Litros Sanat
Türkiye'nin Dijital Kültür Sanat Gazetesi

“Zaten biz Doğulular sevmeye hazır insanlarız Margaret!..
Hayatımızı bir çoban kavalının yanık sesine verebiliriz,
kaldı ki bir insan yüreğine!..”
On dört on beş yaşlarımdan, roman okumanın zevkine vardığım o yıllardan, hatırımda kalan bir şey var: Yeni bir romana başladığımda adeta dünyadan soyutlanır, muhitime yabancılaşırdım. Artık tek gerçeklik, ellerimdeki kitabın sayfaları ve tek tanıdık çevre, roman evrenindeki kahramanlar olurdu. Aradan zaman geçince de şöyle bir geriye döner, hatırlar ve uzun vakittir bir arkadaşımdan ayrı kalmış hissi yaşardım. Bazı roman kahramanları, yıllar geçse de hep bizimledir. Kendisiyle ilgili yazılandan ziyade yazılmayanı düşündürür. Kitap biter ama kitabın hikâyesi devam eder, kahramanları kendi evrenimizde ölümsüzleşir.
Yine o yaşlarda Mehmed Niyazi Özdemir’in “Hildegard” ve “Kıskançlık” adlarını verdiği bir hikâyesinin genişletilmiş hâli olan İki Dünya Arasında kitabını -ki bu kitap roman olarak ilk defa Çağımızın Âşıkları adıyla 1977’de basılmış- soluksuz bir şekilde, tek celsede okuduğumu hiç unutmam. Yurdundan büyük hayallerle ayrılıp Almanya’ya hukuk eğitimi için gelen, Otto Fischer Caddesi 1 numaraya yerleşen Ayhan Yurtsevmiş’in hikâyesi, aslında gurbetin kendine has yalnızlığını duyan herkesin öyküsüdür. Doğu’nun, Anadolu’nun ve Türk’ün pek aşina bir hikâyesidir.
Birkaç yıl geçti aradan, üniversiteye başladım ve fark ettim ki Mehmed Niyazi Özdemir ile her gün aynı kütüphanede bulunuyoruz. Niyazi Hoca da roman karakteri Ayhan gibi kütüphanelerden çıkmazmış. Uzun zamandır İSAM Kütüphanesi’ndeki masasında mesai yapar gibi çalışırmış. İşte o günlerde Niyazi Hoca’nın İki Dünya Arasında romanını elime tekrar aldım ve yine tek seferde okuyup hocanın yanına vardım. Kendimi tanıtıp bir de imza istirham ettim. Çalışmasının arasında kırmadı, pek nezaketliydi. Romanın Niyazi Hoca’nın hayatından izler taşıdığını düşündüğüm için utana çekine -usulüm de değildir aslında- soruverdim: “Her yazar, romanına kendinden bir şeyler katar ama bu romanda durum biraz farklı sanki. Şöyle ki ikinci okuyuşumda Ayhan’ı tamamen siz olarak okudum,” dedim. Gülümsedi ve birkaç kelam etti. Bense alacağımı almıştım. 2018 yılında Niyazi Hoca’yı kaybettik. Son yolculuğuna uğurlama bahtiyarlığına da eriştim. Sonra bir kez daha gurbetteki Ayhan düştü hatırıma.
…
Doğup büyüdüğü topraklara süzülen sevdalı akşamlar hayalinde canlanan Ayhan, vaktinin önemli bir kısmını kütüphanede geçirmektedir. Zira Ayhan, kütüphaneyi gurbet efkarından bir nebze uzaklaştığı ve hiç değilse birkaç dost sima ile karşılaştığı, sığınılacak bir liman olarak görmektedir. Hikâyesinin dönüm noktası da burada kendisi gibi öğrenci olan Alman Margaret ile tanışmasıyla başlar. O diyardaki birçok insanın aksine sıcakkanlı bir karaktere sahip olan Margaret’in bir akşam Ayhan’ın evinden çıktıktan hemen sonra kaza geçirerek komaya girmesi sebebiyle Ayhan kendini suçlu ve mahcup hissetmektedir. Aynı zamanda Almanya’da bir yabancı olarak yaşamanın verdiği sıkıntıları da günlük hayatta sıkça yaşamaya başladığı bu dönemde Ayhan, Hildegard adında bir başka Alman ile tanışır ve bu tanışıklık kısa süre içinde aşka dönüşür.
