Ramazan’da manevi bir yolculuk: Laxe sineması

SİNEMA

Ramazan ayı, bizler için yalnızca fiziksel açlık üzerinden zenginin fakirin hâlinden anlamasını amaçlayan ya da aç ve susuz kalarak nefsimizi terbiye etmeye çalıştığımız bir ibadet dönemi değil. Aksine, maneviyatın ağırlık kazandığı; belki de yıl içinde en çok tefekkür ettiğimiz bir eşik. Hareketlerimizden düşünme biçimimize kadar yavaşladığımız, içimize yöneldiğimiz, dünyayla olan iletişimimizi gözden geçirdiğimiz, ritmin ve sesin azaldığı bir dönem…

Bu ayda yalnızca gündelik hayatın temposu değil, iç dünyamızın akışı da değişir. Daha dingin, daha dikkatli, daha seçici oluruz. Buna paralel olarak, dinlediğimiz müziklerden bulunduğumuz ortamlara kadar tüm rutinlerimiz gibi izleme alışkanlıklarımızın da dönüşmesi kaçınılmazdır. Gürültülü anlatılar, aşırı kurgulanmış aksiyonlar, parlak ve hızla tüketilen hikâyeler yerini daha mesafeli, daha içe dönük, Ramazan’ın ruhuna yakışan ve bizlere manevi anlamda fayda sağlayan, içimize olan yolculuğumuzda bizi bir adım ileriye götürebilecek sorularla baş başa bırakan filmlerle değiştirir.

Ramazan’da sinema bir kaçış değil, bir eşlik alanı olabilir. Tefekkürle yan yana durabilen, suskunlukla barışık, boşluklardan korkmayan bir sinema… Belki de bu ayda aradığımız şey, hikâyeden çok hâl’dir. Olaydan çok atmosfer; sonuçtan çok süreç. Zamanı hızlandıran değil de onunla birlikte akan filmler. Görüntünün gürültüsünü azaltıp bakışı derinleştiren, izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp düşünmeye davet eden bir sinema dili. Maneviyatı sloganla değil, boşlukla kuran; inancı göstererek değil, hissettirerek anlatan bir yaklaşım.

Tam da bu noktada, son yıllarda Avrupa festival çevresinde dikkat çeken bazı filmler, Ramazan’ın bu içe dönük ruhuyla beklenmedik bir biçimde kesişiyor.

Çölde, ateşte, eşikte: Oliver Laxe ve modern tasavvuf sineması

Son yıllarda Avrupa’daki festivallerde adından sıkça söz ettiren İspanyol yönetmen Oliver Laxe, sinemasını coğrafi sınırlar kadar metafizik sınırlar üzerinde de kuran bir isim. Fransa’da doğup Galiçya kökenli bir ailede yetişen Laxe, filmlerinde farklı kültürel damarları bir araya getirirken Batı’nın minimalist anlatı geleneğiyle Doğu’nun tasavvufi düşüncesi arasında dikkat çekici bir köprü kuruyor.

Laxe’in filmleri ilk bakışta belirli bir dini anlatının parçası gibi görünmeyebilir; ancak doğayla kurduğu ilişki, karakterlerini sınır durumlara yerleştirme biçimi ve inanç ile şüphe arasındaki gerilimi ele alış tarzı, onu çağdaş Avrupa sinemasında ayrı bir yere taşıyor. Batı’nın minimal, gözlemci estetiğiyle Doğu’nun metafizik sorularını aynı kadrajda buluşturan bir sinema dili kuruyor. Onun filmlerinde hikâye çoğu zaman geri plandayken; asıl olanın hâl, bekleyiş ve yolculuk olduğunu görüyoruz. Karakterler kadar mekân da bizlere bir şeyler anlatıyor. Olay örgüsü olarak birebir bir anlatı sunmasa da izlerken bizlere peygamber kıssalarını dinliyor ve yaratıcıyla, O’nun yarattıklarıyla doğrudan bir temas kuruyormuşuz hissi bırakıyor. 

Bu yaklaşım, Laxe’i günümüz Avrupa sanat sinemasında ayrı bir yere yerleştiriyor. Onun sineması ne bütünüyle seküler bir varoluş sorgulaması ne de doğrudan dini bir anlatı. Daha çok inanç ile şüphe arasındaki gerilimi açıkta bırakan bir alan yaratıyor. Maneviyatı egzotik bir unsur ya da folklorik bir arka plan olarak kullanmıyor; onu modern insanın hâlâ çözümlenmemiş meselesi olarak ele alıyor.

