En Yakınımızdakine Yabancılaşmanın Filmi: Kumbara

20 dakikada okunur

Litros Sanat’ın yeni sayısında Ferit Karol’un ilk uzun metrajlı filmi Kumbara’yı Karol ve başrol oyuncusu Gülçin Kültür Şahin ile konuştuk. Karol’un filmi şu temel soru üzerinden izleyici karşısına çıkıyor: Hayat bizi en yakınımızdaki insana ne kadar yabancılaştırabilir?

Ferit Karol’un yönetmenliğini yaptığı ve başrollerinde Murat Kılıç ve Gülçin Kültür Şahin’in yer aldığı Kumbara filmi, 17 Aralık’ta Başka Sinema kapsamında vizyona girdi. Gişe yolculuğu devam eden filmi Karol ve Şahin ile Litros Sanat’ın yeni sayısı için konuştuk. Oyunculuk ve yönetmenlik konularını da dahil ettiğimiz sohbetimizde, Karol “Psikolojilerini, hayatlarını merak ettiğim bu insanları yeniden resmederek onları daha iyi anlayabileceğimi düşünerek sinemaya yöneldim” derken, Şahin ise “Oyuncu olmaktan çok mutluyum. En iyi olmanın mümkün olmadığı ama daha iyi olmanın şart olduğu bir meslek, oyunculuk. Bu yüzden de karnımdaki en güzel ağrı.” dedi.