İki dünya arasında olmak, Ayhan’ın kaderidir artık. Ayhan, bu yanı ile aslında herhangi bir Türk gibidir ve bunu o iliklerine kadar hissetmektedir. Millî ve manevi değerlerine bağlı bir genç olan Ayhan, hem fiziki hem ruhi bakımdan kendi değerlerine oldukça uzak bir diyardadır. Evet, başarılı bir öğrencidir ve tahsili için gurbete gelmek durumunda kalmıştır fakat bir yanı hep memleketinde, ailesinde ve milletindedir. Hildegard ile yakınlaştıkça mutluluğu ve korkuları bir arada nüksetmektedir. Bu ilişkinin onu doğup büyüdüğü çevreden uzaklaştırmasından korkmakta ama her şeye rağmen Hildegard’dan gelen bir mektupla yahut bir gülümsemeyle dünyaların onun olmasına engel olamamaktadır. Ayhan, uzun zamandır hastanede yatan Margaret’i ziyaret etmek istemektedir fakat bu, çok ender bir ritüel haline gelmiştir. Margaret, hastaneden çıkarsa Hildegard’la ilişkimi yadırgar mı, düşüncesi de içini kemirmektedir.
Gurbetin soğuk yüzü, Ayhan’ı dört bir koldan kuşatmıştır. Bir yanda sosyo ekonomik sorunlar içindeyken diğer yandan gurbete geliş amacıyla yaşadıklarının birbirinden oldukça farklı olması, onu iyiden iyiye mutsuz etmektedir: “Bir zamanlar ne kadar mutluymuşum meğer. Zihnim, düşüncelerim, her şeyim benimdi. Bu mücadelenin içine düştüm; her şeyimi kaybettim. Ne kazanacağımı da bilmiyorum. Bu ülkeye bir amaç için geldik; işimizi bitirip bir an önce dönmeliyiz. Ah ne yapayım ki kendimi kurtaramıyorum?!..” Yabancı olmanın, Doğulu olmanın, Türk olmanın ya da “öteki” olmanın ne demek olduğu; Hildegard’ın -aile baskısı ile- davranışlarının değişmesi, ziyaretlerinin seyrekleşmesi ve en önemlisi de aile bireylerinin Ayhan’a istenmeyen/tercih edilmeyen kişi olduğunu hissettirmesiyle daha da bir anlam kazanmaya başlar. Binbir tereddüdün boğucu kasveti Ayhan’ın üstüne çökmüştür artık: “Bu yalan dünyada benim için ebedî bir cehennem kurulmuştu.”
Göç, gurbet, memleket… Binlerce yıldır göç hâlinde olan, edebiyatı gurbet hikâyeleriyle dolu bir milletin evlatları için “gurbet” ve “memleket” kavramları ne anlama gelir? Gurbet Kuşları, Gurbet Hikâyeleri, Gurbet Pastası, Gurbet Yolcusu… 60’lı yıllarda Almanya’ya giden işçilerin yazılmamış nice acıları, sevdaları ve hasretleri var kim bilir. Ayhan -her ne kadar öğrenim için gitse de- o buhranlı zamanların tüm sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarıyla yüzleşmek durumunda kalan insanlarımızdan sadece biri: “Ey gidi yurdumdan ayrıldığım günler!.. Kızgın topraklarda yalın ayak koşan analarımızın, bacılarımızın yoksulluklarından kendimi sorumlu saydığım günler!.. Onlara bir şeyler götürmek umuduyla balyalar sırtladığım, harçlar kardığım günler!.. Sizlere nasıl ihanet ettim?..”
Anadolu’nun irfanı ile yoğrulup Batı’nın toplumsal normlarına adapte olmak mümkün müydü? Kurallar ve gerçekçilik ilkeleriyle donatılmış bir eğitim süzgecinden geçen bireylere yüreğin ne olduğunu, din ve milliyet farklılığının bir engel olmadığını anlatabilir miydi: “Üzüntüm, bana dostluk gibi insani kavramların pek milliyet tanımadıklarını söylüyor. Belki milliyetler, bizleri insan yapmak bakımından lüzumludur. İnsan olduktan sonra yürek için fazla sınır kalmıyor.”
İki dünya arasında olmanın ne anlama geldiğini Ayhan, bir başka açıdan, Margaret’in intiharının ardından fark eder: “Margaret, bende ömür boyu sürecek sızı; Hildegard, yangın bırakmıştı. Ah Hildegard, karşılık bulmayan aşk bir cehennemmiş! Romanlardaki, şarkılardaki feryatları şimdi daha iyi anlıyorum!..”
Ayhan, bu yalan dünyada yalnızca kendi için bir cehennem kurulduğunu sanıyordu fakat kendisi istemeyerek de olsa Margaret için kurulan cehennemde bir rol üstlenmişti. “Siz iyi bir insansınız. Ama milletiniz hakkındaki peşin hükümleri aşamıyorum,” demişti Hildegard’ın annesi. Ayhan ise peşin hükümleri kırmanın atomu parçalamaktan daha zor olduğunu biliyordu. Ayhan’ın yazgısı, iki dünya arasında kalmaktı belki de: “Kaderle mücadele etmek, şuurlu bir şekilde başı giyotine uzatmaktır.”
Yorum Yaz