Belki de bu yüzden Laxe’in filmleri, Ramazan’ın içe dönük atmosferiyle güçlü bir temas kurabiliyor. Çünkü onun sinemasında da asıl mesele cevaplar değil; sorularla birlikte yürüyebilmek. Gürültüyü azaltıp bakışı derinleştirmek. Yolun kendisini, varılacak yerden daha önemli kılmak.

Atlas’ta bir yolculuk: Mimozalar

Laxe’in sinemasında inanç ile yol fikrinin en belirgin biçimde iç içe geçtiği film kuşkusuz Mimozalar. Atlas Dağları’nda geçen hikâye, bir Sufi şeyhinin vasiyeti üzerine naaşının uzak bir köye ulaştırılması için yola çıkan bir grup insanı takip eder. İlk bakışta klasik bir “yol filmi” gibi görünen yapı, ilerledikçe daha katmanlı bir hâl alır.

Mimozalar’da yol, bir sınanma alanı, bir arayış olarak metafora dönüşüyor. Zaten filmin geçtiği coğrafyaya baktığımızda ortada fiziki bir yol bile yok. Sevdiği insanların yanında ölmek istediği için yola çıkan bir Şeyh’in, gideceği yere en kısa zamanda ulaşabilmek için yola dağların arasından devam etmek istemesi ve sonra vefat etmesi üzerine, onun cenazesini taşıyacak insanların da dağların arasında yol bile bulunmayan bir hiçlikte arayışlarını izliyoruz. Bu arayış, geçit vermeyen dağlar ve yön duygusunun sürekli kaybı, karakterlerin iç dünyasındaki kırılganlıkla paralel ilerliyor. Doğa, filmin egzotik dekoru olmaktan ziyade, anlatının asli unsuru hâline geliyor. İnsan, doğanın içinde küçülüyor; iradesi sınanıyor, inancı test ediliyor. Tıpkı kendi içsel yolculuğumuzda bizlerin de tabii tutulduğumuz aşamalar gibi… Filmin epizodlara ayrılan yapısı ve bu epizodların ismini namazın bölümlerinden alması da bu çıkarımı destekliyor. Karakterin ilk başta “kıyam”da olduğunu görüyoruz. Sonra yavaşça “rüku”ya geçiyor ve en son olması gerektiği gibi “secde” ediyor. 

Ahmed, filmin ilk dakikalarında tek derdi kervanı soymak olan, insanlara paralarını almak için yalan söyleyen bir adam olarak çıkıyor karşımıza. Şeyh ölüp de kervan geri dönmeye karar verdiğinde de bu nedenle onun naaşını gideceği yere götüreceğini söylüyor. Şeyhin karısından para alabilmek için. Fakat yolda ona esrarengiz bir şekilde katılan Shakib, Ahmed fark etmese de onu bir şekilde değiştirmeye başlıyor. Başta şüpheci yaklaştığı, hatta akılsız olduğu için alay ettiği bu yabancının inancı onu zamanla dönüştürüyor. Filmin climax noktasında yaşadıkları olaydan sonra ise Ahmed, filmin başındaki o materyalist, inançsız ve hatta asi karakter olmaktan çıkıp secde edebilen, iman edebilen biri oluyor. Yani film, aslında tamamen bir tefekkür ve iman hikayesi anlatıyor. 

Laxe’in görsel tercihleri bu temayı destekler nitelikte. Uzun planlar, geniş kadrajlar ve sessizlikle kurulan atmosfer, seyircinin zamanı farklı deneyimlemesine neden oluyor. Modern sinemanın hızına alışkın bir izleyici için bu tempo ilk anda zorlayıcı olsa da içine girdiğimiz dünyanın bizimkisinden çok farklı olduğunu bilmek, o dünyayla bağ kurabilmemize engel olmuyor. Mimozalar, tasavvufi düşüncenin temel kavramlarından biri olan “yol” metaforunu çağdaş bir sinema diliyle yeniden kuruyor. Hakikate ulaşma arzusu, belirsizlikle birlikte yürüyor. Film, inancı romantize etmek yerine sahici bir arayış ve kabullenme sürecini insanın kırılganlığıyla birlikte sunuyor. 