Ferit Karol:
Psikoloji Üzerinden Sinemaya Yöneldim
Sizi internette ulaşabildiğimiz bilgiler dışında daha yakından tanıyabilir miyiz?
Aslında sinema yapmak benim çocukluk hayalim değildi. Üretim anlamında bir şeyler yapma dürtüsü çocukluğumdan beri olsa da ben hep müzisyen olacağımı düşünürdüm. Ta ki lisede okuldan atılıp da çalışma hayatının içine girmek zorunda kalana dek. 15-16 yaşında Bahçeşehir’de büyümüş biri olarak Kapalıçarşı’da çıraklık, depoculuk, tornacılık, barista, satış danışmanı, Türk Hava Yolları’nda dış hatlar terminalinde yer hostluğu gibi bir sürü işte çalışınca, karşılaştığım insanlar ve olaylar beni psikolojiyle ilgilenmeye itti. Çalışma hayatına atıldıktan hemen sonra üniversite okumayı zaten kafaya koymuştum ve üniversitede psikoloji okumaya karar verdim. Fakat sonra psikoloji alanıyla sinema üzerinden de ilgilenebileceğimi, daha doğrusu psikolojilerini, hayatlarını merak ettiğim bu insanları yeniden resmederek onları daha iyi anlayabileceğimi düşünerek sinemaya yöneldim. Liseyi açıktan bitirdikten sonra üniversitenin sinema televizyon bölümüne girdim. 2011’de mezun oldum ve artık sadece sinema sektöründe çalışıyordum. Sinema, reklam ve dizilerde senarist, kurgu ve yönetmen asistanlıkları yaparken, kısa filmler çekip yönetmen olarak sinemayı öğrenmeye çalıştım. Sinemanın asistanlık yapılarak öğrenilebilecek bir şey olmadığını düşünüyorum. 2013 yılında Kumbara’yı yazmaya başladım ve gerisi bildiğiniz gibi gelişti: Ankara Film Festivali Proje Geliştirme Ödülü, Kültür Bakanlığı İlk Film Desteği, Antalya Film Forum Ödülü ve sonra set…
Daha önceki sinema üretimlerinizden bahseder misiniz?
Tabii film çekmeyi öğrenirken gün yüzüne çıkarmadığım bir sürü kısa film çektim ama festivallerden hatırlayabileceğiniz üç kısa filmim var. Annesi ölen bir adamın üzüntüsü ile edindiği mirasla ailesini memnun etmesi arasındaki ikilemi anlatan, aslında artık herhangi bir bakımdan alakası kalmasa da Kumbara’nın çıkış noktası olan kısa filmim Semer’i (2014), insanın mutsuz bir hayata da sahip olsa yaşamak için kendini meşgul etmek zorunda olduğu fikriyle yola çıktığım kısa filmim Meşgul’ü (2016) ya da bizi biz yapan insanlarla artık ortak bir noktamızın kalmadığını fark ettiğimizde ne hissederiz sorusuyla yola çıktığım kısa filmim Günlerin Ardından’ı (2019) bu çalışmalara örnek gösterebiliriz.
Herhangi Bir Şeyin Profesyoneli Olma Derdinde Değilim
Sinema ve yönetmenlik sizin için mesleki ve teknik anlamlarının dışında ne anlam ifade ediyor?
