Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi
“Dağ” mefhumu edebiyatımızda sıkça kullanılmıştır. Bir şeyin gücünü, gizemli halini, yalnızlığını anlatırken çokça karşımıza çıkmıştır. Gündelik hayatta dâhi bunu sıkça duymak mümkün. Mesela: “Dağ gibi annem/babam…” Yalnız, onu, o dağı anlamak ve kavramak belli iradelerde vücut bulur. Yazar Dursun Çiçek gibi. O dünya yolculuğuna bile içinde “dağ” kelimesini barındıran “Çiçekdağı”nda başlamış, ömrünü de dağlar gibi yaşamış, dağları kendine yoldaş etmiştir. Yazarımızın şimdiye kadar yayınlanmış dokuz kitabı vardır. Bilenlere hatırlatmak, bilmeyenlere anlatmak maksatlı isimlerini bırakalım: Postmodernizmin İslamcılar Üzerindeki Etkisi, Erciyes – Bir Tecelli Bir Tezahür, Erciyes – Bir Dağ Bir Tecelli, Erciyes Dağı, Benim Dağlarım, Türkünün Ötesi Neşat Ertaş, Fotoğrafın Ötesi, Ten ve Tenha Akif Emre, Mekânın Ötesi ve Hikmet Dağı. 1990 yılların ortalarından itibaren birçok gazete ve dergide yazıları yayınlanan yazarımızın görüldüğü gibi eserlerinin büyük çoğunluğu dağlar üzerine kurulu. Son kitabı Hikmet Dağı ise geçtiğimiz aylarda Muhit Kitap etiketiyle raflardaki yerini aldı. Bu taze kitabın içeriği diğerlerinden farklı. Keza kitabın kapağını açmayanlara alt başlık bunu söylüyor “Dedemin Dilinden İslam Âlimleri”. 159 gibi az sayfadan oluşan kitabın içeriğinin hududu ise oldukça geniş. 60 yaşındaki bir yazarın, küçüklük yıllarında dedesinden duyduğu olayları, kendi birikimiyle harmanlayarak okura sunmasına şahit oluyoruz. Olay dedik hikâye değil, bunu bilhassa vurgulayalım. Çünkü kitabımızın ilk sayfalarında, yazarımız dedesinden duyduğu şu cümlelere yer veriyor: “Anlatacaklarım hayal değil, hikâye hiç değil. Onlar geçmişi bize tarih yapan, tarihi hafıza yapan, hayatı dil yapan, bugünü hayat, yarını dünya yapan erler.” Türk ve dünya tarihine damga vurmuş önemli şahsiyetlere dair bilgiler içeren kitabın anlatımı duru ve akıcı. Çoğu yerde okuru düşünmeye sevk ediyor. Her düşüncenin sonu ise ilahi kudreti bir nebze eriştirecek o yola çıkıyor, kalbe. 19 isim ve başlıktan teşekkül ediyor. Bu isimlerin; hayatını çalışmaya adadıkları yönüyle bakarsak, hayatlarının felsefesini ortaya koyacak başlıklarla içerik özetlenmiş okura: Ebû Hanife (Rey ve Ru’yet), İmam Mâturidi (Nazar ve Te’vil), İbn Sina (Hikmet ve Akıl), İmam Gazzâli (Akl-ı Selim ve İhya), Yusuf Has Hacib (Anlayış ve Uyanış), Ahmet Yesevi (Işık ve Hikmet), Fahraddin Râzi (Tahkik ve Terkib), İbn Arabi (Varlık ve Müşâhede), Ahi Evran (Hay’dan Huya), Hacı Bektaş Veli (Kapı ve Makam), Bizim Yûnus (Kend’özü ve Aşk), İbn Heysem-Ali Kuşçu (Nazar ve İtibar), İbn Haldun (Kemâl ve Umran), İbn Battuta – Evliya Çelebi (Yol ve Yolculuk), Abdülkadir Merâgi (Ses ve Nefes), Fuzuli (Aşk ve İlim), Kınalızâde Ali Efendi (Adalet, Muhabbet ve Ahlâk), Mimar Sinan (Taş ve Nefes), İmam Rabbâni (Tecdid ve Sünnet). Kronolojik bir sıra olarak bakılmamalı. İnsanı, toplumu etkileyen, bu yönüyle tarihin akışına yön veren hareketlerin dizilimi olarak görülmeli.

