Yazarak yaşamak giderek bana daha çok acı veriyor

EDEBİYAT Güncel

Yazar ve sosyolog Fatma Barbarosoğlu: “İbrahim Ethem, sultan iken ava çıkmıştır. Bir ceylanı vurmak üzeredir. Gaipten bir ses gelir “Sen bunun için mi yaratıldın?” Ben en başından yazı için yaratıldığımı/yaratılmadığımı sezmiş miydim? Onun için mi daha önemli bir işim çıkıncaya kadar okuyup yazacağım diye kendime mühlet koymuştum? Bilmiyorum. Ömür bitti daha önemli bir işim çıkmadı. Yazmak bir iş mi? Alışkanlık ya da bağımlılık mı? Bilmiyorum. Yazarak yaşamak giderek bana daha çok acı veriyor. Bunu biliyorum.”

Kıymetli hocam, yazar ve sosyolog Fatma Barbarosoğlu yazın hayatının yaklaşık kırkıncı yılında Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Fatma Barbarosoğlu hocam ile yazmanın anlamı ve ağırlığı, zamanın kaydını tutmak ve kitapları üzerine hasbihal ettik.

Pek çok yazar yazmanın onlar için yaşamakla eş değer olduğunu, "yazmasaydım yaşayamazdım" diyerek anlatır. Bununla birlikte Haruki Murakami gibi bazı yazarlar da yazmakla kurdukları ünsiyetin, temelinde başka bir eyleme bağlı olduğunu “Koşmasaydım Yazamazdım” diyerek ifade eder. Sizin "okumayla" kurduğunuz ünsiyetin yazmaktan daha büyük bir ihtiyaca dayalı olduğunu biliyorum. Yazmak ve okumak sizin yolculuğunuzda nereye tekabül ediyor? 

Bu soru ile birkaç yıl önce karşılaşmış olsaydım belki uzun uzun, okuyarak-yazarak hayatı anlamlandırdığımı söylerdim. Hayatın yordamını okuyarak buldum buluyorum derdim. Ama son bir yıldır insan başka türlüsünü bilmez iken maruz kaldığı hayatı anlatmaya ve anlamlandırmaya çalıştığında hakikate varabilir mi diye sorarken buluyorum kendimi. Bizi biz yapan nedir? Başka türlü bir hayatım olsaydı nasıl biri olurdum? İbrahim Ethem, sultan iken ava çıkmıştır. Bir ceylanı vurmak üzeredir. Gaipten bir ses gelir “Sen bunun için mi yaratıldın?” Ben en başından yazı için yaratıldığımı/yaratılmadığımı sezmiş miydim? Onun için mi daha önemli bir işim çıkıncaya kadar okuyup yazacağım diye kendime mühlet koymuştum? Bilmiyorum. Ömür bitti daha önemli bir işim çıkmadı. Yazmak bir iş mi? Alışkanlık ya da bağımlılık mı? Bilmiyorum. Yazarak yaşamak giderek bana daha çok acı veriyor. Bunu biliyorum. 

Margaret Atwood yazmanın insanın gönüllü bir şekilde başladığı ama başladığı gibi bitiremeyeceğini bildiği bir iç kazı olduğunu söyler. Yazarak yazmanın acısı sizin için buna mı tekabül ediyor? Bir iç kazı olduğu için mi yoksa dünyada bunca acı şey olup biterken bir yazar olarak yazmanın yükünü omuzlarınızda hissetmenizden mi kaynaklanıyor?

İnsanın içini kazması ile dünyanın yaşanamayacak kadar kötü bir yer olması birbirinden ayrı şeyler değil. Dünyada olan biten her şey içimize sızar. İçimize sızan şeyleri yazı ile dışımıza çıkarıp kendimize ve bizim gibi yaralı kalplere harflerin gövdesinde derman karmaya kalkarız. Ama tarihte öyle kırılma anları vardır ki dermanı karan da dermanı yarasına saran da bu yaranın iyileşmeyeceğini bilir. Dijital kültürün her şeyin üzerine çöktüğü bir dönemde bir dokunuş ile her şeyin yok olacağına dair dolaşımda olan distopik gelecek evreni tasavvuru/kâbusu altında yazmak, yazmaya devam etmek beni yoruyor, hırpalıyor. Bir gülün nasıl açtığını anlatmak yerine gül fidanlarını toprak ile buluşturmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar “Kıyamet koparken elinizdeki fidanı dikin” diyen Efendimizin buyruğunu, benim fidanım kelimeler demek ki ben sünnete uygun bir şey yapıyorum diye yorumluyordum. Kelimelerin fidan olması için bir gönüle düşmesi bir zihinde çiçeklenmesi lazım. Oxford Sözlüğü 2024’ün kelimesi olarak “Brain rot”u seçti. Beyin çürümesine maruz kalırken okuma ve yazma varoluşsal bir gerçeklik olarak hayatımızdaki yerini koruyacak mı? Varoluşsal gerçeklik derken akletmeyi kast ediyorum. Akletmeden okumanın, yazmanın ne anlamı var! 