Ben yönetmenliği bir sonuç olarak görüyorum. İşin ticari kısmını dışarıda tutarsak, anlatacak bir hikayeniz olmadığı sürece yönetmen olmanız bir şey ifade etmez. Zaten yönetmenliği ortaya çıkaran güç de hikâyenin kişi üzerinde bıraktığı etki ve kişinin hikâyeye hangi estetik, etik ve sosyolojik açıdan yaklaştığıdır. Dolayısıyla bunca zahmeti altına girmeye değer hikayeler de her gün üzerimize yağmadığı için, aktif olarak bir film üzerinde çalışmadığım zamanlar yönetmen gibi yaşamayan, sinemayı seven iyi bir izleyici olarak hikâye anlatacağım güne kadar sıradan bir insan olarak hayatıma devam ediyorum. Açıkçası şu an için bu çalışmayla maddi olarak hayatımı idame ettirebiliyorum fakat gün gelir de ettirememeye başlarsam başka bir iş de yapabilirim. Benim için fark etmiyor. Sonuç olarak, herhangi bir şeyin profesyoneli olmanın değil güzel insan hikayeleri anlatmanın, bunu da sinemayla yapmanın peşindeyim.
Sinemada daha çok hangi tema ve konular üzerine çalışmalar/üretimler yapmak istiyorsunuz?
Toplumcu gerçekçi sinemayı mizahi bir dille birleştirip bazen Kumbara gibi tamamen gerçekçi bazen de gerçeğin içinde yeni bir gerçeklik yaratan, zaman zaman temposu düşse de genelinde ritmi yüksek filmler yapmak istiyorum. İkinci filmde biraz dil değiştirip güvenli alandan çıkacağım.
Gelelim Kumbara’ya. Filmin çıkış noktası ne oldu?
2013 yılında Ankara’da yaşadığım bir dönem İstanbul’da yaşamaya devam eden ailem beni arayıp babaannemin Alzheimer olduğunu haber vermişti. Bunun üzerine babamı düşünmeye başlamıştım; babam tek çocuktu ve babaannemin de mal varlığı yerindeydi. Babam borçları olan bir insanken birden maddi olarak refaha kavuşacaktı. Bu durumda ne hissettiğini düşünürken fikirler konudan konuya atladı ve Kumbara doğdu: Hayat bizi en yakınımızdaki insana ne kadar yabancılaştırabilir?
Yönetmen filmini nasıl yorumluyor? Yani ortaya çıkan sonuçtan memnun mu?
Ben filmi çektim, benim söyleyecek başka bir şeyim kalmadı, film bizden çıktı. Ama ortaya çıkan sonuçtan memnun olma konusunda, bütçesel faktörlerin neden olduğu birkaç küçük şey dışında evet memnunum, özellikle oyuncularım Murat Kılıç, Gülçin Kültür Şahin, Mert Ateş, Onur Gökçek ve Baran Can Eraslan’dan çok memnunum.
Film hangi festivallerde gösterildi ve ödüller aldı?
Altın Portakal Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptık ve En İyi İlk Film Ödülü’nü aldık, ardından Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini, Engelsiz Filmler Festivali’nden de En İyi Senaryo Ödülü’nü aldık. En son Malatya Film Festivali’nde Ulusal Yarışma Bölümü’nde gösterdikten sonra şu an Başka Sinema dağıtımı ile vizyondayız.
Bundan sonraki yeni projelerinizden de kısaca bahseder misiniz?
Şu an birini Aslı İnandık’la, diğerini Batuhan Özbulut’la yazdığım iki mini dizi projem var ama çeker miyim çekemez miyim bilmiyorum. Onun dışında açıkçası ikinci filme başlamadan önce bir süre, yaklaşık bir sene falan vaktimi okuma, izleme ve araştırma yaparak geçirmeye karar verdim. Biraz kendime ikinci film sorumluluğunun baskısını yapıyorum. Kulağa hoş gelmiyor belki ama beni çalışmaya itiyor, o açıdan faydalı.

