah ve beyaz diye kategorize etmeden, metinlerimde salt ceza ve ödül mantığını öne çıkarmadan, daima mükemmel karakterler üzerinden değil özgün karakterler üzerinden ilerleyerek yol alabilmek… Bunlara dikkat ederek hayatın içindeki her şeyi çocuk bakış açısıyla bütünlediğimde yetirince özgürlük alanı oluşuyor zaten.   

Umutsuz sonlardan kaçınmak gerekli

Muhayyilenin uçsuz bucaksızlığı karşısında, hayatın da çıplak bir realitesi var. Sera mahsulü çocuk yazınının olmaması gerektiği göz önünde bulundurulduğunda, hassas ve zor temaları ele alış biçimi ya da gerekliliği hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Hassas ve zor temalar çocuk edebiyatının da olmazsa olmazı elbette… Hayatın güllük gülistanlık olmadığını çocuklar da biliyor zaten. Zor gerçeklikleri metinde işlerken öncelikle yaş grubuna göre hareket etmek gerek. Sonra karşımızdaki insanın bir çocuk olduğunu unutmadan gerçekliği dozunda sunmak, şirin görünmek adına basit hafifliklere kaçmamak ve umutsuz sonlardan kaçınmak gerekli. Çocuk edebiyatında tema, kurgu, dil, duygu hepsi bir denklemin içinde ahenkle yol alabilmeli yani. Ağır temalar ancak bu şekilde çocuk ruhunda olumlu etki sağlayabilir. Aksi takdirde bilinçsizce yazılan bu metinler çocuk edebiyatına büyük bir yük olur. 

Gelişmekte olan çocuğu yakalayabilen dil ve üslup, kendini ilk anda hissettirir. Peki sizin çocuk kitapları yazarken çocukların “göz hizasına” inmek için uyguladığınız özel bir yöntem var mı?

Çocukların göz hizasına inmek değil de çıkmak diyorum ben buna. Bu dil ve üslubu oluşturabilmek için özellikle çok ama çok fazla çocuk edebiyatı metni okumak gerekli. Yazarlık süresince aktif olarak, kendimizi yeterli görmeden hep bir açlıkla… İkinci inandığım yöntem de içimdeki çocuğu yaşatmak ve yazarken hep o çocuğun gözüyle görmeye çalışmak. Otokontrol yetkisini elinden bırakmayan yetişkin kimliğimi çocuğa hissettirmemek. Bunlara çocuklarla (okurlarla) sıkça buluşma ve birlikte zaman geçirme etkinliklerimi de ekleyebilirim.  

Evrensel değerlere her daim yer veriyorum

Yazdığınız kitaplarda “zamanın ruhu” sizin için nerede duruyor? Örneğin teknoloji, şehir hayatı veya modern dünyanın dayattığı hız sizin anlatınızı ve oluşturduğunuz karakterleri etkiliyor mu?

Zamanın ruhunu önemseyen bir yazar olmakla birlikte kendimi bu şekilde sınırlamıyorum. Günlük hayatı anlattığım kurgularımda genelde şehir ve şehir kültürü üzerinden gidiyorum. Ancak fantastik öykü ve romanlarımda tarih, toplum, zaman, kültür öğelerine bağlı kalmıyorum. Bazen iki bin yıl öncesinden kuruyorum hikayeyi, bazen gelecekten. Zaman- mekan değişse bile metnimde her halükarda evrensel değerlere bolca yer veriyorum. Yazdığım şey eskimesin en az yüz sene okunsun diye hayal ediyorum sonra. Biz isteyelim inşallah olur.

Yorum Yaz