Ateş ve arınma: Yangın Yeri 

Laxe’in sinemasında insanın içsel yolculuğu ile doğanın gücünü en çarpıcı şekilde gözlemleyebileceğimiz filmlerden biri, şüphesiz Yangın Yeri. Film, kundakçılık suçundan hapis yatmış olan Amador’un köyüne dönüşünü takip ediyor. Ancak hikâye yalnızca bir geri dönüş anlatısı değil; geçmişin yükü, sessizlik, doğanın sert ama kayıtsız temposu ve köylülerin mesafeli bakışları aracılığıyla bir dönüşüm süreci sunuyor.

Film, bizi daha ilk anda açılış sahnesiyle çarpmayı başarıyor. Kameranın karanlık, sisli bir ormanın ortasına konumlanması ve henüz film hakkında hiçbir bilgimiz yokken bir anda bir dozerin bu ormandaki upuzun ve görkemli ağaçları alaşağı etmesini izlerken müthiş bir duygu yoğunluğunda boğulmamak işten değil. Bu giriş sahnesiyle film bize adeta “Şu anda izlemekte olduğun film bittiğinde, sen aynı kişi olmayacaksın.” diyor. Bu sahne, filmin ritmini ve görsel tarzını belirliyor: Laxe, dramatik patlamalar yerine sessizliği, boşluğu ve doğayla kurulan diyalogu ön plana çıkarıyor.

Bu giriş sahnesinin ardından bizlere film hakkında bir ön bilgi veren ufak el hareketleriyle arkada dönen konuşmalar, az sonra göreceğimiz ana kahramanımız Amador’un hikayesini anlatıyor. Amador, kundakçılık suçundan yirmi yıl hapis yatmış ve şartlı tahliye edilip köyüne dönen bir adam. Başta sessiz ve mesafeli, geçmişinin ağırlığıyla kuşatılmış bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Köylülerle olan ilişkisi temkinli, evine dönüşü neredeyse bir sınav oluyor. Laxe, karakterini büyük dramatik anlarla değil; bekleyiş, doğayla etkileşim ve gündelik ritim üzerinden inşa ediyor. Film boyunca Amador’un küçük jestleri, suskunlukları ve dikkatle izlediği çevresi, izleyiciye onun içsel hesaplaşmasını gösteriyor. Film boyunca Amador ve annesinin gündelik yaşamını, hayvanlarıyla, doğayla olan ilişkilerini izliyoruz fakat karakter hakkındaki belirsizlik filmin sonuna kadar sürüyor. Amador gerçekten de o koskoca ormanı kundakladı mı? Eğer yaptıysa bunu neden yaptı? Tüm bu sorularımız cevaplanmazken bize onun karakteri hakkında ipucu veren pek bir bilgi de edinemiyoruz. Tek gördüğümüz şey yirmi yıl sonra annesine, evine, ormanına, hayvanlarına ve bıraktığı gibi bulamadığı, onu meraklı ve kimi zaman alaycı, suçlayıcı bakışlarla karşılayan köyüne dönen bir adam. Ve hiçbir soru sormadan onu koşulsuzca kabul eden annesi…

Filmde görüntü yönetmenliği, Laxe’in anlatımının en güçlü unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Sisli ormanlar, ağaçların arasından süzülen ışık, yanan alanlardan yükselen dumanlar ve geniş açılarla çekilen planlar, filmin hem gerilimini hem de dinginliğini aynı anda sunuyor. Kamera, izleyiciye doğayla birlikte nefes alma imkânı veriyor; karakteri takip ederken mekânın büyüleyici atmosferini de hissettiriyor. Özellikle orman ve yangın sahnelerindeki ışık kullanımı hem görsel bir estetik sunuyor hem de karakterin içsel dünyasına dair ipuçları veriyor.

Yangın yalnızca bir felaket değil, arınmayı ve yeniden doğuşu simgeleyen bir metafor olarak film boyunca varlığını sürdürüyor. Yangın YeriMimozalarda yol metaforunun yaptığı işi ateş ve dönüşüm üzerinden yeniden kuruyor: Geçmişin ağırlığı, doğanın gücü ve insanın kırılganlığı, bir arada işleniyor. Laxe, izleyiciye hazır cevaplar vermiyor; dönüşümün, arınmanın ve affetmenin sessiz ama güçlü bir biçimde gerçekleştiğini gösteriyor. 

