Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
Sevinç Çokum’un romanı Kırmalı Etekler, adından da anlaşılacağı üzere kadını merkeze alıyor. Yer yer otobiyografik özellikler de taşıyan bu roman, iki koldan ilerliyor: Yazar olan bir kadının, Çise’nin, edebiyat dünyasında kabul görmek, kalıcı olmak için mücadele edişi ve popüler kültür yanlısı medyanın onun yazar kimliğini görmezden gelişi karşısında duyduğu hayal kırıklıkları, romanın ana izleğini oluşturur.
Romanın arka fonunda ise yazarın geçmişinden bugüne, hayatında yer alan ve onda derin izler bırakan kadın portrelerini var: annesi, teyzeleri, komşu ablalar ve teyzeler, kayınvalideler, okul arkadaşları, aile dostları... Çise’nin çoğunu çocukluk yıllarından tanıdığı bu hanımların şahsında; Şeraret Hanım’ın, Peyman Teyze’nin, Muaazzez Hanım’ın, Bedia Muavvit’e benzeyen Hediye Hanım’ın ve diğer hanımların konuşmalarında mahalle kültürünün incelikleri öyle güçlü verilmiş ki, karşılıklı konuşmaların doğal akışı içinde, özellikle Şeraret Hanım’ın sık sık kullandığı -bir kısmını da yerine göre kendisinin uydurduğu- atasözleri, bir anlamda toplumun açıklarını da biraz ironik, biraz hicvederek ortaya koyması açısından dikkati çekiyor.
Üç yıldır yazamayan, yazarlığında bir duraklama dönemi yaşayan 58 yaşındaki Çise’nin içsel çatışmaları, yavaş yavaş yazmaya olan, yaşamı özel kılan değerlere olan inancını yitirişi sırasında kadınlık hallerine de farklı boyutlarda göndermeler yapılır romanda. Eş olan kadın, yazar kadın, ev kadınlığı, entelektüel bir aydın kimliğini taşıyan kadın, çalışma hayatının monotonluğundan duygusal açıdan otomatikleşen kadın halleri Çise’nin roman içinde geçmişe gidişleri, şimdiki zamana dönüşleri sırasında verilir. Ancak romanın sadece tek bir kişinin, Çise’nin, bakış açısıyla ilerlemesinin monotonluğa yol açma riski de göz ardı edilmiyor. İşte yazar; Çise’nin bakış açısıyla roman ilerlerken, üçüncü tekil anlatımı kullandığı sırada, okura hissettirmeden, sözü doğrudan romanın kahramanı Çise’ye vererek bu monotonluğu kırmayı başarabilmiş. Böylece Çise’nin geçmişe dönüşleri sırasında eski mahalle kültürü, bu kültürün önemli bir parçası olan kadınların dünyası ele alınırken, bir taraftan da Çise’nin yazarlık serüveninde yol alışını seyrederiz.
İlk evliliği sırasında yazar kimliğini kabul ettirmek için mücadele eder Çise. Seksenli yılların başıdır. Ülke kabuk değiştiriyordur. Her devrin bir ruhu vardır aslında. Seksenli yıllara geniş yelpazeden bakıldığında tüketimin öne çıktığı hayat anlayışından siyasi konjonktüre kadar bu kabuk değiştiriş hayli sancılı olur.
“Hayatımız değişiyordu, tüketime alıştırılıyorduk, atıp yenisini almaya… Tüketimi, tükettikçe var olabileceğimizi, tükenen şeyi atmamızı öğretiyorlardı.”(s.129)
Çise’nin ilk eşi Cenk ve o yıllarda aile dostları olarak gidip geldikleri karı koca tıp doktoru Dalkıran ailesi bu ruhu en iyi yansıtan tiplerdir. Adeta dünyayı tüketmek için gelmiş, kendi sahip olduklarına başkalarının olmayışından asla rahatsızlık duymayan insanlar. Yazarlık bu kişiler için boş iştir zaten. Çise’nin yazması da oyalanmak için bir uğraştır onlara göre. Özellikle kocasına ve onun ailesine yazmanın bir var olma biçimi olabileceğini kabul ettirmesi imkânsızdır. Söz konusu olan kadınsa, kadının bir entelektüel olarak var oluşunu öncelikle kocasına kabul ettirmesi gerekiyor. Yazdıkları bile suya sabuna dokunmayan, iffetli bir eş olarak aile ilişkilerine leke sürmeyecek şeyler olmalı. Yani yazarken bile erkeğin, kocanın tahakkümünü kaleminin üzerinde hissediyor. Bir kadın yazarın kalemine erkeğin tahakkümü ile bir ev kadınına kocasının tahakkümü arasında paralellikler de kurulur böylece. Çise’nin hayatındaki geri dönüşlerde Mücella teyzesinin yaşadıklarının, kocasının her türlü psikolojik ve fiziksel şiddetine maruz kalışının aktarıldığı sahnelerle Çise’nin ilk eşi Cenk’in yazdıklarına karışması sırasında hissettikleri aynı köşeye sıkışmışlık, tükenmişlik, sevginin yitimi, aynı öğrenilmiş çaresizliktir:
“Kimse bana hangi renkleri seveceğimi, hangi tatlardan hoşlanacağımı anlatmasındı. Beni bir makine addedip her parçamı değiştirebileceğini sanmasındı”(329)
Bütün bunlar, geçmişi hatırlayışlar ve şimdiyi yaşayışlar sırasındaki bilinçaltına, alt benine yerleşenlerin ona hissettirdikleri, vesveseler, saplantılar, zihnindeki kurtçuğun zamanla gelişip biçimlenmesiyle, sığınma arzusuyla belki zihninin oluşturduğu Gröfrey, karanlıklardan çıkıp gelir. Zaman zaman Gröfrey’in “Olric” gibi ortaya çıkışı ve Çise ile konuşması, Çise’nin de bir “Tutunamayan” olduğunun göstergesi midir?
Mekân olarak Edirne - Karaağaç ve İstanbul arasındaki gidiş gelişler ile Çise’nin geçmişe gidiş ve şimdiye gelişleri arasında ilişkinlik kurulurken, romanın hemen her bölümünde karşımıza çıkan “Nuh Tufanı”, bu ilişkinliği pekiştirir. Nuh Peygamber’in dışlanışı, kendiyle yaşadığı çatışma ve sonunda tufanın kopuşu, bir nevi hayatın kendisi ile örtüştürülüyor. Hayatın içinde de inişler çıkışlar vardır, bu esnada var olma mücadelesi verilir Nuh Peygamber’in yaptığı gibi.
Neticede hayatın kendisi devam eder her şeye rağmen. Çise’nin yazar olma mücadelesi, popüler kültüre yenilen edebiyatın hicvedilişi “tufan” imgesiyle anlatılır okura.
Kırmalı Etekler, usta bir yazarın güçlü kaleminden çıkışının ötesinde, kadını her yönden kuşatan eril tahakküme işaret etmesi açısından, özellikle günümüzde kadının birey olma mücadelesine edebiyat dünyasından bir destek oluşu açısından da dikkatle okunması gereken bir romandır.
Yorum Yaz