Şiir bir tanıklıktır

EDEBİYAT

Şair Cihan Ülsen: “İnsanın bazen bir yüzde, bir ilişkide, bir hatırada gereğinden fazla oyalanması ve orada kalıcı olduğunu sanması bahsine geçiciliği de eklemeli. Oysa bazı şeyler geçicidir ve geçici olmalıdır. Bu yüzden manzaranın çürümesi, bir kayıp anlatısı kadar bir fark ediş anı. Şiir burada tanıklık görevini üstleniyor. Bunun farkına varırsak şiir, bu geçiciliği kabullenmenin dili olabilir pekâlâ. ”

Bu kez şair Cihan Ülsen kadrajımda. Fabrik Kitap’tan çıkan Hüzün Kıyasları adlı ikinci şiir kitabı hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Şiir kitabını yazdıktan sonra bir yükü bırakma halinden, onun şiirindeki imgelere kadar birçok konuyu konuştuk. Şiirinde iz sürmeyi sevdiğim bir şairin cevaplarıyla başbaşa bırakıyorum sizleri. 

Yalnız hüznü vardır kalbi olanın diyor, şair İlhami Çiçek. Hüzün Kıyasları kitabınız Fabrik Yayınları’ndan yenice çıktı. Neler hissediyorsunuz? Hüzün yerini biraz da sevince bırakmış mıdır? “Yaşamak ağrısı” şimdilerde nasıl seyrediyor sizin için? Bu ikinci şiir kitabınızın sizin için nasıl bir anlamı var? Şiirle kurduğunuz bağlantı ilk günden bugüne hiç değişmedi,  demek mümkün mü?

Hüzün hiçbir zaman bütünüyle yerini sevince bırakmıyor yaşamda. Olsa olsa en fazla yön değiştiriyor. Hüzün Kıyasları’nı bitirdiğimde hissettiğim şey, bir hafifleme duygusu değildi. Daha çok, uzun süredir içimde taşıdığım bir yükü yere bırakmışım gibi bir hâl diyebiliriz. Ama o yük orada durmaya devam ediyor. Sadece yükü artık sırtımda hissetmiyorum.

Çok büyük laflar etmek istemem ama derdimi az da olsa anlatmak için şunu diyebilirim: Bu kitap benim için hüzünle kurulan ilişkinin yeniden tarif edilmesi anlamına geliyor. İlk kitapta hüzün daha hamdı, daha yakıcıydı. Çok sesli ve öfkeden yapılmıştı. Bu kitapta ise hüzün, düşünülmüş, tartılmış, hatta zaman zaman itiraz edilmiş bir duygu olarak daha çok yer etti bende. Böyle olunca da sevincin varlığı da burada başlıyor aslında. Sevinç bir karşıtlık olarak değil, hüzünle yan yana durabilen bir hâl olarak beliriyor. Hayat ağrısının azaldığını söyleyemem ama onunla yaşamayı biraz daha öğrendiğimi söyleyebilirim.

İkinci kitap olması önemli; çünkü ilk kitapta insan çoğu zaman kendinden taşanı anlatır, ikinci kitapta ise artık neyi anlatmayacağını da seçmeye başlar. Hüzün Kıyasları bu anlamda bir eleme kitabı. Daha sakin bir kabulle, az bağıran, daha çok dinleyen bir şiir dili olduğunu söyle bilirim.

Bir şiirinizden hareketle, şöyle sormak istiyorum. Soruların yağdığı bir çağda, cevapları bulmak mıdır bir Beyrut ezgisinin köşesinde “Seni seviyorum.” demek? Sevmenin bizi cevaplara kavuşturan bir yanı var mı? Ne dersiniz?

Bugün “Seni seviyorum” demek, neredeyse politik bir cümle kurmak gibi. Çünkü çağımız açıklama çağının zirvesi. Her duygu gerekçelendirilmeli, her bağ savunulmalı, her ilişki rasyonelleştirilmeli. Oysa sevgi, açıklamaya en az dayanan duygulardan biri.

Bu kitapta sevgiyi bir kurtuluş vaadi olarak görmedim hiç. Böylesi bir kurgunun tam karşısında yer alan bir hayat yaşarken bunu varmış gibi göstermek ikiyüzlülük olur galiba. Ama sevmek, yanına güvenmeyi de alacaksa daha çok bir direnme biçimi olarak görülmeli.  Dünyanın gürültüsüne, sürekli konuşmaya, sürekli haklı çıkma ihtiyacına karşı bir susma biçimi belki de. Bilmiyorum. Herkes kendi meşrebine göre yorumlayacaktır. Bundan dolayıdır ki Beyrut ezgisi dediğim şey tam da bu: Yıkımın ortasında hâlâ kulağa gelen, hâlâ bastırılamayan bir sesin kalbimizi ve zihnimizi titretmesi… Buna her şeyden çok ihtiyaç duyduğumuz kesin. Kimi kulak kesilirken kimi de gürültüler arasında anonim bir ses olarak kalmayı tercih ediyor.

