Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

Bu yıl yazın hayatında 50. yılı geride bırakan Âlim Kahraman, bir medeniyet perspektifine sahip olmayı daima önemsediğini ifade ediyor. Kahraman, “Bunu bana beraber yol yürüdüğüm şair ve yazarlar kazandırdı büyük ölçüde. Onların da ustaları olan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi bir ‘dava’ sahibi şair, yazarların eserlerine çok şey borçluyum” diyor.
Asiye Hanım ile çiftçi Ahmet Kahraman’ın oğlu olarak 1956 yılında Manisa’nın Kula ilçesinde dünyaya geldi Âlim Kahraman. Orta okul sıralarında karalamaları olsa da gerçek anlamda 1970’li yıllarda Manisa Lisesi’nde okurken eline kalem aldı. Önce şiirle başladı. “Akşam” adlı ilk şiiri, 1973’te, Manisa’da yayımlanan Hür Işık gazetesinde çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı ve ilk kez hayallerinin şehri olan İstanbul’a geldi. Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam kitabı için yazdığı yazı hem Mavera dergisinde yayımlanan ilk yazısı hem de aralarına katılmak için vesilesi oldu. Bu tanışıklık sonrası Cahit Zarifoğlu ile aralarında geçen mektupları gelecekte Cahit Zarifoğlu’yla Yedi Yıl isimli kitabıyla yayımlayacaktı. Lisansın ardından yine İstanbul Üniversitesi’nde Yahya Kemal hakkındaki teziyle yüksek lisans, eleştiri üzerine hazırladığı teziyle de doktorasını tamamladı. Üniversitede uzun yıllar öğretim görevlisi ve öğretim üyesi olarak dersler verdi. Bu meyanda deneme, eleştiri ve inceleme yazılarını Mavera, Yedi İklim, Yönelişler, Kayıtlar, Matbuat, İzlenim, İlmi Araştırmalar, Türklük Bilgisi Araştırmaları, Kadın ve Aile, İlim ve Sanat, Kaşgar ve Kitap-lık dergilerinde yayımladı.
1992’de Yahya Kemal Beyatlı, 2001’de Şinasi, 2003’te Cahit Zarifoğlu: Yürek Safında Bir Şair, 2007’de Rasim Özdenören: Işıyan Kelimeler ve 2013’te Yahya Kemal Beyatlı Büyük Göçmen Kuş : Şairin Edebiyat, Medeniyet ve Siyaset Adamı Olarak Portresi biyografilerini hazırladı. Kahraman’ın kalemi yalnızca kişileri değil; Üsküdar Zaman Aynasında, Edebiyatın Belleğinde Yaşayan Beykoz ve Üsküdarlı Meşhurlar Ansiklopedisi gibi semt/profil kitaplarıyla da semtleri kayda aldı. 1970’den beri yazın dünyası içinde öykü, eleştiri ve deneme çalışmalarını ara vermeden sürdürürken ayrıca araştırma-inceleme ve ansiklopedi maddesi çalışmalarında da bulundu. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde 52 madde telif etti. Bununla beraber geçtiğimiz günlerde duyurulan Türkiye Maarif Vakfı (TMV) ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) iş birliğinde hazırlanan “Türk Maarif Ansiklopedisi”nde Kültür ve Medeniyet Tarihi Bilim Kurulu’nda yer alıyor. Bugün yazın dünyasında 50. yılını geride bırakan Âlim Kahraman ile edebiyatla geçen 50 yılına kısa bir bakış attık.