Bizi biz yapan değerleri korumaya ama bunu abartmadan doğruları söyleyerek yapmayı şiar edinen satırlar sıkça var. İzah etmeye çalıştığımızı, şu kıymetli alıntılar fazlasıyla açıklar: “Kimisi Allah’ın dinini ‘millileştirmeye, mahallileştirmeye’ kendi ırkına indirgemeye çalışıyor, kimi de kendi gücüne ondan delil getiriyor ve dini o diye anlatıyordu. Bunun için kişiye göre, güce göre, çıkara göre hadis uyduranları, fetva verenleri hiç ciddiye almadı, onlara itibar etmedi. Onun delilden maksadı delilin peygambere nispetiydi. Peygambere delalet etmeyen, ona işaret etmeyen hiçbir şey delil olamazdı. Delilsizlik ise dalaletti.” “Nitekim son yüz yıldır birilerinin taklit, içtihat, içtihat kapısının açılması diyerek mezhepleri ve tarihî tecrübeyi reddedip bize Kur’an yeter demeleri ve tarihî hakikati yok sayarak direkt Kur’an’ı yorumlamaya kalkması hevâ ve hevesten gayrı bir şey değildir. Bu, Vahyin asıl müfessiri Peygamberi ve onun hayat hali Sünneti devre dışı bırakmak, hayattan çıkarmaktır. Bunun için bugün yabancı değerlere göre Kur’an te’vil etmeye çalışıyorlar. Onlar böyle yapınca ne oluyor aslında? Şu oluyor: Fıkhın yani tarihî tecrübenin inkârı ile gelenek / sünnet hayattan koparılarak mekânsızlaştırılıyor / imkânsızlaştırılıyor ve bu da onu zihnî bir bağlama öteleyip başka yerlere eklemleme imkanını da kendiliğinden doğuruyor. Öyleyse vahiy, sünnet, fıkıh sırf zihnî bir hal olamaz.” Bu uzun gibi duran ama kitabın bir nebze içeriğindeki bereketten ses veren iki alıntı; sadece din adamlarını ilgilendirmiyor, bu topraklarda yaşayan herkesi ilgilendiriyor. Bunu öğretici bir dille yapmıyor. Örnekler afaki değil, herkesi derinden etkileyecek derinliğe sahip. Her bölüm yazarımızın dedesiyle farklı bir dağdan ilhamla açılan konuşmasıyla gelişiyor. Gelişigüzel gibi görünse de bir ana noktaya çıktığı belli söylenenlerin: Ehli sünnet. Şuna da dikkat çekelim; yazarımız bu konuda bilgili. Ömrünün büyük kısmında kafa yorduğu konular. Keza; 1988 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oluyor. 1996 yılında ise Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri bölümü, Din Sosyolojisi ana bilim dalında yüksek lisansını bitiriyor. 1982 yılından itibaren Kayseri Söğüt Fikir Kulübü’nde Ali Biraderoğlu’nun derslerini takip etmiş. Söğüt’te uzun yıllar İslam Düşüncesi dersleri verdiğini de bildirelim. Kitapta sadece alimler yok. Yüce dinin etkisiyle, kendi alanında önemli eserler vermiş isimler de mevcut. Onlara ait kısımlarda kopukluk olmamış. Çünkü İslâm alimlerinin düşüncesinin, çalışmalarının bir yansıması olarak görmüş yazar. İki farklı bölümde geçen ifadeler meramımızı fazlasıyla açıklar niteliktedir. İlki Yunus Emre bölümünden; “İbn Sînâ’nın hikmette, Ebû Hanîfe’nin fıkıhta, İmam Mâtürîdî’nin kelamda, İbn Arabî’nin irfânda söylediğini o da can gözü ile görmüş, can özü ile yakmış ve can dili ile de okumuştur. Yine o İbn Arabî, Taptuk Emre ve Hacı Bektaş Veli’yi kendinde terkib etmiştir. Kendinden öncesini kendine hafıza kılmış, bundan arı duru bir dil oluşturmuş ve onları geleceğe nefes yapmıştır.” İkincisi ise İbn Battuta-Evliya Çelebi bölümünden; “İnsan yolculuğunda kemâle ulaşır. İşte gerek İbn Battuta gerekse Evliya Çelebi yaptıkları seyahatlerde bize bunu öğretmeye çabalar. Onların derdi sûreta bir coğrafyayı, bir mekânı, bir şehri gezmek, bir yolu kat etmek değildir. Onların derdi dünyanın ne olduğunu, dünyanın hakikatini şehir, mekân ve yol üzerinden öğretmektir.” Dursun Çiçek’in kaleme aldığı Hikmet Dağı kitabı, duru anlatımıyla, düşünce dünyasını zenginleştirmek isteyenleri bekliyor.
Yorum Yaz