Kestirmeden şunu ifade edebilirim: “Seni seviyorum” cümlesi bazen hiçbir şeyi çözmez ama şunu yapar: İnsanı bütünüyle çözülmekten alıkoyar. Şiirde bu cümleyi kullanırken, onun romantik yükünden çok kırılganlığını ve natamam oluşunu önemsedim. Eksiklikleri bağışlarsak bu cümleye, sanki kendi yoluna daha kolay varacak gibi geliyor hep.

İnsan tekrarda tecrübe eder hayatı

“Talim” kelimesi sizin için şiirde neyi ifade ediyor? Bu kelimenin tekrarlanması poetik dünyanızla alakadar olabilir gibi geldi bana. “Sinema salonlarında seyrettiğimiz hep kendimiz” sizlerin deyimiyle. Kitaplarda okuduğumuz da aslında bir bakıma. Ahmet Uluçay’ın bir kitabı var. Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi, diyor. Şiirle kurduğunuz ünsiyet düşünülürse, tüm bunlar için bulduğunuz anlam, vardığınız durak neresidir? Bunca acıya değer mi? Cepten düşen o sinema biletleri, biraz da bunu ifade etmez mi? İnsanın kendini bulma çabasını, her karede, her satırda.

“Talim” benim için bir öğrenme süreci değil, bir tekrar hâli. Aynılığın tam karşısında yer alan bir hayat stratejisi. Kendi içinde daimi bir tazelenme olması itibari ile aynılığın karşısındadır tekrar.  Tabiat tekrarda zamanı yaşar. İnsan tekrarda tecrübe eder hayatı. Hayatta kalmanın prova edilmesi. Aynı acıya farklı zamanlarda yeniden maruz kalmak ve her seferinde başka türlü dayanmak. Şiir bu talimlerin kaydını tutuyor. Ve bence şiir tecrübede nefes alıp veriyor.

Şiir yazmak benim için bir ustalık alanı olmadı hiçbir zaman. Daha çok insan olarak beceriksizliğin kabulü ya da eksik olduğunun farkında olmak gibi. Bakmayı tam becerememek, susmayı zamanında öğrenememek, konuşurken fazla açılmak… Talim dediğim şey, bu kusurlarla yaşamayı tecrübe etmek. Yaralanma olmadan hakikat de yoktur. Hakikat yoksa insan da yoktur.

Bazı şiirlerde sinemaya yapılan göndermeler de buradan geliyor. Filmler bize cevap vermez; çoğu zaman sorularımızı daha belirgin hâle getirir. Şiir de öyle. Hayatın değerine dair o meşhur soru—“Bunca acıya değer mi?”—şiirde çözülmüyor. Ama şiir, bu sorunun etrafında dolaşmaya cesaret ediyor. Bu cüreti gösteren çok başka bir şey de kalmadı elimizde ne yazık ki.

“Bazen sözlüksüz yaşlarla buğulanıyor inşirah.” Bu sizin ifadeniz. Okunaksız yaralarımız var belki de. İnşirah’ın kar etmediği bir dünyada yaşamaya inanmamak istiyor insan. Umutlu olmak istiyor. Ne dersiniz? Bu coğrafyanın çocukları umut etmeyi biraz da şiirlerden mi öğrenir diyelim? Umudu ve  inancı.

İnşirah bugün neredeyse hayatlarımızda yasaklanmış bir kelime gibi. Herkes güçlü, herkes dayanıklı, herkes ayakta olmak zorunda. Vaaz edilen ve talep edilen bu. Bu kadar buyurgan bir iyimserlik içinde, kabul edelim ki gerçek bir ferahlık yaşanamıyor. Hüzün Kıyasları’nda bu yüzden inşirah, gerçekleşmiş bir durum olarak değil, aranan ama her seferinde yarım kalan bir hâl olarak duruyor.

Şiirin yaptığı şey umut aşılamak değil. Umudu bir slogan gibi dolaşıma sokmak zaten fazlasıyla yapılıyor. Şiirin yapabileceği daha mütevazı bir şey var: Umutsuzluğu yalanlamadan, onun içinden küçük bir açıklık aramak. Bazı küçük anların görkeminde soluklanacak zamanı sağlamak. Yoksa topyekûn bir cevap arama çabası bizi “ahmaklık ovası”nın sakini kılacak. Bundan vazgeçebilirsek, cesaretle bu içinde bulunduğumuz hâli kabul edebilirsek bir nefes alabileceğiz gibi geliyor.

Okunaksız yaralar ifadesi tam da bunu anlatıyor. Her yarayı anlatamaz insan. Her yarayı tarife kalkışamaz. Ama yarayı daha görünür kılabilir. Şiir bu görünürlüğü sağladığında, belki iyileştirmez ama “kendi acısına münafık insanın” inkârını engeller.