Gülçin Kültür Şahin:
Karnımdaki En Güzel Ağrı, Oyunculuk
Nasılsınız, hayata ve gündeme dair kafanızı şu ara ne meşgul ediyor?
‘İyi diyelim, iyi olalım’, müthiş bir temenni bence bu. Pandeminin, ekonominin üzerimize yıkıldığı şu günlerde insanın hayat dolu hissetmesi çok zor geliyor bana. Sosyal medya sayesinde dünyanın dört bir yanındaki her şeyden daha da fazla haberdar oluyoruz. Yine bu yüzden kendimizi de çok gözlemleyip analiz ediyoruz. Bunlar sebebiyle omuzlarımızda 15-20 yıl öncesinden daha fazla yük taşıyoruz. Yorulmamak, tahammülsüzleşmemek, umudu kaybetmemek için neler yapabileceğimi bulmaya çalışıyorum, diyelim.
Oyunculuk sizin için ne anlam ifade ediyor, mutlu musunuz?
Oyuncu olmaktan çok mutluyum. En iyi olmanın mümkün olmadığı ama daha iyi olmanın şart olduğu bir meslek, oyunculuk. Bu yüzden de karnımdaki en güzel ağrı. Yeni karakterlerle buluşmak için can atıyorum. Oyuncu olmasaydım akademisyen olmak isterdim sanırım. Üniversitede 2,5 yıl kadar çok severek araştırma görevlisi olarak çalıştım. Üniversite ortamında çalışmak hiç bitmeyen organik bir öğrenme sürecinde olmak demek bence ve bu çok ilgimi çekiyor.
Katkı Sağlamak İçin Can Atıyorum
Sizi Kırmızı Oda yanı sıra çok fazla bağımsız/festival filminde izliyor ve görüyoruz. Bu durumun sizdeki karşılığı nedir?
Oyunculuğu seçmemin motivasyonlarından biri de bağımsız filmler ve festivaller. Çocukluğumdan beri sinemayla izleyici koltuğundan yakın bir ilişki kurmaya çalışıyorum. Üniversiteyle beraber birçok festivalin sıkı takipçisi oldum. Bu yüzden Ankara’da konservatuvarı bitirip İstanbul’a gelme kararını ‘bağımsız filmlerle nasıl buluşacağım’ sorusuyla beraber almıştım. Hem yıllardır hayranlıkla takip ettiğim bir yönetmenle hem de ilk filmini çeken bir yönetmenle çalışmak beni mesleğime dair en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Oyunculuğu meslek haneme yazmak benim için çok güzel ama çok meşakkatli oldu. O yüzden olabilecek bütün platformlarda seyirciyle buluşmak için sabırsızlanıyorum. Her bir medyumda seyirciyle farklı bir şekilde bağ kuruluyor. Anlatılacak çok hikâye var, ben de medyum ne olursa olsun onların anlatılmasına katkı sağlayabilmek için can atıyorum.
Yer aldığınız Kumbara filminin içeriğinin sizdeki karşılığından bahseder misiniz?
Hepimizin hayattan farklı beklentileri, hayalleri var. Bunların arasında var olmaya çalışmak bizi bazen en yakınımızdakilere bile yabancılaştırabiliyor. Kumbara bu yabancılaşma mevzuunu mercek altına alan bir film. İlk başrolüm olması sebebiyle benim için çok özel. Filme en son dahil olanlardan biriyim ama kısa sürede çok yoğun ve özenli çalışmaya gayret ettim oynadığım karakter Ayfer için. Filmde Türkiye ve dünya sinemasında -maalesef- görmeye alışık olduğumuz üzere kendini sadece erkek karakter üzerinden var eden bir kadın karakter yok. Kendi başına var olabilen bir kadın karakter var. Erkek karakterini merkeze almış bir film olmasına rağmen bu dengeyi ustalıkla korumayı başarması beni hem oyuncu hem de sinemasever olarak çok heyecanlandırıyor.
Sektörle İlgili Kafamı Meşgul Eden Çok Fazla Şey Var
Ferit Karol ile çalışmak nasıldı? Biraz bahseder misiniz? Bu proje size geldiğinde neler hissettiniz?
Ferit Karol ile çalışmak harikaydı. Daha önce de söylediğim gibi ilk filmini çeken bir yönetmenle çalışmak, onun dünyasını nasıl kurduğuna, ilk adımlarını nasıl attığını şahitlik edebiliyor olmak beni mesleğime dair en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Senaryoyu okuduğumda da (Ferit Karol ve Serkan Fakılı beraber yazmışlar) bunun çok olgunlaşmış bir senaryo olduğunu düşündüm ve daha da çok heyecanlandım. Ferit hikayeyle uzun bir süredir hemhal olduğu için oyunculardan beklentisi konusunda çok netti. Oyuncunun kanalına girmeyi çok iyi başarıyor. Kendi istekleri konusunda çok net ve bunu olabilecek en yalın şekilde oyuncuya anlatmayı başarıyor. Bu yüzden ne mutlu bana ki bu projede onunla çalışabilme fırsatı buldum.
Yer aldığınız sinema ve TV sektöründe gördüğünüz en temel eksiklik hakkında ne söylemek istersiniz? Kafanızı ne meşgul ediyor bu konuda?
Kafamı meşgul eden çok fazla şey var. Tabii ki en başta kadın karakter yazımındaki eksiklik. Merkezine kadın karakteri alan o kadar az film var ki. Kadını perdede/ekranda toplumun kendisine biçtiği rolün tezahürü olarak görüyoruz. O yüzden kadını merkeze alan filmlerde bile erkek sesinden arınmış, yalın bir şekilde kadını dinleyemiyoruz. Kadına artık bir kulak verilse çok şey anlatacak. Bu konuda çok umutluyum, değişecek. Çünkü seyirci ve buna bağlı olarak da sektör değişiyor günden güne. Daha fazla kadın hikayesi izleyeceğimiz gelecek çok da uzak değil.
Gülçin Kültür Şahin’in hedefi ne, ne yapmak istiyor, bundan yıllar sonra nerede ve nasıl görmek istiyor kendini?
Hedefim olabildiğince fazla seyirci ile buluşmak, olabildiğince fazla karaktere nefes olabilmek. Çalışmak istediğim yerli ve yabancı çok fazla yönetmen var. Yolumun onlarla kesişmesi için can atıyorum.

Önceki Yazı

2022 Yılında Tiyatroda Bizi Neler Bekliyor?

Sonraki Yazı

Sanat Dijitalin Neresinde Kalıyor?

Son Yazılar

Yapay Sherlock Holmes

IQ’sunun 190 olduğu tahmin edilen Sherlock Holmes şimdiye kadar yazılmış en zeki karakterlerden biridir. Yazar Sir

Doğu’da masalsı aşklar bitmez

Gazeteci Yazar Samet Doğan’ın üçüncü romanı “Beni Yemen’de İtalyana Benzetirler” Ketebe Yayınları’ndan çıktı. İçinde aşkı, arkadaşlığı