Dedeleri okumuş, mollaların olduğu bir ailede doğuyorsunuz ve küçük yaşta babanızı kaybediyorsunuz. Babanızın annenize vasiyeti ise sizi ve ağabeyinizi mutlaka okutması. Okumanızda, bir kalem sahibi olmanızda bu vasiyetin yeri nedir?
İlim geleneği bulunan bir aileydi bizimki. Dedelerim geriye doğru bilebildiğim kadarıyla hep medrese eğitimi almışlar. Ali Molla, Molla Ahmet gibi isimlerle bilinen kişiler. Babamın anne tarafında ise bir tasavvuf geleneği bulunuyor. Hacı Arif dedemiz zarif, ârif bir insanmış.
Babamı erken yaşlarda kaybettim. Anneme bizi okutması için vasiyette bulunmuş. Kendisi toprakla uğraşmaya elverişli, dayanıklı bir yapıya sahip değilmiş; bizi -ağabeyim ve beni- de öyle görmüş. “Toprakla uğraşmaya dayanamaz bunlar; okusunlar” demiş. Bunu söylediğinde 1950’li yılların sonu, 1959 yılı. Ben üç-üç buçuk yaşındayım, ağabeyim de yedi yaşında. Medrese geleneği çoktan sona ermiş. Ali Molla dedem hayatta, fakat o da son dönemlerini yaşıyor. Doğduğum köyde sadece ilkokul var. Okumak için köy şartlarını aşmam gerekiyor. O yıllarda bu çok büyük gayret ve fedakârlıklar gerektiriyor. Ağabeyimi Demirci kazasına gönderdi annem, ilkokuldan sonra, Kur’an eğitimi alması için. Oradan Manisa’ya geçti ağabeyim. Ben ilkokulu bitirince ailecek Kula’ya göç ettik, beni de oradaki orta okula verdi. Tüm bu gayretler elbette önümü açan başlangıç hareketleri oldu; çok önemli. Bir kalem sahibi olmada payı büyük, ancak yazmak yine de başka gayretler ve şartları da gerektiriyor.
Yazının verdiği manevî doygunluk duygusunu kaybetmedim
İlk kez 17 yaşında yazdığınız bir şiir Manisa’nın yerel gazetesinde yayınlanıyor. Bu ilkin sevincini nasıl yaşadınız? Hâla bir yazınız yayınlanırken aynı heyecanı duyuyor musunuz?
Sondan başlayayım, yazının bana verdiği manevî doygunluk duygusunu hamdolsun hâlâ kaybetmedim. On yedi yaşımda ilk yazılarım -şiirdi onlar, tabii ne kadar şiirse artık- yayınlandığında duyduğum coşkuyu, hayatım boyunca aynı saflıkta bir daha duydum mu bilmiyorum (ilk kitabımın yayınlanışı da dahil buna). Biraz da çocukça olan o ilk duygu kelimenin her anlamıyla safçaydı. Ayaklarım yerden kesildi, derler ya işte öyle. Herkes tarafından tanınan bir isim/ bir şair olduğumu sanmıştım o gün (bunun ne önemi vardı bilmiyorum).

Türk edebiyatına deneme, öykü, monografi ve semt-profili sahalarında çok sayıda eser kazandırdınız. Çok yönlü bir yazar olmanın tanımı ve gereği sizce nedir?
Bu bende doğal olarak böyle gelişti. Çok dalda eser vereyim, diye bir zorlama yok arkasında. Edebî türler arasında hikâye, eleştiri ve deneme temeldir bende. Fakat araştırmacı bir ruh taşıdığımı da fark ettim zamanla. Bu anlamda iz sürmeden, yeni metinler ve kitaplar ortaya koymadan da ayrı tadlar alarak yaşadım hep. Bir dergi çevresinde bulunarak eleştiri, hikâye, deneme yazıları yazdım; usta şair, öykücü ve yazarlarla yol yürüdüm gençliğimde. Onlardan çok şey öğrendim. Akademik hayatın da içinde oldum ayrıca; doktoramı yaptım, biyografi kitapları, makaleler, ansiklopedi maddeleri yazdım. O işlerin de mutfağında bulundum. Bunlar Allah’ın birer lütfu.
Heyecanı yitirmemek önemli
Ne mutlu ki yarım asır boyunca kaleminiz elinizden düşmedi. “Yazarak yaşamak, yaşayarak yazmak” sizin için ne ifade ediyor? Heyecanını yitirmemiş bir kalem olmak nasıl?
Heyecanını yitirmemek önemli hayatta. Yapılan hangi iş olursa olsun içinde aşk ve şevk olmalı. Başka türlü tesiri ya hiç olmaz, ya da geçici olur. İnsandan başka bir insana geçen, karşı tarafa nüfûz eden o aşk ve şevk olur çünkü işin sonunda.

Çalışan Saat (1989) ve Toprağı İşleyen Kalem (1997) eserleriniz için “Merkezinde bir medeniyet perspektifi bulunan eserlerdir bunlar” diyorsunuz. Bu anlayışın, bu bakış açısının sizin tüm yazarlık üretimlerinizde görebildiğimizi söylesek, ne dersiniz?
Eğer dışarıdan öyle görünüyorsa ne mutlu bana. Bir medeniyet perspektifine sahip olmayı hep önemsedim. Bunu bana beraber yol yürüdüğüm şair ve yazarlar kazandırdı büyük ölçüde. Onların da ustaları olan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi bir “dava” sahibi şair, yazarların eserlerine çok şey borçluyum.
Yorum Yaz