“Hayatta Kalma Talimleri” bir şarkıyı anımsatıyor bana. Her sabah gözlere hazırlanan bir yarayı, müzisyenin deyimiyle. Hakkında bahsetmek istedikleriniz olur mu?

“Hayatta Kalma Talimleri” şiiri büyük anlatılardan bilinçli bir kaçışın şiiri olarak göründü bana hep. Kahramanlık yok, büyük sözler yok, idealler yok. Sadece sürdürme hâli var. Sabah kalkmak, bir yüzle karşılaşmak, bir sesi taşımak. Tüm olan biteni öncelikle kabullenmek.

Bu şiirlerde insanın kendini ayakta tutmak için geliştirdiği küçük ritüeller var. Bazen bir şarkı, bazen bir cümle, bazen sadece susmak. Hayatta kalmak burada biyolojik bir mesele değil; duygusal bir devamlılık meselesi. “Hayatta Kalma Talimleri”, “iyi olmak” fikrine mesafeli. Daha çok “dağılmamak” fikriyle ilgili bir şiirdir.

 

“Uzun bakınca manzara çürür /Renkler ihanet eder…” Birinci bölümdeki şiirler daha toplumsalken, ikinci bölümdeki şiirler bazen kalple bazen ruhla bazen unutmakla alakadar gibi. Fakat uzun bakınca bir manzaranın çürüdüğünü hiç düşünmemiştim. Şairin “Bir gül aynı limanda kaç kere solar?” demesi gibiydi belki de düşüm. Konaklar mı insan bir çizgide, bir yüzde deyişiniz gibi. Neler söylersiniz?

Uzun süre bakmak, sanıldığının aksine her zaman daha iyi görmek anlamına gelmiyor. Bazen bakış da nesnesini yıpratabiliyor. Uzun bakmak, sevmenin aşırı biçimi de olabilir. Her ayrıntıyı görmek istemek, her boşluğu doldurmak, her sessizliği çözmek. Oysa bazı manzaralar mesafeden korunur. Korunmak zorundadır. Aksi taktirde çürümenin önüne geçemezsiniz.

İnsan bazen bir geçmişte, bir ilişkide, bir hatırada fazla oyalanıyor. Orada kalıcı olduğunu sanıyor. Oysa zaman, bakılan şeyi değiştiriyor. Şiir bu değişimi durduramaz ama kayda alabilir. Kitabın ilk bölümü daha dışarıya dönükken, ikinci bölümde bakış içeri çekiliyor. Bu çekilmeyi bir geri adım olarak görmemek gerekiyor kanaatimce. Buradaki geri çekilme bir fark edişe tekabül ediyor. 

İnsanın bazen bir yüzde, bir ilişkide, bir hatırada gereğinden fazla oyalanması ve orada kalıcı olduğunu sanması bahsine geçiciliği de eklemeli. Oysa bazı şeyler geçicidir ve geçici olmalıdır. Bu yüzden manzaranın çürümesi, bir kayıp anlatısı kadar bir fark ediş anı. Şiir burada tanıklık görevini üstleniyor. Bunun farkına varırsak şiir, bu geçiciliği kabullenmenin dili olabilir pekâlâ.

Şiir açık bir yaradır

Cioran’ın “Bir zamanlar kendimizdik. Şimdi sadece hatırayız.” sözünü alıntılıyorsunuz bir şiirinize epigraf olarak. Şiir yazmak biraz da hatıradan fazlası olarak kalabilmeyi mi ifade ediyor sizin için? Yaşamanın, iz bırakmanın bir cüzü mü ya da?

Şiirin iz bırakma arzusu olduğuna pek inanmıyorum; hele ki post-modern akışkan bir dünyada yaşarken.  Daha çok silinmeye razı olmadan yaşama çabası diyebilirim. Şiir, “Ben buradaydım” demekten çok, “Ben bunu hissettim” ya da “Ben bunu fark ettim” deme biçimi. Bir tanıklık durumu da var burada. Zaten ancak tanık olabiliyoruz bu zamanda. Soru o zaman biraz daha değişiyor: İnsan tanık olduklarıyla ne yapar? Bu soruya vereceğiniz cevap, bana göre, nasıl bir hatıra olacağımıza da karar vermek anlamına geliyor.

Hatıra olmak ayrıca pasif bir durum. Bunu bilelim. Şiir ise hâlâ hareket halinde. Okuyanla değişen, anlamını sabitlemeyen bir şey. Bu yüzden şiiri bir belge gibi görmüyorum; daha çok açık bir yara gibi görüyorum. Kapanabilir ama izi kalan. Bütünüyle tanıklık için kendini uçurumdan atmaya hazır.

 

Yorum Yaz