İnce bir hat üzerinde: Sırat

Laxe’in Cannes’da dünya prömiyerini yapan ve şu sıralar vizyonda olan son filmi Sırat, adını “kıldan ince, kılıçtan keskin” olduğuna inanılan o meşhur köprüden alıyor. Ancak film bu adı yalnızca teolojik bir göndermeyle kullanmıyor; daha çok insanın kendi hayatındaki eşiklere, geçiş anlarına ve kaçınılmaz yüzleşmelerine işaret ediyor. Yani sıratı öldükten sonra geçeceğimiz bir köprü olarak görmek yerine, yaşarken yaptığımız seçimlerle her an sıratın üzerinde olduğumuzu hissettiriyor. Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, kendi köprülerimizin üzerinde yürüyoruz. Laxe bu kez o yürüyüşü çölün ortasında, yüksek sesli müziklerin ve politik gerilimin arasında takip ediyor.

Filmin açılışı ve kapanışı iki büyük hoparlörle çerçeveleniyor. Posterinde de yer alan bu hoparlörler yalnızca birer nesne değil; anlatının merkezindeki duyma ve duymazdan gelme hâlinin simgesi gibi çalışıyor. İçinde bulunduğumuz dünyada savaşlar, işgaller, kayıplar sürerken; Gazze’de, İran’da ve başka coğrafyalarda hayatlar altüst olurken, gündelik hayatın akışına sığınan bir konfor alanı var. Kulaklıklarımızı takıp müziğin sesini açmak, çoğu zaman olup biteni bastırmanın en kolay yolu. Filmde kayıp kızını arayan bir babanın, elindeki fotoğrafı dans eden kalabalığa göstermesi tam da bu çelişkiye temas ediyor. Yıkımın ağırlığı, çoğu zaman yalnızca doğrudan etkilenenin omuzlarında kalıyor; diğerleri ritme kapılmaya devam ediyor.

Ancak Laxe, bu kalabalığı romantize etmiyor. Çölün ortasında kurulan rave atmosferi, bir özgürlük alanı gibi görünse de filmin politik alt metni giderek belirginleşiyor. Üçüncü dünya savaşını andıran bir gerilim hissi, askeri varlıkların aniden belirmesiyle izleyiciyi devamlı rahatsız ediyor. İnsanların gerçeklikten kaçabilmek adına kendilerine kurmaya çalıştığı bu ütopyanın çok da gerçekçi olmadığı, yalnızca günü geçirmek için buldukları geçici bir çözüm olduğu vurgusu her an hissediliyor. Müzik sustuğu an, yalnızca bir partinin bitişi değil; kaçışın imkânsızlığının ilanı gibi.

Sırat’ta belirgin bir dramatik yapıdan söz etmek zor. Yönetmen önceki filmlerinde olduğu gibi başı sonu belli bir hikâye anlatmak yerine seyirciyi bir eşiğin üzerinde bırakmayı tercih ediyor. Başlangıçta bir kayıp, bir arayış hikâyesi izlediğimizi düşünürken, yol uzadıkça meselenin kişisel bir arayışın ötesine geçtiğini fark ediyoruz. Varılacak net bir hedef yok; yürüyüşün kendisi anlam kazanıyor. Bu yürüyüşte yaptığımız seçimler, kimlerle ve ne uğruna yürüdüğümüz soruları devamlı bir şekilde yön değiştiriyor. Ve elle tutulur hakiki bir amaç bulamadıkça da aslında bizler de filmdeki karakterler gibi yavaş yavaş helaka sürükleniyoruz. Filmin bir sahnesinde duyduğumuz Kuran tilaveti de aslında hem karakterlere hem de seyirciye, didaktik bir anlatımdan uzak ve baskıdan arınmış bir şekilde sakin bir uyarı niteliği taşıyor. Laxe’in tasavvufi damarının burada daha görünür olduğu söylenebilir. Çöl, bir fon değil; arınma ihtimalinin sınandığı bir alan. Yönetmen, filmin alt metnine işlediği bu derin düşüncelerle bizleri de incelikli bir tefekkür sürecine sürüklüyor. Mesele sırat köprüsünden geçebilmek değil aslında, yaşarken yaptıklarımızla bu köprüyü bizim kendimizin oluşturması nasıl geçeceğimizi de kendi belirleyişimiz. 


Sırat, yüksek ses ile sessizlik, kaçış ile yüzleşme, bireysel kayıp ile kolektif felaket arasında gidip gelen bir film. Herkes birlikte yürüyor; ama kimse kimsenin yerine adım atamıyor. O ince hatta ilerlerken düşme ihtimali hep var. Laxe, seyirciye kesin cevaplar sunmuyor; yalnızca şunu hatırlatıyor: Köprüden geçmek ertelenebilir ama tamamen görmezden gelinemez.

 

 

Yorum Yaz