“Hikâye merhemdir usul usul geçer yaraların üstünden” diyordunuz…

Evet 2001 yılında yayımlanan “Senin Hikayen” adlı öykü kitabının arka kapağı bu cümle ile başlıyor. Yani hayatımızda henüz sosyal medya, ChatGBT yok iken. Sözün yara aldığı bir dönemden geçiyoruz. Tarihin hiçbir döneminde kelimeler bu kadar insandan uzak değildi. Kelimeler yaraların üzerinden kolayca geçemiyor artık. Dil her geçen gün bir şey ifade etmeyen tenekeden kalıba dönüşüyor. Anlamın korunması için o anlamı kavrayacak idrak sahibi kişilere ihtiyaç var. Teneke kalıpların tınısı da yetmiyor olmalı ki “aynen” diye başlayan, söz söylemeden çok şey anlatma girişimi “aynen, aynen, aynen” olarak devam ediyor. Geçen gün bir gencin arka arkaya altı defa “aynen” dediğini saydım.

Metinlerim zamandan payını alıyor

İlk öykünüzün yayımlanmasının üzerinden çok vakit geçtiğini biliyorum hocam. İlk kitabınız “Acı Deniz”in üzerindense 28 yıl geçti, toplumsal tüm değişimler, misal teknoloji devrimi sizin öykülerinizde, romanlarınızda izini taşıyor. Kimi yazarlar öykülerinde/romanlarında romanın/öykünün geçtiği zaman ve evrene dair ipucu vermezken sizin roman ve öykülerinizden hareketle geleceğin tarihçileri sosyal tarih incelemesi yapabilir. Zamanın kaydını tutmak sizin için neden bu kadar büyük ehemmiyet arz ediyor?

Zaman nasıl geçmiş, geçerken neleri ezip geçmiş bu benim temel meselelerimden… Faniliğimiz zamana kayıtlı olmamızla alakalı değil mi? Zamanı fiziki, coğrafi, metafizik boyutuyla idrak edebilmek için gayret etmek, kültürel zaman ile toplumsal zamanın geçiş noktaları üzerine düşünmek benim günlük öğünüm gibi. Hal böyle olunca metinlerim de zamandan payını ziyadesiyle alıyor.

Son kitabınız “Herkes Kendi Sandığında Saklı”da evlilik, aile, boşanma ve evlenememe hikayeleri, öznesi erkek ve öznesi kadın olarak iki bölümde yer buluyor kendilerine. Bugün evlilik oranında azalma, evlilik yaşının büyümesi ve artan boşanmalar beraberinde “Bildiğimiz ailenin sonu mu geliyor?” sorusunu getiriyor ve tartışma alanı buluyor. Son kitabınızdaki öykülerinizde bu toplumsal sorun gündelik hayatın içinden başka bir sosyoloji inşa ediyor. Bu sebeple bu husustaki görüşlerinize mim koymak istiyorum. 

Manzaraya bakarız ama ancak bazı şeyleri görürüz ve o gördüklerimizden sadece bazıları bizim için anlamlı bir kompozisyon üretir. Hayat da böyle. Doğum, düğün, ölüm. Çocukluk, gençlik, ihtiyarlık. Bu üç istasyon arasında geçer ömrümüz. Ama bazı istasyonlar bazı zamanlar için diğerlerini anlamlandıracak bir muhtevayı gözlerimizin önüne serer.  “Herkes Kendi Sandığında Saklı”daki öyküler muhtevasının merkezine evliliği koyarak ilerliyor.  İlk yayınladığım öykü kitabından bu yana bütün kitaplarımda aşk ve evlilik hikayeleri vardı. Mesela ilk öykü kitabım “Acı Deniz”deki ‘Karanfilli Kavga’yı okuyucularım çok sevdi. Ama orada bireysel zamanı baskılayan toplumsal zamanı, “siyasi gerilim” üzerinden görüyoruz/okuyoruz. “Herkes Kendi Sandığında Saklı”daki öykülerde de toplumsal zaman-bireysel zaman gerilimi var. Ama toplumsal zamanı daha ziyade dijital kültürün etkisi üzerinden okuyoruz, geçmişin sızdığı öykülerde dahi dijital kültür “merkezi bir özne” olarak hikâyenin kurucusu son kitabımda.                                          

İmece usulü bir sevinç yaşıyorum

Uzun zamandır yazan, 34 kitabı yayımlanan bir yazar olarak 2024 yılında Türkiye Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri kapsamında Edebiyat Ödülüne layık görüldünüz. Bu konudaki hislerinizi ve düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz hocam?

Hayatım boyunca sevdiğim yazarların aldığı ya da alamadığı ödüllerle hiç ilgilenmedim. Ama alamadığı ödülü sürekli gündemde tutan yazarlar da beni daima şaşırttı. Mesela Leyla Erbil’in “bu eser hiçbir yarışmaya katılmamıştır” ibaresi ile kitap yayımlaması bana oldukça ilginç geldi. Leyla Erbil, Sait Faik Hikâye Armağanı’na dosyasını gönderiyor ve kendi dosyası kazanamayınca bütün kitaplarını bu ibare ile yayınlıyor. Önemli olan okuyucunun bir yazarın bütün kitaplarını okuyarak onu ödüllendirmesi diye düşünüyorum. Ama görüyorum ki bazı okuyucular sevdiği yazara ödül verilince o ödülün kendisine verildiğini düşünerek mutlu oluyor. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü okuyucularımı çok mutlu etti. Ben de onlar mutlu oldu diye mutlu oldum. İmece usulü bir sevinç diyelim.

Yorum Yaz